Mehmet
ÇOBAN
Psikolojik Danışman
George Orwell, yüzyılın başlarında yazdığı bilim-kurgu romanı “1984”te;
bütün yaşamımızın‘BüyükBirader’ (Big Brother) tarafından gözleneceği;
onun haberi, izni olmadan‘yaprak kımıldamayacağı’nı anlatır.George
Orwell’in öngörüleri, iletişim ve bilgisayar teknolojisi ile
çoktan aşıldı. Şu anda kaç tane ‘BüyükBirader’imizin olduğunu
kimse bilmiyor.Dünyamızı saran ve bütün canlı organizmalar için
gerekli olan atmosfer tabakaları milyonlarca kez delinerek kirletildi.
İnsanlar, birbirlerinin silâhlarını, özel hayatlarını, ekonomik
zenginliklerini öğrenmek, bilmek; onlara uygulayacakları politikaları
ve stratejileri belirlemek için uzayı uydulardan oluşan bir
çöplüğe çevirdiler.
Sonunda yapılandırılmış, her ayrıntısı düzenlenmiş verili bir dünyamız
ve hayatlarımız oldu. Hiçbir şey için kafa yormaya, bir şey
üretmeye gerek kalmadı. Her istediğimiz bir düğmenin ucunda
ya da bir dokunmalık uzaklıkta. Bugün büyük kentlerde, yalnız
yaşayan insanlar çoğalmaktadır.Teknolojinin sağladığı makinalarla,
kimseyle konuşmadan, çoğu zaman kimseden yardım istemeden hayatını
sürdürüyor insanlar.Bir markete girdiğinizde hiç kimseye bir
şey sormadan ve danışmadan alış veriş yapıp kasaya kadar gelebilirsiniz.Burada
da kartınızı uzatıp hesabı ödeyip çıkabilirsiniz. Hatta alışveriş
yapmak için marketlere gitmenize bile gerek yok. Bunu evinizde
ekran başında da yapabilirsiniz. Kentin kalabalık bir alanında
ya da çarşısında saatlerce dolaşıp bir tanıdık yüz göremediğimiz
anlar oluyor. Böylece birey giderek kuşatılıp yalnızlaşıyor.
Kimileri buna gelişmişlik diyor, uygarlık diyor. Bu araçları,
verili, programlı hayatı ne kadar yaşarsa ya da ne kadar kullanırsa
o kadar insan, o kadar uygar ve daha da kötüsü o kadar rahat
edeceğini düşünüyor. Tanıdığım birisi geçen gün anlatıyordu:“Yeni
taşındığımız ev çok rahat; markete, bankaya, okula çok yakın,
ulaşımı çok kolay.” Yani beni yöneten, ihtiyaçlarımla ilgili
bana nerelere gidip, neleri almam gerektiğini söyleyen yerler
var. Parayı nasıl kullanacağım konusunda da kafa yormama gerek
yok. Onu benim yerime bankalar yapıyor. Bütün bankalar, insanların
para konusundaki kararlarıyla ilgili sonsuz seçenekler ve kolaylıklar(!)
sunuyorlar.“Paranızı bize yatırın, biz her şeyi çözümleriz,
sizin yerinize her şeyi yaparız!” Yani bize karar verme gücünüzü,
yeteneğinizi, beğenilerinizi; kısacası özgürlüğünüzü verin demek
istiyorlar. İnsanlar bu çekici vaatlere dayanamayıp ‘kendilerini
teslim ediyorlar.’ Artık insanlar hayatlarını sürdürmek için
hiçbir becerilerini, yeteneklerini ve yaratıcılıklarını kullanmıyorlar;
çünkü buna gereksinim duymuyorlar.Bütün her şey onlar için önceden
düzenlenmiş, tasarlanmış ve üretilmiş. Bireyin bütün yapacağı
tek iş, seçmek.Hatta seçmesine bile gerek yok.Siz sadece onay
verin, seçme işini de (kuşkusuz sizin için en iyi olanını) onlar
yapsın.Üstelik bunu yapması için kişinin çoğu kez‘kılını kıpırdatmasına’
bile gerek yoktur.Bu işi telefonla, internet’le ya da katalogla
çözümlemek olası. İnsanlar bu rahatlığa(!) çabucak alışıp, bunu
benimsiyor, kabulleniyor ve daha da kötüsü bir yaşam biçimine
dönüştürüyorlar.Yitirdikleri şeyler pahasına bu kolaylıklara(!),
gelişmişliğe(!), kolayca teslim oluyorlar.
