Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Dergisi

 

 Ana Sayfa    | Eski Sayılar |

ŞUBAT 2003  |  YIL : 3 |  SAYI : 36

KİTAP


Kafka'nın Böceğinden Yeraltından Notlar'a


Ethem BARAN

Hani “baş ucu kitabı” deriz, bazı kitaplar vardır. Onları devamlı yanımızda bulundurur, sık sık sayfalarını karıştırır, bazı yerlerini tekrar tekrar okuruz.

Bir zamanlar Tarık Buğra’nın hikâyeleri, özellikle “Yarın Diye Bir şey Yoktur” benim “baş ucu kitaplarım” arasındaydı. Henüz lisede okuyan bir öğrenciyken “keşfettiğim” Sevinç Çokum’un “Makina”sı da.. “Makina”daki hikâyelerin, tanıdığım, kokusunu duyduğum, sıcaklığını hissettiğim dünyası beni birdenbire çarpmıştı. Yine Çokum’un “Bölüşmek”ini bulduğumda, nasıl çocuklar gibi sevindiğimi, günlerce elimden düşürmediğimi hatırlıyorum.

Son günlerde, Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar”ı baş ucu kitaplarım arasında. İlk okuduğumda çarpılmış, günlerce etkisi altında kalmıştım. Yeraltından Notlar’a gelene kadar, Dostoyevski’nin eserlerinin çoğunu okumuştum. “Suç ve Ceza”yı bitirdiğimde kafamda pek çok soru işareti vardı. Kafamdaki sorulara cevap bulurum umuduyla diğer kitaplarını okudukça, sorular azalacağına çoğalıyordu. Dostoyevski her seferinde biraz daha şaşırtıyordu beni. Dostlarıma soruyordum: “Dostoyevski’yi okudunuz mu?” diye. “Okuduk.” diyorlardı. “Peki nasıl buldunuz?” Biraz düşünme, biraz dudak büküş: “Fena değil!” Peki Suç ve Ceza’da Raskolnikov tefeci kadını niçin öldürmüştü? Ortalıkta, cinayet işleyecek önemli bir sebep yoktu ki? Cevabını bana “Bu Ülke”de Cemil Meriç vermişti: “Yaşadığımız dünyada suç kaçınılmaz bir olay. Büyük adamla sokaktaki adam ayrı kanunlara tâbi. Daha doğrusu, büyük adam için kanun yoktur. O, bir gayenin emrindedir; insanlığın hayrı için kalabalığın suç saydığı herhangi bir hareketi işleyebilir. Meselâ bir Kepler’le bir Newton’un keşifleri, şu veya bu sebepten dolayı içtimaileşemiyorsa, bu sebepleri ortadan kaldırmak için çekinmemek lâzım. Ama bu uğurda bir, beş yüz kişi feda edilecekmiş... Varsın edilsin. Bütün kanun koyucular, Solon, Muhammed veya Napolyon, suçludurlar. Suçludurlar çünkü ataları tarafından konulan, çağdaşları tarafından saygı gösterilen yasaları çiğnemişlerdir. Kan dökmekten de çekinmemişlerdir bu uğurda. Yeni bir hakikatın, yeni bir düzenin müjdecisi olmak isteyen, bir kelimeyle söylecek sözü olan herkes suç işlemek zorundadır.” (Aynı yazıda Vogue bu roman konusunda şöyle der.”Romanı zevk için okuruz umumiyetle, hastalanmak için değil. Suç ve Ceza’yı okumak kendini isteyerek hasta etmektir.”)

Dostoyevski’nin, eserlerinden daha etkileyici, daha trajik olan hayatını okuduğumda, onun dünyasına biraz daha yaklaştığımı hissettim. O dünyaya sadece ve sadece adım atabilmek ancak Yeraltından Notlar’ı okuyup, anahtarı elime geçirince mümkün olabilirdi. Daha kapıdan içeri adımımı atar atmaz korkmaya başladım bu dünyadan.Hayır, bu bildiğiniz korkulardan değildi! İvo Andriç’in Drina Köprüsü’nde, köprünün yapımını engelleyenlerin yakalanıp, kazığa oturtulmaları sahnesini okuyunca, sabaha kadar uykusuz kalışımdan farklıydı bu. Beni günlerce sarsacak, geceler boyu uykusuz bırakacak bir korkuydu.

