Ümmet CANER
Karacasu İlköğretim Okulu Sosyal Bilgiler Öğretmeni/BOLU
Hâkim olmak istiyordu bir öğrencim. Bir diğeri vali, öğretmen, doktor...
Sonbahardı. Yapraklar gibi dökülmüştük yollara. Çiçeği burnunda, burnu
havada yeni öğretmenlerdik. Üç kişi. Nedense hep üç kişi olunuyor
ama biz de üç kişiydik işte. Zülküf, Uğur ve ben. Heyecanlıydık,
sevinçliydik.
Sonbahardı.
Kasımdı. Güneşin elleri değsem mi değmesem mi, diyordu omuzlarımıza. Saçlarınızı
dağıtsam mı dağıtmasam mı, diye esiyordu rüzgâr.
Kıvrım kıvrım, kâh Murat Nehri’nin yanı başından akan, kâh Akdağlar’ın
omuzlarına tutunmaya çalışan, ismine nasıl “yol” denildiğini
bilemediğimiz bir yolu aşarak varmıştık görev yerimize.
Bu meslek ne ince bir sanatmış gülüm.
Bir kere önce kendini tanıyacaksın. Sonra insanları, toplumu...
Nabza göre şerbeti kesinlikle bileceksin.
Bizi bizden önce götürüyordu içimizdeki heyecan. İki yanı çeperli sokaklardan,
kapalı camlar ardından üzerimize ağmış meraklı bakışları ardımıza
alarak yürüyorduk. Kırmızı kiremit damlı, taş duvarlı bir okula
vardığımızda... İçinde çiçekler gördük boy boy, renk renk ve
en çok da mavi. İçinde duygular hissettik insanı yakan, insanı
öldüren, insanı güldüren...
Okul müdiremiz Emine Hanım merdivende. Elleri buz kesmiş belli. Bakışları
sımsıcak. Ne kadar ciddileşmeye çalışsa da çocuk gibi olmuş
işte. O an çocuk.
O an çocuk gibi olan, sonradan Dicle oldu. Saçlarımı bembeyaz etti de,
bir kez olsun yürümeden kuru dallara, parmaklarımın ucundan
akıp gitti.
Akşamlar tez olur gurbette. Hele ilk gün su gibi geçer. Gün batıp ortalığı
o hüzün mavisi aldığında, kızıla çalar bulutların dağlara yaslandığı
yer. İnsanlar telâşla evlerine giderler. En onulmaz yangınlar
çıkar da ağlayamazsın bile, tıkanır kalırsın.
Beyhan’ın ilk akşamında Mahmut abiye misafir olduk. Patilayı ilk o akşam
tattım. İlk o akşam sardım acemi parmaklarımla, kaçak Hasbey
tütününü.Meşe odunları çıtır çıtır yanıyordu kuzinede. Bense
içimde türküsü Elazığ’dan Aydın’a gidiyordum.
Mahmut abi okulumuzun hizmetlisiydi. “Gurban” derlerdi ona. “Gurban bir
sigara ver de içek.” derdi. Dört yıl çalıştım onunla. Bir kez
olsun kırmadık birbirimizi. Bir kez olsun ardımızdan gönül koymadık.
Bu meslek çok ince bir sanatmış gülüm.
Geniş olacaksın
Derin olacaksın
Hemen bulanmayacaksın
Lojmanda ilk günlerimiz komikti. Kapı kapanmaz, çerçeveler dağılmış, nerdeyse
tahtakuruları bile ıpıslak olmuş rutubetten.Dibi delik bir teneke
soba uydurmuşuz. Üşümüşüz, donmuşuz, ak saçlı kara kışın umurunda
bile değildir. Sularımız kaskatı kesilmiş, akmaz. Yok, fazla
bir süre değil. Ne kalmıştır şunun şurasında ilkbahara.
Hey gidi hey, çok şey silinse gitse de hiçbir zaman gitmeyecektir damaktan,
kar suyuyla demlenen çayın, kaynayan çorbanın tadı.
Sonbahar da göçer artık. Bütün güzelliğini alır da gider. Sarıyı, maviyi,
erguvanları da... İlk kar düşer.
Kıştır.
Zemheridir. Murat Nehri’nin başı kalabalık. Çoluk-çocuk, kadın-erkek. Murat
Nehri mahçup. İrfan Öğretmen durgun. Annesinin elleri dizlerinde.Annesinin
bakışları uzak.
Öğrencimizdi İsa. Zeki bakışlı, ağır başlıydı. İşte böyle bir kış günü
sulara karıştı gitti. On yedi gün dil döktük nehre. Bari saçlarına
gün değsin, tenine toprak dokunsun diye. Dil döktük. Gül döktük.
Anne kalbinin en ılık incilerini...
Ay ışığında defnettik İsa’yı. Ay vardı, ama hep yağmur yağdı. Yağmur. Hayattır
dedik hayat...
O hayattı, terörün kendisine mecburen ekmek kapısı olduğu geçici köy korucusunun
tedirgin parmakları. Sonra arada bir yokladığı tetik. O hayattı,
kasaba ağasının iki dudağı arasından fırlayan emir. Kaçamazsın,
dokunamazsın, sineye hiç çekemezsin. Cahil ve kurnaz dimağların
ördüğü ağ da hayattı. Karanlıklarda işe yarar ama, bilginin
ışığında tel tel sönen mum olurdu. Ve o hayat var ya, o hayat;
yırtık pabuç, kara lâstik, kısa önlük, hasret, gurbet, gözyaşı
ve sevda... Ve daha ne eklerseniz ekleyin, yine de umut, yine
de sevinçti.
Bu meslek hâlden hâle girmekmiş gülüm
Yeryüzünde bütün eşyadan bir parçaymış
Yani biraz taş, biraz su, biraz ateş
Dört mevsim içinde bin dört mevsim
Daldan dala uçmakmış gülüm
Sarı somun, taze umut
“Köy öğretmeni Şefik SINIĞ” yani
Bütün çiçeklerini isteyip dünyanın
Sonra çığlık çığlık susmuşluğun...
Hâkim olmak istiyordu bir öğrencim benim. Adı Neslihan. Kalem kaşlı, ceylân
gözlü. Öğretmen olmak istiyordu Durmuş. Sonra Ahmet, sonra Halime,
sonra Ayşe...
Kış günleri geçiyordu. Karlar eriyor, öğrencilerimizin gönüllerinden devşirdikleri
karanfiller içimizdeki baharın geldiğini müjdeliyordu. Dallara
su yürüyordu. Evimizin suyu da akacaktı artık. Artık biz rüzgârı,
rüzgâr bizi tanıyacaktı.
İlk karşılaştığımızda odunumuzu traktörüyle getirmeyen Veysel; dostumuz,
kardeşimiz olacak, evimize her geldiğinde benden “uzun ince
bir yoldayım” türküsünü isteyecekti.
İlkbahardı.
|