|
Yola çıkınca her sabah,
Bulutlara selâm ver.
Taşlara, kuşlara,
Atlara, otlara,
İnsanlara selâm ver.
Ne görürsen selâm ver.
Sonra çıkarıp cebinden aynanı
Bir selâm da kendine ver.
Hatırın kalmasın el gün yanında,
Bu dünyada sen de varsın!
Üleştir dostluğunu varlığa,
Bir kısmı seni de sarsın.
Doğan
Cüceloğlu’nun “İnsan İnsana” adlı kitabının girişinde yer alan
“Selâm” şiiriyle aynı adı taşıyan bir şiir kitabınız var. Siz
üniversitede profesörsünüz; psikoloji ve iletişim alanlarında
yazdığınız ve defalarca basılmış, çok okunan kitaplara sahipsiniz.
Aynı zamanda televizyonda (TRT 1) ilgiyle izlenen “Mutluluğun
Anahtarı Küçük Şeyler” programını hazırlayıp sunuyorsunuz. Şair,
bilim adamı, iletişimci, psikolog vb. çoğaltabileceğimiz özelliklerinizden
yola çıkarak “Üstün Dökmen kimdir?” dersek, kendinizi nasıl
anlatırsınız, siz en çok hangisisiniz?
- Bir de tiyatro eserim var, onu unuttunuz: “Komşu Köyün Delisi”. 1995
yılında Yunus Emre Tiyatro Ödülü’nü aldı. Halen Devlet Tiyatrolarında
oynuyor.
Hiçbir zaman bir tane Üstün Dökmen yoktur. Bir tane Ahmet yoktur. Anneme
göre Üstün Dökmen başkadır, karıma göre başkadır, okuyucuya
göre başkadır. Annem öğretmendir. Onun tek bir cümlesi beni
çok etkilemiştir. Kendisi edebiyat öğretmenidir. Küçükken -5,
6 yaşlarındaydım sanıyorum- roman ,tiyatro, şiir yazmaya heveslendim.
Tülbentlerle, perdelerle evde tiyatro sahnesi kurardım. Ben
yazar olacağım derdim. Annem Fuzûlî' nin şu şiirini söylerdi,
hatırladığım kadarıyla şöyle:
İlimsiz şiir temelsiz duvara benzer.
Yani şiirin, sanatın temeli ilim olmazsa çeker gider. Onun için doğrudan
sanatla ilgilenmedim. Önce bir konuda bilimde bilgi kazan, mesafe
kaydet, ondan sonra sanatla ilgilen. Annemi dinledim. Benim
asıl hedefim sanatla uğraşmak, şiir yazmak, tiyatro yapmaktı.
Ancak bu bir süre rafta kaldı. Bilimde mesafe kat ettim. Psikolojiyi
öğrendim, doktoramı yaptım, profesör oldum. Ondan sonra sanatla
uğraştım. Yarı bilinçli, yarı bilinçsiz sanatla ilgim bu. 1968
'den beri tüm tiyatroları izledim. Yani kısaca Üstün Dökmen
sanatla uğraşan bir bilim adamı diyelim.
- Sizin, kitaplarınızda sözünü ettiğiniz bir “çocuk-Ana baba”
tanımlamanız var. Bu tanımlamanın kültürümüze, toplumumuza tam
anlamıyla uyduğunu görüyoruz. Bunu okullarımıza yansıttığımızda,
öğrenci-öğretmen-idareci-veli ilişkileri açısından nasıl bir
“çocuk-Ana baba” manzarasıyla karşılaşıyoruz?
- Dünyanın her yerinde var. Her ülkenin kendine özgü bir iletişim problemi
vardır. Her ülkenin, toplumun kendine özgü iletişimde artıları
var. Bizim kültürümüzün de iletişimle ilgili çok ciddî artıları
var. Meselâ sıkıntısı olanları yalnız bırakırlar. Bir kitapta
okudum. Diyor ki: Bir memurun babası ölür. Kimi ülkede, babası
ölen kişi bunu amirine söyler, kimisinde söylemez. Bazılarında
amir üzüntüsünü belirtir, bazılarında cenazesine gider. Biz
birinin bir yakını ölmüşse cenazesine gideriz.Yemekler veririz.
