|
Hani “baş ucu kitabı” deriz, bazı kitaplar
vardır. Onları devamlı yanımızda bulundurur, sık sık sayfalarını
karıştırır, bazı yerlerini tekrar tekrar okuruz.
Bir zamanlar Tarık Buğra’nın hikâyeleri, özellikle “Yarın Diye Bir şey
Yoktur” benim “baş ucu kitaplarım” arasındaydı. Henüz lisede
okuyan bir öğrenciyken “keşfettiğim” Sevinç Çokum’un “Makina”sı
da.. “Makina”daki hikâyelerin, tanıdığım, kokusunu duyduğum,
sıcaklığını hissettiğim dünyası beni birdenbire çarpmıştı. Yine
Çokum’un “Bölüşmek”ini bulduğumda, nasıl çocuklar gibi sevindiğimi,
günlerce elimden düşürmediğimi hatırlıyorum.
Son günlerde, Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar”ı baş ucu kitaplarım
arasında. İlk okuduğumda çarpılmış, günlerce etkisi altında
kalmıştım. Yeraltından Notlar’a gelene kadar, Dostoyevski’nin
eserlerinin çoğunu okumuştum. “Suç ve Ceza”yı bitirdiğimde kafamda
pek çok soru işareti vardı. Kafamdaki sorulara cevap bulurum
umuduyla diğer kitaplarını okudukça, sorular azalacağına çoğalıyordu.
Dostoyevski her seferinde biraz daha şaşırtıyordu beni. Dostlarıma
soruyordum: “Dostoyevski’yi okudunuz mu?” diye. “Okuduk.” diyorlardı.
“Peki nasıl buldunuz?” Biraz düşünme, biraz dudak büküş: “Fena
değil!” Peki Suç ve Ceza’da Raskolnikov tefeci kadını niçin
öldürmüştü? Ortalıkta, cinayet işleyecek önemli bir sebep yoktu
ki? Cevabını bana “Bu Ülke”de Cemil Meriç vermişti: “Yaşadığımız
dünyada suç kaçınılmaz bir olay. Büyük adamla sokaktaki adam
ayrı kanunlara tâbi. Daha doğrusu, büyük adam için kanun yoktur.
O, bir gayenin emrindedir; insanlığın hayrı için kalabalığın
suç saydığı herhangi bir hareketi işleyebilir. Meselâ bir Kepler’le
bir Newton’un keşifleri, şu veya bu sebepten dolayı içtimaileşemiyorsa,
bu sebepleri ortadan kaldırmak için çekinmemek lâzım. Ama bu
uğurda bir, beş yüz kişi feda edilecekmiş... Varsın edilsin.
Bütün kanun koyucular, Solon, Muhammed veya Napolyon, suçludurlar.
Suçludurlar çünkü ataları tarafından konulan, çağdaşları tarafından
saygı gösterilen yasaları çiğnemişlerdir. Kan dökmekten de çekinmemişlerdir
bu uğurda. Yeni bir hakikatın, yeni bir düzenin müjdecisi olmak
isteyen, bir kelimeyle söylecek sözü olan herkes suç işlemek
zorundadır.” (Aynı yazıda Vogue bu roman konusunda şöyle der.”Romanı
zevk için okuruz umumiyetle, hastalanmak için değil. Suç ve
Ceza’yı okumak kendini isteyerek hasta etmektir.”)
Dostoyevski’nin, eserlerinden daha etkileyici, daha trajik olan hayatını
okuduğumda, onun dünyasına biraz daha yaklaştığımı hissettim.
O dünyaya sadece ve sadece adım atabilmek ancak Yeraltından
Notlar’ı okuyup, anahtarı elime geçirince mümkün olabilirdi.
Daha kapıdan içeri adımımı atar atmaz korkmaya başladım bu dünyadan.Hayır,
bu bildiğiniz korkulardan değildi! İvo Andriç’in Drina Köprüsü’nde,
köprünün yapımını engelleyenlerin yakalanıp, kazığa oturtulmaları
sahnesini okuyunca, sabaha kadar uykusuz kalışımdan farklıydı
bu. Beni günlerce sarsacak, geceler boyu uykusuz bırakacak bir
korkuydu.