Peki verili dünya bize bunları sunarken, bedel olarak ne alıyor bizden?İnsan
olmayla getirdiğimiz(genetik donanımımız) özellikler; özgürlüğümüz,
yaratıcılığımız, mizah duygumuz, sevgi, sevme, aşk duygumuz
ve daha birçok özelliğimiz verili dünya tarafından teslim alınıp,
değişime, dönüşüme uğratılıyor ve sonuçta onun yönetimine giriyor.
Bu yeni yaşama biçimine çocuklar açısından bakarsak neler görüyoruz? Elektronik
ağlarla örülmüş bu sanal dünyada çocuklar neler yapıyorlar?Onların
da oynayacakları, doğayı tanıyacakları, keşifler yapacakları;
boş alanlar, yabanıl kırlar, boş sokaklar, bahçeler yok artık.Ya
da çok az ve giderek yok oluyorlar. Buna koşut olarak verili
dünya, tüketim sistemi yeni ama kısıtlı, kendi kontrolünde,
çocukların vakit geçireceği mekânlar açıyoruz. Ruhsuz, plâstik
oyuncaklarla dolu parklar, elektronik oyun araçlarının sıralandığı
oyun salonları, son yıllarda sayıları hızla artan internet cafeler.Çocuklar
ve gençler buralara gidip, sanal dünyada kayboluyorlar.Böylece
yetişkinler çocukların günümüzde daha çok olanaklara kavuştuklarını
ve daha rahat yaşadıklarını düşünüyorlar.O zaman çocukların
daha mutlu olması gerekiyor. Şöyle bir etrafımıza bakarsak bunun
böyle olmadığını kolaylıkla görebiliriz.Elbette çocuğun sorunlu
ve mutsuz olmasına neden olan yüzlerce durum bulunmaktadır.Ama
yaşadığımız şu sanal kuşatılmışlığın da bunda hatırı sayılı
bir payı var.Etrafınıza bakın; birçok canı sıkılan, ne yapacağını
bilemez durumdaki çocuklar, anne babalarıyla iletişim çatışmalarına
giriyorlar. Ebeveynlere göre çocuklar çoğu zaman haksız yere
yakınıyorlar. Bir sürü olanakları var.Dünyanın oyuncağı alınıp,
çoğuyla kısa bir süre oynanıp ’bir köşeye’ atılıyor.Gerçekte
de; evler birer oyuncak mezarlığına dönüşmüş durumda. Üretilen
oyuncaklar çocuklara sınırlı bir dünya sunmaktadır.İşlevleri
çalışmalarıyla sınırlıdır. Çocuğun hayal ettiği birçok işi yapamamaktadır.Çünkü
bütün bu mekanik, elektronik oyuncakları çocuklar üretmemiştir.
Fabrikaların ürettiği oyuncaklar bir örnek ve verilidir. Yaptığı
işler elektronik ya da mekanik sistemiyle sınırlıdır.Bu yüzden
çocukların bunlara yüklediği işlev ve yaratıcılık sınırlıdır,
çok azdır.Onun için de üretilen oyuncakların ömürleri çok kısadır.Çocukların
üretmediği oyuncaklar ve oyun araçlarının çocuklara çok yararı
yoktur.Anne babaların da çocuklarına oyuncak alma yerine, bunları
kendilerinin üretmesine fırsat vermeleri daha yararlı olacaktır.
Hatta bu fırsatlar, olanaklar olmasa bile, çocuklar bunu kendileri
yaratabilirler.
WalterBenjamin şöyle söylüyor:“Kılı kırk yararak, çocuklara faydalı olacak
nesnelerin -öğretici araçlar, oyuncak ya da kitapların- yapımı
üstünde kafa yormak akıl kârı değildir.Aydınlanmadan beri eğiticilerin
en iç karartıcı akıl yürütmelerine temel olmuş bir alandır bu.
Gözlerinin psikolojiden başka bir şey görmez olması yeryüzünün
çocuk dikkatine ve uğraşına yatkın nesnelerin en eşsizleriyle
dolu olduğunu fark etmelerine engel olmaktadır.En dolaysızlarıyla.