Bu, artı yanlarımızdan bir tanesi. Eksi yanlarımızdan bir tanesi
de şu... Genel bir tavrımız var. Yaşla ilgisi yok. Herkes birbirine
çocuk muamelesi yapıyor. 5 yaşındaki çocuk, bebeğine; anne baba,
çocuğuna... Herkes üst kata çıkmaya çalışıyor. Bir meslek mensubu,
çoğu kimsenin anlamadığı ağdalı bir meslek dili kullanıyor.
Teknik olduğunu sanıp kendini üst katta göstermeye çalışıyor.
Halbuki Türkçe kullansa herkes anlayacak. Hoş, avukat veya hekim
Türkçe kullansa, halkımız onun bilgili olmadığını düşünüyor.
Örneğin, Romeo ve Julyet de yukarda ve aşağıdadır. Genelde bakın,
batıda da öyledir. Orada daha vahim. Evlenmeden önce diz çökülür.
Evlenmeden önce kadın yukardadır, erkek aşağıdadır. Evlendikten
sonra erkek yukarıda kadın aşağıdadır ve koşturmaca başlar,
çoluk çocuk uğraşır, inim inim inler.
Örneğin 1960’lı yılların bir ilkokul kitabında vardı. Ördekler yüzüyor...
İki kız bir oğlan; baba ördek önde, anne ördek arkada... Böyle
resimlenmiş. Dünyada bütün göllerde ve göletlerde anne ördek
önde yüzer, yavru ördek peşinde yüzer. Görünürde baba ördek
yoktur. Ördeklerde baba kavramı yoktur. Bazı hayvanlarda vardır
ama ördeklerde yoktur. Bakın fiziksel gerçeğe sahip çıkmak yetişkin
tavrıdır. Fiziksel gerçeğe sahip çıkarsanız bu pozitif bilim
olur. Felsefe olur. Ana baba tavrında bu yoktur. Şimdi baba
ördeği öne koyunca, bu anlayışla yetiştirdiğiniz çocuk bilim
adamı olamaz. Baba ördekle anne ördeği karıştırırsa çocuk hayat
boyu iflah olmaz. Çocuk baba ördeği öne koyduğunda, baba karşı
çıkacaktır. Niye baba ördeği öne koydu? Saygılı olsun diye.
Aile için bu geçerlidir de...Ama resimdeki ördek ailesidir.
Fiziksel gerçeği tahrip etti. Gözlem yok, psikoloji yok bunda.
“Ders kitaplarında cinsiyetçilik”le ilgili, bir yazar, 1923-1999 arasındaki
kitapların tümünü incelemiş. Konu olarak anneler hiç işlem görmemiş,
hep babalar işlem görmüş. Meselâ Cin Ali kitaplarında,
yemekten sonra baba gazeteyi okur, anne örgü örer. Oysa ilkokul
öğretmenlerinin çoğu kadındır ve kadın çocukları okutur ama
eline kitap almaz. Öğretmenlerin hepsi erkek olsa tamam. İşte
hep erkek yukarıdadır. Fizik kimya ile uğraşır. Kitaplarda oğlan
deney yapar, kız kordonları tutar. Bakkalcılık oynarlar; oğlan
kasada, kız önlüklü, yerleri süpürüyor. Şimdi yazarın hiçbir
art niyeti yok. İçinden öyle gelmiş. Anıtkabir’in içinde heykeller
vardır. Ve hepsi güzel, mimarî yapıya çok uygun, sanat değeri
çok güzel. Ama üç kadın içerde. Ayrı ayrı konmuş. Atatürk, hanım
öğretmenlerle erkek öğretmenleri niye bir araya koymadınız diye
Millî Eğitim bakanını fırçalamıştı. Erkeklerde meslek ayrımı
var. Asker, öğrenci, çiftçi...Kadınlarda meslek ayrımı yok.