Bazı kitapları okumayı, kitap bittikten sonra da sürdürürüz. Yeraltından Notlar, ara verdiğimizde de, bitirdiğimizde de yakamızı bırakmayan kitaplardan. Daha ilk cümlede kıskıvrak yakalıyor bizi: “Ben hasta bir adamım... İçi hınçla dolu, gösterişsiz bir adamım ben.” Birkaç sayfa sonra en sert yumruklardan biri geliyor: “Sevgili okuyucularım, sizin dinlemek isteyip istemediğinizi bilmem ama, şimdi size niçin bir böcek bile olmadığımı anlatmak istiyorum. Şunu size bütün ciddiyetimle söyleyeyim, pek çok kez böcek olmayı istemişimdir.” Kafka’nın “Değişim”i geliyor hemen aklıma: “Değişim” (1915) de, seyyar satıcı Gregor Samsa, bir sabah uyandığında, kendini bir hamam böceğine dönüşmüş olarak görür. Ailesi bu olaya hiç şaşırmaz, sadece kızar ve tiksinti duyarlar. Ve Samsa ölür. Bu olay, anlaşılmazlığa mahkûm edilmiş bir insanın (aynı zamanda sanatçının) yazgısının bir simgesi değil midir? Kafka, gerçekçi bir çerçeve kullanarak, gerçek dışı bir olayı, gerçekçi bir üslûpla vermiştir. Acaba Dostoyevski mi, yoksa Kafka mı daha önce böcek olmak istemişler diye düşünüyorum: Dostoyevski 1881’de ölmüş; Kafka ise 1883’te doğmuş.... Öylesine aklıma geliveriyor işte.

Yeraltından Notlar’da Dostoyevski 19. yüzyıl aydınının psikolojisini anlatıyor; giderek de kendini... Dostoyevski’nin kırk yaşındaki kahramanı ya da yazarın kendisi, bir sıçan olduğunu düşünür ve kendini yer altına, bir deliğe hapsetmiştir. İçinde bulunduğu durumu böyle tanımlamaktadır yazar. “Yeraltı” adını verdiği birinci bölüm, bu “sıçan”ın notlarıdır. “Sulu Sepken Üstüne” isimli ikinci (kitap iki bölüm) bölümde kahramanımızın yirmi dört yaşındayken başından geçen bazı olaylara tanık oluruz. Yazar birinci bölümde ileri sürdüğü tezleri, ikinci bölümde örneklerle ispatlama çabasındadır. Kendini şöyle anlatır kahramanımız: “Çağımızın bütün aydınlarınınki gibi bende de hastalıklı bir zihin gelişimi vardı. Bu aydınların tümü de birbirinden mıymıntı, bir sürünün koyunları gibi birbirinin aynıdır.” Pek dostu yoktur. (Dostoyevski de yalnızca gençliğinde birkaç dost edinmiş; olgunluk çağı boyunca tek başına yaşamıştır.) Yalnızlığını devamlı okuyarak hafifletmeye çalışmaktadır. Bir gece, bir meyhanenin önünden geçerken, içerdeki adamların kavga ettiklerini, sonra da birini dışarı attıklarını görür. Dışarı atılan adamın yerinde olmak ister, onu kıskanır. “Adam yerine konmak” -pencereden dışarı atılacak da olsa- için; içeri girer, bir subaydan oyununu engellediği için azar işitir ama, kavga edenlerden hiç kimse onunla ilgilenmez. “Ağzının payını veren” subayın peşine düşmekten başka çaresi kalmamıştır. Subayla caddede karşılaşacak, ona yol vermeyip, hatta omuz vurarak intikamını alacaktır. Ancak bu hayal bir türlü gerçekleşmez. Her seferinde yana çekilip yol veren, omuz yiyen kendisi olacaktır. Yine de subayın peşini bırakmaz. “Ona sertçe çarpmamalıyım. Yolundan çekilmeksizin, nezaket kurallarına uyarak, onun bana vurduğu kadar ben de ona, canını yakmadan, şöyle omuz vurmalıyım.” Yıllar geçer. Sonunda kesin kararını verir. Şehrin ana caddesinde, şık giyimli bay-bayanlar arasında, bir subaya omuz vuracak bir kişinin sefil bir kılıkta olması düşünülemez. Maaşını peşin alır ve kılık-kıyafetini düzeltir; her şey hazırdır. Sonunda caddede yine karşılaşırlar ve omuz omuza çarpışırlar. Subay başını çevirip bakmaz bile... Ama olsun: “Amacıma erişmiş, bir adım bile yana çekilmeden, herkesin gözü önünde kendimi onunla aynı düzeye çıkararak onurumu kurtarmıştım ya!...” der.

