“Kameni’de balık yediniz mi!” çağrısının
gösterdiği ok, madenî yüzeyde parlıyordu. Arabayı okun
yönüne çevirip gazladık. Arabada şoförle birlikte altı
kişiyiz. Borçka’nın yokuş aşağı inen yollarından geçip
gelmiştik. Orman yolu ıslak, yer yer çukurlaşmıştı. Şu
yanından geçtiğimiz çınar, ceviz, kestane kaç yıldan haber
veriyordu. Şoför çukurlarda ayağını gazdan kesip yavaşlıyordu.
Taksinin açık penceresinden gelen bu serin hava, su sesi
neleri unutturmuyordu ki arabadakilere.
Göğe boy vermiş ağaçların altında kolu sargılı konuksever, sıcak sesiyle
bizi karşılıyor. Yanımızda yükselen dağ, ulaşılmaz zirvesiyle
uzak duruyor. “Çekin uşaklar bu temiz havayı ciğerlerinize,
bulamazsınız başka yerde!” diye uyarıyor konuksever. Herkes,
“Oh be, şu hava, ya şu su sesi; bak nasıl da dinlendiriyor
insanı! Bu dağlar, ağaçlar kaç yılın ninnisini söylüyor
bilen var mı?” diyordu.
Güneş ışınlarını sızdıran yüzyıllardan kalan bu ağaçlar altına çöken karanlığa
elektrik lâmbaları izin vermedi. Renk renk ışıklar ağaç
dallarında asılıydı. Güneşin yerini almışlardı. Yeşil,
sarı, kırmızı Kameni’de başka bir güzelliğe büründü.
Güleç yüzlü konuksever masalar arasında gezen garsonlara: “Koşun, konuklar
çay içmeden gitmesinler!” diye seslendi. Palamut balığı
gibi çayı da ünlüydü Kameni’nin. İçilen su hastaları iyileştiriyor,
sağlıklı olanlara güç veriyordu. “Çayın güzelliği suyundandır.”
diye sözlerine ekliyor. Konuklardan Yusuf Öğretmen bir
demlik çay istedi. “Ee bu balığın üstüne içilir.” dileğini
oradakiler paylaştılar.
Yıllanmış ağaçların altında akan su hemen aşağıda göl oluşturmuştu. Gardiyan
Ali duramadı: “Çay gelinceye kadar gölde bir yüzelim.”diyerek
başı çekti. Hemen peşi sıra amca oğlu Yılmaz göle yönelirken,
öğretmen Yusuf, “Beni de bekleyin!” uyarısıyla durdu.
Koşup arkalarından yetişti. Konuk, baba Süleyman’la ağaçların
altında oturmayı sürdürdü.
Göle girenler uzaktan da olsa izleniyordu. Baba Süleyman, “Hele şunlara
bak, çocukturlar sanki!” derken hoşgörüsünü de saklamıyordu.
Gölde duran kütüğün üstüne binip çocuklar gibi eğlendiler.
Dalıp dalıp gölün dibine batıp çıktılar. Konuk, İstanbul’dan
uzakta olduğuna vahlanmadı. “İşte doğa, paylaşmak isteyene
hayır demiyor, yeter ki güzelliklerini bozma!” diye usundan
geçirdi.
İki garson demliklerle gözüktü. Tepsideki bardakları masanın üzerine yerleştirdiler.
Garson ortası altın yaldızlı bardaklara çayları koyduğunda
doğanın güzelliğine çayın kokusu da katıldı. Süleyman
baba uzaktan seslendi: “Hele gelin, yeter; çaylar geldi.”
Sesi alınca üçü birden koşar adım yetiştiler.
Çaylar bardaklarda tavşan kanı gibi duruyordu. Herkes bardağından birer
yudum almıştı ki taksinin korna sesi duyuldu. Gitme zamanını
duyuruyordu taksi. Alabalıklar, üstüne içilen çaylarla
yavaş yavaş midede erimeye başlamıştı. Her bardak çay
tadı duyularak içildi. Çay kokusunu, rengini şoföre de
duyurdu. “Ee, içmeden ben de sizi götürmem.” diye takıldı.
Masaya yanaşan şoför çayını yudumladıktan sonra taksiye
yöneldiler.
Kolu sargılı konuksever konuklarını yolcu edip arkalarından el salladı.
İçlerinde gördüğü yabancıya: “Buraları gittiğin yerlerde
anlat, anlaşılan büyük kentten gelmişsin.” Konuk ilgisine,
hizmetlerine teşekkür ederek, “Gerçekten böyle güzelliklere
özlem duyuyordum, sağ olun güzel bir gün geçirdik.” derken
sargılı kolun öyküsünü soruyor. “Sorma! Herkesin bir sevdası
var, benimki de avcılık; kısaca ava giderken avlandık.”
Anlaşılmıştı kolunu boynunda dolandırmasının nedeni. Hoşluklar
geride bırakılarak kalkıldı.Şoför yerini alıp arabayı
homurdattı. Yol alırken çukurlara dikkat ederek gazladı.