Kadın heykellerden biri öğretmen veya hemşire yapılabilirdi.Osmanlının
son döneminde bile kadın öğretmen vardı. Yok olmaz, o ev hanımıdır,
pişirir, yıkar, doyurur. Bunda hiç art niyet yok. Farklı görülür,
her zaman kadın erkek ayrıdır. Dünyanın birçok yerinde farklı.
“Batıda cinsiyet ayrımı kalktı gibi. Kadın erkek eşit. Kadın
her makama yükseliyor...” Aslında bal gibi var. Kadınlar
Venüs’ten Erkekler Mars’tan. Ne demek bu? İki ayrı dünyadan.
Ayrı işte.Her toplumda var. Bizde bu daha açık. Bu, “çocuk-ana
baba” tavrı. Erkek daha bir “ana baba” rolünde, kadın daha “çocuk”
rolünde. İşte öğrenci “çocuk”; öğretmen “ ana baba” rolünde
olmamalı. “Yetişkin” rolünde olursa daha uygun. Öğretmen üç
rolü dengede tutmalı. Bu üç rolü iyi kontrol etmeli. Üç rolü
karıştırmalı. Gerektiğinde espiri yapmalı, gerektiğinde şaka
yapmalı, gerektiğinde koruyucu ana baba olmalı, gerektiğinde
iletişimci tavır sergilemeli, gerektiğinde kurallara uyulmazsa
uyarmalı. Öğretmen disiplini sağlayacak, otorite olacak. Ana
baba tavrı gösterecek. Maddî ve manevî ihtiyacı inceleyecek...
Yetişkin tavrı gösterecek. Üçünü iyi kontrol edecek. Ama öğrenci
yetişkin yerine konacak. Bunu, kültürümüzde en iyi yapan Nasrettin
Hoca’dır. Anadolu insanı da ana baba çocuk rollerini dengeli
kullanıyor. Bakın hoca akılcıdır. Baba ördeği öne koymaz. Ana
baba tavrı vardır. Gerektiğinde kulak büker ama fazla da ezmez.
Altta da kalmaz. Bunda ana baba tavrı var mıdır? Vardır. Çocuk
tarafı da vardır. Hoca gülünç değildir. Felsefî bir yön taşır
fıkraları. Günümüzde, Amerikan dizisi Bill Cosby, Nasrettin
Hoca’nın çağdaş versiyonudur. Cosby ailesinin kuralları vardır:
Eve belli saatten sonra girmek yoktur. Cosby diyor ki; “Sen,
ben varken de öldükten sonra da uyuşturucu kullanamazsın.” Despot
bir baba. Akılcı mı? Çok. Pozitif düşünüyor. Çocuksu mu? Evet.
İşte, üçünü bir araya getireni beğeniyorsunuz. Nasrettin Hoca
da fıkralarında bunu yapıyor ve bu yüzden unutulmuyor. Öğretmen
de ana baba çocuk rolünü bu yüzden kontrol etmeli. Bu üç renkten
birini taşırırsa kötü gözükebilir. Öğrenciyi de yetişkin yerine
koymalıyız. Saygı göstermeliyiz. Evde de baba olarak eşimizi
ve çocuğumuzu yetişkin yerine koymalıyız. Onun onuruna saygı
duymalıyız.
Ben içimdeki çocuğu öldürmemiş profesörüm. İçindeki çocuğu
öldürmemiş bir sanatçı, içindeki çocuğun konuşmasına izin veren
birisi olduğumu görüyor insanlar; bu, çocukların hoşuna gidiyor;
anne baba da bunu seviyor. Zaten bütün ana babalar içindeki
çocuğu yaşatmak istiyorlar. Ama çevre etkisi ile yok etmeyi
öğrenmişler. Birisi çıkıp içindeki çocuğu öldürmeden, ağzını
kapatmadan konuşunca anne babalar ve çocuklar bundan hoşlanıyor.
Mesele bundan ibaret.