Bazı kitapları okumayı, kitap bittikten sonra da sürdürürüz. Yeraltından
Notlar, ara verdiğimizde de, bitirdiğimizde de yakamızı bırakmayan
kitaplardan. Daha ilk cümlede kıskıvrak yakalıyor bizi: “Ben
hasta bir adamım... İçi hınçla dolu, gösterişsiz bir adamım
ben.” Birkaç sayfa sonra en sert yumruklardan biri geliyor:
“Sevgili okuyucularım, sizin dinlemek isteyip istemediğinizi
bilmem ama, şimdi size niçin bir böcek bile olmadığımı anlatmak
istiyorum. Şunu size bütün ciddiyetimle söyleyeyim, pek çok
kez böcek olmayı istemişimdir.” Kafka’nın “Değişim”i geliyor
hemen aklıma: “Değişim” (1915) de, seyyar satıcı Gregor Samsa,
bir sabah uyandığında, kendini bir hamam böceğine dönüşmüş olarak
görür. Ailesi bu olaya hiç şaşırmaz, sadece kızar ve tiksinti
duyarlar. Ve Samsa ölür. Bu olay, anlaşılmazlığa mahkûm edilmiş
bir insanın (aynı zamanda sanatçının) yazgısının bir simgesi
değil midir? Kafka, gerçekçi bir çerçeve kullanarak, gerçek
dışı bir olayı, gerçekçi bir üslûpla vermiştir. Acaba Dostoyevski
mi, yoksa Kafka mı daha önce böcek olmak istemişler diye düşünüyorum:
Dostoyevski 1881’de ölmüş; Kafka ise 1883’te doğmuş.... Öylesine
aklıma geliveriyor işte.
Yeraltından Notlar’da Dostoyevski 19. yüzyıl aydınının psikolojisini anlatıyor;
giderek de kendini... Dostoyevski’nin kırk yaşındaki kahramanı
ya da yazarın kendisi, bir sıçan olduğunu düşünür ve kendini
yer altına, bir deliğe hapsetmiştir. İçinde bulunduğu durumu
böyle tanımlamaktadır yazar. “Yeraltı” adını verdiği birinci
bölüm, bu “sıçan”ın notlarıdır. “Sulu Sepken Üstüne” isimli
ikinci (kitap iki bölüm) bölümde kahramanımızın yirmi dört yaşındayken
başından geçen bazı olaylara tanık oluruz. Yazar birinci bölümde
ileri sürdüğü tezleri, ikinci bölümde örneklerle ispatlama çabasındadır.
Kendini şöyle anlatır kahramanımız: “Çağımızın bütün aydınlarınınki
gibi bende de hastalıklı bir zihin gelişimi vardı. Bu aydınların
tümü de birbirinden mıymıntı, bir sürünün koyunları gibi birbirinin
aynıdır.” Pek dostu yoktur. (Dostoyevski de yalnızca gençliğinde
birkaç dost edinmiş; olgunluk çağı boyunca tek başına yaşamıştır.)
Yalnızlığını devamlı okuyarak hafifletmeye çalışmaktadır. Bir
gece, bir meyhanenin önünden geçerken, içerdeki adamların kavga
ettiklerini, sonra da birini dışarı attıklarını görür. Dışarı
atılan adamın yerinde olmak ister, onu kıskanır. “Adam yerine
konmak” -pencereden dışarı atılacak da olsa- için; içeri girer,
bir subaydan oyununu engellediği için azar işitir ama, kavga
edenlerden hiç kimse onunla ilgilenmez. “Ağzının payını veren”
subayın peşine düşmekten başka çaresi kalmamıştır. Subayla caddede
karşılaşacak, ona yol vermeyip, hatta omuz vurarak intikamını
alacaktır. Ancak bu hayal bir türlü gerçekleşmez. Her seferinde
yana çekilip yol veren, omuz yiyen kendisi olacaktır. Yine de
subayın peşini bırakmaz. “Ona sertçe çarpmamalıyım. Yolundan
çekilmeksizin, nezaket kurallarına uyarak, onun bana vurduğu
kadar ben de ona, canını yakmadan, şöyle omuz vurmalıyım.” Yıllar
geçer. Sonunda kesin kararını verir. Şehrin ana caddesinde,
şık giyimli bay-bayanlar arasında, bir subaya omuz vuracak bir
kişinin sefil bir kılıkta olması düşünülemez. Maaşını peşin
alır ve kılık-kıyafetini düzeltir; her şey hazırdır. Sonunda
caddede yine karşılaşırlar ve omuz omuza çarpışırlar. Subay
başını çevirip bakmaz bile... Ama olsun: “Amacıma erişmiş, bir
adım bile yana çekilmeden, herkesin gözü önünde kendimi onunla
aynı düzeye çıkararak onurumu kurtarmıştım ya!...” der.