Kahramanımıza acı çektiren ikinci olay, sınıf arkadaşlarıyla karşılaşmasından sonra başlar. Arkadaşları bir yerde toplanıp yemek yiyecektir; kahramanımız kendini zorla davet ettirir. Onu aşağılamalarına, ihanet etmelerine aldırmaz. Onlardan üstün olduğunu ispat edecektir. Yemeğe geç giderek onları fazla önemsemediğini gösterecektir. Ancak arkadaşları ona haber vermeden yemek saatini ertelemişlerdir. İlk giden o olur. Yemekte içkiyi fazla kaçırıp, onlara nutuk çekmek isterken de iyice rezil olur. Yemekten sonra randevu evine giden arkadaşlarının peşine takılır. Hakarete uğramıştır, orada arkadaşlarını yakalayıp suratlarına tokat atacaktır. Randevu evinde Liza isminde bir kızla tanışır. Sonunda kendinden daha zor durumda olan, kendinden daha çok ilgiye muhtaç birini bulmuştur. Evlilik, ahlâk, aile içi ilişkiler vb. üzerinde konuşur, konuşur. Önceki sayfalarda, arkadaşlarının arasında ezilen bir zavallı varken, Liza’yla konuşma sahnesinde, o zavallının gittiğini, yerine çok güçlü bir yazarın geldiğini görürüz. Liza’yı etkilemiştir; ona adresini vererek oradan ayrılır.

Dostoyevski’nin kitapları rüyalar, hayaller ve tesadüflerle doludur. Raskolnikov’un yolunu değiştirip, tefeci bir kadının evde yalnız olduğunu öğrenmesi tesadüften başka bir şey değildir. Yeraltından Notlar’da kahramanımızın içine, Liza’nın, evine saat yedide geleceği doğar hep ve Liza saat yedide gelir. Bu arada arkadaşlarına bir mektup yazarak özür diler. Böylece kendisini iyice aşağılamaktadır. Alçaldıkça acı çekmekte, acı çektikçe haz duymaktadır. “Acıda hazların en tatlısı saklıdır.” der Dostoyevski.

Aslında kahramanımız her şeyin farkındadır. “Onların benden kalır yanları yok, ama ne bileyim, onlar utanma nedir bilmiyorlar. Bense... En beğenmediğim bir kimseden bile azar işitiyorum.” der Liza’ya. Evine geldiği için kızar ona. Günlerce Liza’nın gelmesini beklemiştir, bir yandan da gelmesinden korkmuştur. “Onlardan birini, bir subayı dövmek için gelmiştim oraya. Olmadı, yakalayamadım. Küçük düşürülmenin hıncını birinden almalıydım; o sırada senin yakan elime geçti, ben de bütün hıncımı senden aldım. Eğlendim seninle. Benim gururumla oynadılar, ben de sana aynı şeyi yaptım; beni paçavraya çevirdiler, bense ölmediğimi göstermek istedim. (...) Sen geleceksin diye korkumdan üç gündür dünya başıma zindan oldu. Bu üç gün beni en çok neyin kaygılandırdığını biliyor musun? Ben sana söyleyeyim: O sabah karşına bir kahraman gibi çıkmıştım, oysa burada yırtık sabahlığımla yoksulluk, pislik içindeyim.” Birilerini ezip, hükmetmeden, zorbaca davranmadan yaşayamayacağını anlamıştır. Ona göre sevgi, sevilen tarafından kendi isteğiyle verilen, karşısındakinin ona hükmetme hakkıdır. Liza’yı bir kere daha küçük düşürerek ondan öcünü almıştır. Öyleyse Liza’yı sevmesi mümkün değildir. Aksine ondan nefret eder. Kendisini randevu evinden kurtarması için gelen kızı evinden kovar. Bir insanın küçük düşürülmesi, onun ruhunu yüceltmektedir. “Kolay elde edilmiş bir mutluluk mu, yoksa insanı yücelten acı mı daha iyi?”

Bütün bu olayların sonunda Dostoyevski hangi sonuca varmıştır? Şöyle söyler. “Çünkü bizler, az ya da çok yaşamak alışkanlığını yitirmiş, aksaya aksaya yürüyen insanlarız. Hem de gerçek, canlı yaşamdan tiksinecek, onun lâfını bile işitmek istemeyecek kadar yaşamaya yabancılaşmışız. Bu yabancılaşmayı canlı hayatı bir iş, bir görev sayarak, onu kitaptan öğrenmeyi üstün tutacak dereceye vardırmışız.”