Çünkü çocuklar, kendilerine özgün bir biçimde, her çeşit işin
yapıldığı, nesneler üzerinde gözle görülür biçimde eylemde bulunulan
yerlere uğrama eğilimindedir.İnşaat, bahçe ya da ev işlerinden,
dikişten ya da marangozluktan kalan artıklar karşı konmaz biçimde
çeker onları... Artıklarla yetişkinlerin eserlerini yeniden
yaratmaktan çok, bambaşka türden maddeleri, bunlardan oyun sırasında
oluşturdukları şeyler sayesinde, birbirlerine karşı yeni, apayrı
bir ilişki içine sokarlar.Çocuklar böylece kendi kendilerine,
kendilerinin olan bir nesneler dünyası elde ederler, büyüğünün
içinde bir küçük dünya.”(2)
Kendi nesneler dünyasını ve kendine özgü ‘küçük dünyalar’ı yaratamayan
çocuklar ne yapacağını bilemiyor. Çünkü çocuklar yaratacakları
ve kuracakları dünyalarının deyim yerindeyse coğrafyalarını
hızla kaybediyorlar. Özellikle büyük kentlerde böyle boş (!)
alanlar hemen hemen yok gibi. Top oynadığımız alanlar, küçük
coğrafya keşifleri yaptığımız kırlar, kendimize sığınaklar,
koruganlar yarattığımız gizli köşeler -terk edilmiş evler, izbe
bahçeler- hepsi kayboldu. Bu açıdan bakarsak; hâlâ bozulmamış
yerleşim alanları ve kırsal yörelerde oturan çocuklar şimdilik
şanslılar. İşte bu boşluğu tüketim dünyası doldurmaktadır.Bir
arkadaşım anlatıyor:“Oğlum arkadaşlarıyla buluşmak için sözleşmişti.
Bana yakınıyordu:‘Anne arkadaşlarımla Alsancak’ta buluşacağız.Ne
yapacağımızı bilmiyoruz.’ Benden bir umar arıyordu.”Hâlâ verili
dünyaya tam teslim olmamış çocuklarımız bile; bu sistemin dışına
çıkarak kendi kararlarını alamıyorlar, kendi programlarını yapamıyorlar,
kendi oyunlarını, kendi oyuncaklarını üretemiyorlar ve sonunda
kendi dünyalarını kuramıyorlar. Yetişkinler kendi çocukluklarını
hatırlasınlar:Her çocuk ya da grup kendi oyununu kurar, kendi
oyuncağını ya yeniden üretir ya da eşyalara başka anlamlar ve
işlevler yükleyerek oyuncaklar çoğaltırdık. Bütün bunlar yapılırken
zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorduk.Anımsayın; hangimiz azar
işitmeden eve giriyorduk.
Demek ki verili, kuşatılmış, programlanmış bir dünyada ilk önce yaratıcılık
yok edilmektedir.‘Senin hiçbir şey yaratmana gerek yok.’ diyor
tüketim toplumunu yaratmaya çalışanlar. ‘Ben senin için seri
üretim yapıyorum; işte seç, beğen al!Evlerimiz birer elektronik,
plâstik oyuncak mezarlığı. Aldığımız, bir sürü para harcadığımız
onca oyuncakla ne kadar süre oynadı çocuklarımız?Çok kısa süre.
Çünkü; yeniden bir oyuncak satılması gerekiyor, dahası sürekli
satılması gerekiyor.Böylece etrafımızda canı sıkılan çocuklar
görüyoruz. Büyükler bazen bunu bir türlü anlamıyorlar.Nasıl
olur da, çocukların canı sıkılır?Her şeyleri var.Bütün olanaklara
sahipler. İşte sahip oldukları olanaklar, durmadan tükettikleri
oyuncaklar; hep, daha çoğunu istiyorlar.Tüketmekten başka bir
istekleri yok. Bu bir yaşama biçimine dönüştüğünde; kişi tüketemediği
zaman mutsuz olmaktadır.Tüketim dışında bir amacı kalmadığı
için de sıkılıyor.
Bütün bu olumsuz koşullara, iç karartıcı sürece karşın; kendi özgürlüklerimizi
savunarak, kendimize, çocuklarımıza, çevremize; yaşamımızı sıkıcılıktan,
tüketim toplumunun tekdüzeliğinden kurtaracak alternatif anlar,
etkinlikler; yaratıcılığımızı açığa çıkartacak hobiler, uğraşlar
edinmeliyiz. Özellikle çocuklarımızın tüketim toplumu ve sanal
dünyaya teslim olmamaları için; onların yaşama, oyun oynama,
yeni arkadaşlar edinmelerine, yeni insanlar tanımalarına olanak
hazırlamak, bu konuda onları özendirmek, cesaretlendirmek çok
önemlidir.
KAYNAKÇA:
1.
George Orwell, 1984, Can Yayınları.
2.
WalterBenjamin, Tek Yön, Yapı Kredi Yayınları.
|