Kahramanımıza
acı çektiren ikinci olay, sınıf arkadaşlarıyla karşılaşmasından
sonra başlar. Arkadaşları bir yerde toplanıp yemek yiyecektir;
kahramanımız kendini zorla davet ettirir. Onu aşağılamalarına,
ihanet etmelerine aldırmaz. Onlardan üstün olduğunu ispat edecektir.
Yemeğe geç giderek onları fazla önemsemediğini gösterecektir.
Ancak arkadaşları ona haber vermeden yemek saatini ertelemişlerdir.
İlk giden o olur. Yemekte içkiyi fazla kaçırıp, onlara nutuk
çekmek isterken de iyice rezil olur. Yemekten sonra randevu
evine giden arkadaşlarının peşine takılır. Hakarete uğramıştır,
orada arkadaşlarını yakalayıp suratlarına tokat atacaktır. Randevu
evinde Liza isminde bir kızla tanışır. Sonunda kendinden daha
zor durumda olan, kendinden daha çok ilgiye muhtaç birini bulmuştur.
Evlilik, ahlâk, aile içi ilişkiler vb. üzerinde konuşur, konuşur.
Önceki sayfalarda, arkadaşlarının arasında ezilen bir zavallı
varken, Liza’yla konuşma sahnesinde, o zavallının gittiğini,
yerine çok güçlü bir yazarın geldiğini görürüz. Liza’yı etkilemiştir;
ona adresini vererek oradan ayrılır.
Dostoyevski’nin kitapları rüyalar, hayaller ve tesadüflerle doludur. Raskolnikov’un
yolunu değiştirip, tefeci bir kadının evde yalnız olduğunu öğrenmesi
tesadüften başka bir şey değildir. Yeraltından Notlar’da kahramanımızın
içine, Liza’nın, evine saat yedide geleceği doğar hep ve Liza
saat yedide gelir. Bu arada arkadaşlarına bir mektup yazarak
özür diler. Böylece kendisini iyice aşağılamaktadır. Alçaldıkça
acı çekmekte, acı çektikçe haz duymaktadır. “Acıda hazların
en tatlısı saklıdır.” der Dostoyevski.
Aslında kahramanımız her şeyin farkındadır. “Onların benden kalır yanları
yok, ama ne bileyim, onlar utanma nedir bilmiyorlar. Bense...
En beğenmediğim bir kimseden bile azar işitiyorum.” der Liza’ya.
Evine geldiği için kızar ona. Günlerce Liza’nın gelmesini beklemiştir,
bir yandan da gelmesinden korkmuştur. “Onlardan birini, bir
subayı dövmek için gelmiştim oraya. Olmadı, yakalayamadım. Küçük
düşürülmenin hıncını birinden almalıydım; o sırada senin yakan
elime geçti, ben de bütün hıncımı senden aldım. Eğlendim seninle.
Benim gururumla oynadılar, ben de sana aynı şeyi yaptım; beni
paçavraya çevirdiler, bense ölmediğimi göstermek istedim. (...)