Dostoyevski’yi okudukça, bizim dünyamızdan farklı bir dünyayla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Olaylar, kişiler bizi devamlı şaşırtıyor. Gerçekleri anlatan bu yazar, yine de bir uyurgezer etkisi yaratıyor üzerimizde. Dostoyevski’nin kahramanlarında maddî olan hiçbir taraf yoktur; yalnızca ruhları vardır. Her şey onlarda en aşırı derecesine varmıştır. Dostoyevski’nin evreni, gerçeği aşan bir rüyadır. Bu büyük yazar, bizim hayatımızda yarıda bıraktığımız şeyleri sonuna kadar götürmesini bilmiştir.

HermannHesse, bir denemesinde Dostoyevski için şunları söylüyor:

“Dostoyevski, ancak kendimizi berbat hissettiğimizde, acı çekebilme sınırımızın sonuna varmışsak ve yaşamı bütünüyle alev alev yanan bir yara diye algılıyorsak, eğer artık yalnızca çaresizliği soluyorsak ve umutsuzluğun binbir ölümünü yaşamışsak, işte ancak o zaman okumamız gereken bir yazardır. Ancak o zaman, yani acıdan yapayalnız kalmış, felce uğramış olarak yaşama baktığımızda, o vahşi ve güzel acımasızlığı içersinde yaşamı artık anlayamaz olduğumuzda ve ondan hiçbir şey istemediğimizde, evet, ancak o zaman bu korkunç ve görkemli yazarın müziğine açığız demektir. Böyle bir durumda artık birer izleyici olmaktan, yalnızca okuduklarımızın tadına varıp onları değerlendirmekle yetinen kişiler olmaktan çıkmış, Dostoyevski’nin eserlerindeki o zavallı ve yoksul kardeşlerin arasına katılmışız demektir; o zaman biz de onların acılarını çekeriz, onlarla birlikte, soluk bile alamaksızın, yaşamın anaforuna, ölümün sonrasız öğüten değişmenine bakışlarımızı dikip kalırız. Ve yine ancak o zaman Dostoyevski’nin müziğine, bizi teselli etmek için söylediklerine, sevgisine kulak veririz; ancak o zaman onun korkutucu, çoğu kez cehennemden farksız dünyasının anlamını kavrarız.”

Kitap paylaşılmak ister. Gelin Yeraltından Notlar’ı paylaşalım; onu “baş ucumuza” koyalım ve aynı zamanda günümüz aydınının da iç yüzünü sergileyen bu hesaplaşmayı Dostoyevski’den okuyalım.

 

 

İçindekiler

Editörden

Başyazı

Her Şey İletişimle Başlar
Banu DUMAN-Zeynep Y.DEDE-Akın ERYÜREKLİ

Etkili İletişim
Prof.Dr.Oya G.ERSEVER

Anne-Baba-Çocuk İlişkisi
Doç.Dr.Aysel Köksal AKYOL

Daha Etkili Anne Baba Olabilmek
Doç.Dr.Selahattin ŞENOL

Asla Sen Yapamazsın Demeyin
Osman YILDIZ

Çocukla İletişimde Etkin Dinleme
Gülnaz PAKSOY

Çocuklarla Nasıl Bir İletişim?
Aygül TUNÇ

Zihinsel Özürlü Çocukları Olan Ailelere Öneriler
Vahdettin YAŞAR

Kuşatılmış Birey
Mehmet ÇOBAN

Prof.Dr.Üsten DÖKMEN İle Söyleşi
Ethem BARAN-Hakkı USLU

İletişim Sürecinde Öğretmen ve Öğrenci
Dilşat Peker ÜNAL

Cennetten Bir Çiçeğin Kucağındayım
Muzaffer Çağrı KOÇYİĞİT

Tasarım Eğitimi: Yaratıcılığın Öğretisi
Prof.Dr.Nevide GÖKAYDIN

Kafka'nın Böceğinden Yeraltından Notlar'a
Ethem BARAN

Kar mı?
Kemal Taner UMUNÇ

Hayal Fanusu
Saniye ÖZDEMİR

Toprak Kokan Eller
Şefika UÇAK

Kış İçgüdüsü
İbrahim DOĞAN

Düş Değil
Türkay KORKMAZ

İz
Ümmet CANER

Muştu
Mehmet TUNÇER

Hangisi Bana Benziyor?
Şaban AKBABA

Tarihte Bu Ay
K.Şule ERDEM

Karikatür
Hakkı USLU

Diğer Elektronik Yayınlar

[Tebliğler Dergisi][Milli Eğitim Dergisi]

 Ana Sayfa    | Eski Sayılar  |

 

Copyright © T.C. Milli Eğitim Bakanlığı  Yayımlar Dairesi Başkanlığı, 2000
URL: http://yayim.meb.gov.tr
 Yorum, öneri ve yazılarınızı bekliyoruz.
baae@meb.gov.tr