- Ya sanat? Hayatınızda sanat nasıl bir yer işgal ediyor? Türkiye’de
insanlar sanata hayatlarında ne kadar yer veriyorlar? Okullarımız
bu konuda ne durumda?
- İbni Sina demiş ki: “İlim ve sanat iltifat görmezse ülkeyi terk eder.”
Bizde resme, müziğe ve beden eğitimine toplum yeterince iltifat
göstermiyor. Bunda Millî Eğitimin suçu yok... Okul bu derslerin
hepsini programa almış. Fakat toplum iltifat etmemiş. Veli,
öğrencinin durumunu öğrenmek için matematik sınıfının, fen sınıfının,
yabancı dil sınıfının biraz da Türkçe sınıfının önünde kuyruk
oluşturuyor. Ama beden eğitiminin, resim veya müzik sınıfının
önünde hiç kuyruk görülmez. Çünkü toplum buna iltifat etmez.
Ondan sonra sporda ülke başarıları bekler dururuz. Sanatın dersi
var da ilgi yok. Sonuç olarak ne zaman resim, beden eğitimi
ve müzik sınıfının kapısında kuyruk olacak o zaman Türkiye bu
işten kurtulmuş olacak.
Samimiyim ve kendimi anlatıyorum. Ama herkese de uyuyor. Kendi
yaptığını çaktırmadan anlatmak için de bir çocuk cesareti lazım.
Aklı başında müdür bey böyle yapmaz ama ben müdür değilim. Ağır
başlı bir profesör de olmak istemiyorum.
- Peki “Mutluluğun Anahtarı Küçük Şeyler” dersek?
- Bir insan bazen çok küçüktür ama bazen de çok büyüktür. Bir çocuğun bir
damla gözyaşı çok küçüktür ama çok da büyüktür. Neyin büyük
neyin küçük olduğuna karar vermek çok güç. Eski insanlardan
biri demiş ki: İnsan evrenin merkezidir. Uzaydan bakınca Mısır
piramiti de çok küçüktür. Bir açıdan bakınca da çok büyüktür.
Şeyleri büyük küçük diye ayırt etmeden yaşama bir bütün olarak
bakmalı. İnsanları küçük büyük veya önemsiz önemli diye sınıflamadan,
olayları, duyguları ve düşünceleri küçük büyük diye sınıflamadan
...
Bu programı ana, baba, çocuk, asker, profesör, hekim herkes izliyor. Bu
niye diye düşünüyoruz. Benim tavrımda da yukarıda anlattığımız
gibi ana baba çocuk tavrı var. Doğan Cüceloğlu’nun dediği gibi
içimizde bir çocuk var. Bu çocuğu öldüren, ağzını bantlayan
orta yaşlı insanlar var. Oysa ben içimizdeki çocuğa yüz verenlerdenim.
Programa çıkıp anlatırken bir profesör edasıyla değil, yetişkin
tavrıyla konuşuyorum. Bir bilgi var. Rasyonel bir şey var. Öğüt
veren tarafım var: Ana baba tavrım... Ama çocuk tavrım da var.
Samimiyim ve kendimi anlatıyorum, ama herkese de uyuyor. Kendi
yaptığını çaktırmadan anlatmak için de bir çocuk cesareti lâzım.
Aklı başında müdür bey böyle yapmaz ama ben müdür değilim. Ağır
başlı bir profesör de olmak istemiyorum. Ben içimdeki çocuğu
öldürmemiş bir profesörüm. İçindeki çocuğu öldürmemiş bir sanatçı,
içindeki çocuğun konuşmasına izin veren birisi olduğumu görüyor
insanlar; bu, çocukların hoşuna gidiyor; anne baba da bunu seviyor.
Zaten bütün ana babalar içindeki çocuğu yaşatmak istiyorlar.
Ama çevre etkisi ile yok etmeyi öğrenmişler. Birisi çıkıp içindeki
çocuğu öldürmeden, ağzını kapatmadan konuşunca anne babalar
ve çocuklar bundan hoşlanıyor. Mesele bundan ibaret. Bunu herkes
yapabilir. Bunu samimiyetle yapmalı herkes, işini severek yapmalı...