Sen geleceksin diye korkumdan üç gündür dünya başıma zindan
oldu. Bu üç gün beni en çok neyin kaygılandırdığını biliyor
musun? Ben sana söyleyeyim: O sabah karşına bir kahraman gibi
çıkmıştım, oysa burada yırtık sabahlığımla yoksulluk, pislik
içindeyim.” Birilerini ezip, hükmetmeden, zorbaca davranmadan
yaşayamayacağını anlamıştır. Ona göre sevgi, sevilen tarafından
kendi isteğiyle verilen, karşısındakinin ona hükmetme hakkıdır.
Liza’yı bir kere daha küçük düşürerek ondan öcünü almıştır.
Öyleyse Liza’yı sevmesi mümkün değildir. Aksine ondan nefret
eder. Kendisini randevu evinden kurtarması için gelen kızı evinden
kovar. Bir insanın küçük düşürülmesi, onun ruhunu yüceltmektedir.
“Kolay elde edilmiş bir mutluluk mu, yoksa insanı yücelten acı
mı daha iyi?”
Bütün
bu olayların sonunda Dostoyevski hangi sonuca varmıştır? Şöyle
söyler. “Çünkü bizler, az ya da çok yaşamak alışkanlığını yitirmiş,
aksaya aksaya yürüyen insanlarız. Hem de gerçek, canlı yaşamdan
tiksinecek, onun lâfını bile işitmek istemeyecek kadar yaşamaya
yabancılaşmışız. Bu yabancılaşmayı canlı hayatı bir iş, bir
görev sayarak, onu kitaptan öğrenmeyi üstün tutacak dereceye
vardırmışız.”
Dostoyevski’yi okudukça, bizim dünyamızdan farklı bir dünyayla karşı karşıya
olduğumuzu anlıyoruz. Olaylar, kişiler bizi devamlı şaşırtıyor.
Gerçekleri anlatan bu yazar, yine de bir uyurgezer etkisi yaratıyor
üzerimizde. Dostoyevski’nin kahramanlarında maddî olan hiçbir
taraf yoktur; yalnızca ruhları vardır. Her şey onlarda en aşırı
derecesine varmıştır. Dostoyevski’nin evreni, gerçeği aşan bir
rüyadır. Bu büyük yazar, bizim hayatımızda yarıda bıraktığımız
şeyleri sonuna kadar götürmesini bilmiştir.
HermannHesse, bir denemesinde Dostoyevski için şunları söylüyor:
“Dostoyevski, ancak kendimizi berbat hissettiğimizde, acı çekebilme sınırımızın
sonuna varmışsak ve yaşamı bütünüyle alev alev yanan bir yara
diye algılıyorsak, eğer artık yalnızca çaresizliği soluyorsak
ve umutsuzluğun binbir ölümünü yaşamışsak, işte ancak o zaman
okumamız gereken bir yazardır. Ancak o zaman, yani acıdan yapayalnız
kalmış, felce uğramış olarak yaşama baktığımızda, o vahşi ve
güzel acımasızlığı içersinde yaşamı artık anlayamaz olduğumuzda
ve ondan hiçbir şey istemediğimizde, evet, ancak o zaman bu
korkunç ve görkemli yazarın müziğine açığız demektir. Böyle
bir durumda artık birer izleyici olmaktan, yalnızca okuduklarımızın
tadına varıp onları değerlendirmekle yetinen kişiler olmaktan
çıkmış, Dostoyevski’nin eserlerindeki o zavallı ve yoksul kardeşlerin
arasına katılmışız demektir; o zaman biz de onların acılarını
çekeriz, onlarla birlikte, soluk bile alamaksızın, yaşamın anaforuna,
ölümün sonrasız öğüten değişmenine bakışlarımızı dikip kalırız.
Ve yine ancak o zaman Dostoyevski’nin müziğine, bizi teselli
etmek için söylediklerine, sevgisine kulak veririz; ancak o
zaman onun korkutucu, çoğu kez cehennemden farksız dünyasının
anlamını kavrarız.”
Kitap paylaşılmak ister. Gelin Yeraltından Notlar’ı paylaşalım;
onu “baş ucumuza” koyalım ve aynı zamanda günümüz aydınının
da iç yüzünü sergileyen bu hesaplaşmayı Dostoyevski’den okuyalım.
|