Eğlenmeyi pazar gününe veya temmuz ayına sakın bırakmayın. Mesai
saatinde işini yaparken eğlenmeyi, keyif almayı, işini yaparken
bayram etmeyi bilmeli. Böyle yaptığınız zaman herkesi memnun
etmiş oluyorsunuz.
- Çocukların bilgisayar kullanma, bilgisayarda oyun oynama,
chat yapma, televizyona fazla vakit ayırma vb. alışkanlıkları
hakkında neler düşünüyorsunuz?
- Biz yetişkinlerin pek çoğu bilgisayarı daktilo niyetine kullanıyoruz.
Genelde bilgisayardaki bilgileri indirmeyi daha fazla öğrendikçe,
daha renkli, güzel bir şeyler çıkardıkça çocuklarımız da bunu
göreceklerdir. Anne baba kitap okursa çocuk da okur. Önerim
şu: Akşamları televizyonu 20 dakika kapatıp ayrıca kitap okuyalım.
Bir roman 3-6 ay sürecek. Anne baba çocuk okuyacaklar. Bilgisayarda da
öyle güzel siteler var ki, öyle güzel bilgiler var ki. Genç
bunlarla tanışmadığı için bilmiyor. Ama güzel şeylerle tanıştığında
alışma ihtimali yüksek oluyor. Bu nedenle güzel şeylerle tanıştırmak
gerekiyor. Bunu da birlikte yapmamız gerekir. Chat yapmasına
da izin vermemiz gerekiyor. Aşırı olmamak kaydıyla. Buna da
ihtiyacı var. Olmazsa telefonla görüşecek zaten. Her yeni aracın
riski, zehiri var, panzehiri var. Televizyon başında çok uzun
süre geçirince sosyalleşmeniz azalıyor. Chat yapıyorsunuz, o
da bunun panzehiri. Televizyonu, interneti anne baba daha iyi
kullanırsa çocuğa model olur.
- Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederiz.
PROF. DR. ÜSTÜN DÖKMEN KİMDİR?
Üstün Dökmen 1954 yılında İstanbul’da
doğdu. 1971 yılında Ankara Cumhuriyet Lisesini bitirdi. 1979
yılında Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun oldu;
aynı bölümde uygulamalı/klinik psikoloji alanında yüksek lisans
yaptı. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesinde, psikolojik
danışma ve rehberlik alanında 1986 yılında doktor, 1988 yılında
doçent, 1995’te ise profesörlük derecesini aldı. Halen bu fakültede
öğretim üyesidir. 1978 yılından bu yana sosyometriyle ilgilenmekte,
1984 yılından bu yana ise, grup üyesi ya da yönetici olarak
psikodrama gruplarına katılmaktadır. Yüz ifadeleri, kişilerarası
iletişim, empati, sosyometri, psikodrama, rehberlik ve sanat
eserlerinin psikolojik yaklaşımlarla incelenmesi gibi konularda,
çeşitli bilimsel dergilerde araştırmaları ve incelemeleri yayımlanmıştır.
Ayrıca çok sayıda yayımlanmış kitabı bulunmaktadır: Bunlar:
"Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi: Kuruluşu, Gelişmesi
Çalışmaları", "Okuma Becerisi, İlgisi ve Alışkanlığı
Üzerine Psiko-Sosyal Bir Araştırma", "Sosyometri ve
Psikodrama", "Varolmak Gelişmek ve Uzlaşmak",
"Sanatta ve Günlük Yaşamda İletişim Çatışmaları ve Empati"
adlarını taşımaktadır. Ayrıca "Selâm", "Yağmurda
Yangın" ve "Bir Yumurtanın Tarihçesi veya Yumurta
Pişirme Tarifleri" adlı şiir kitapları vardır. Bunlar dışında
yazarın "Komşu Köyün Delisi" adlı bir de tiyatro eseri
bulunmaktadır.
|