Derenin taşları döven sesi yol boyu kulaklarındaydı konuğun. Ön koltukta
oturan baba Süleyman yetmiş yaşından uzak görünümünü saklamadan
arka koltukta oturan iki oğluna, damadına; yanında oturan
konuğa Kameni’nin ne anlama geldiğini sordu. Konuk öğretmenliğine
uzanarak: “Gelinen, görülmeye değer yer.” diye yanıtladı.
Sözlükler de böyle mi tanımlıyordu? Kim bilir? Her neyse
bu Kameni’yi anlatmada azdı bile.
Artık ne derenin taşları döven sesi duyuluyor, ne Kameni görülebiliyordu.
Geride kalan güzellikler yeni güzellikleri görmeye engel
değildi.
Borçka’nın girişinden Gündoğdu Mahallesine yönelen taksi Çoruh’a gem olacak
barajı gören dört katlı, beyaza boyanmış evin önünde durdu.
Ön koltuktan, önce baba Süleyman, arkasından konuk; arkada
oturan öğretmen Yusuf, gardiyan Ali, adliye yazmanı Yılmaz
indiler. Şoför para sormadan yarına görüşürüz deyip gelinen
yöne doğru uzaklaştı.
Baba Süleyman konuğuna yol gösterip öne geçirdi. Merdivenleri çıkarken
dört katlı evin balkonlarından, pencerelerinden sarkan
çocuklar konuğu görmekte ivediydiler. Evde bir şenlik
başladı. Hanımlar, çocuklar sevinçlerini hoş geldinle
konuklarına duyurdular. Hepisi öylece ayakta kalmışlardı.
Konuk gördükleri, yaşadıkları karşısında “doğanın güzelliklerini
yaratan işte bunlar” diye içinden geçirdi.
Baba Süleyman’ın eşi hısım olacak konuğu merdiven başında karşıladı. Evin
gelinleri kaynanalarını geçmeden arkasında sıralanmışlardı.
İstanbul’dan gelen konuk bu sıcaklıklara, yüzlere kaç
yıldır uzaktı. Güleç yüzler, gözlere yansıyan hoşgörü,
sevinç o gece çoğalıp durdu dört katlı evin dört katında
da!
Bunları bir bir kafasından geçirdi.Tam altı yıl olmuş Karadeniz’den ayrı
düşeli. Geçmiş yeniden yaşamında yeşeriyordu. Yemek masası
söylenmeden hazırlandı. Neler yoktu ki! Konuk, “Alabalıkları
eritmeden yine yemek öyle mi!” diye söylendi. O ev ekmeği,
yoğurdun hası, köz ateşte pişen yemekler konuğa unuttuğu
damak tadını duyurdu yeniden.
İlerleyen saatte yarın yaylaya gidelim diye karar alındı. Gardiyan Ali
meslektaşı Talat’ın cipini telefonla bağladı hemen. Sabahın
alacasıyla yola çıkılacaktı. Herkes erkenden yattı. Konuğu
rahat ettirmek telâşı evdekileri yarıştırıyordu. Kendilerinin
kullanmadıkları en has yatağı seriverdiler.
Konuk, düş değil gerçek olduğunu biliyordu şu anda yaşadıklarının. Yemez
yediren, sevdiğine varını gönülden sunan bir halkın çocuğu
olmakla nasıl da övündü. Onlar da bizimle övünmeliydi
değil mi? Ama nerde diye yüreği ile usu arasında gidip
geldi. Kentli olmak, okumak bu güzellikleri unutturamazdı!
O hâlde bu kopukluk, yozlaşma niçin? Tüm soruları o gece
derin uykuya dalmadan düşündü durdu.
Sabahın altısında kapıdaydı Talat. Niva marka arabasının sesine evdekiler
dışarı döküldü. Baba Süleyman geç kalmak korkusuyla kahvaltı
masasını hazırlatmıştı erkenden. Konuğuna kendisi seslendi.
Kentlilerin de erken kalktıklarını bilmiyorlardı. “Uykunu
alamadın. Sen geç kalkmaya alışmışsındır, kusura kalma
rahatsız ettik.” diye gönül aldı. Herkes ayaktaydı, sanki
o gece kimse uyumamıştı.
Gardiyan Talat, “Hoş geldiniz, buraları nasıl buldunuz?” diye sorunca neresinden
başlayacağına karar veremedi. “Buralar sizlerle güzel,
sizlerle anlam kazanıyor. Yaşama sevinci, mutluluğu saçıyorsunuz
insana!” sözleri yakınlaşmayı hızlandırdı. Kahvaltı bitince
yine altı kişi bu kez yaylalara, dağlara yol aldı.
Borçka’nın beyaza boyalı, dört katlı evinde olanlardan kimseler duymadan
Adagül, Balcı, Kaynarca, Görgit, Yıldız, Karçal, Beyazsu
yaylalarına doğru Talat Niva’yı gazladı.Kaçkar dağları
el ediyordu uzaktan. Beyazsu yaylasında mangallar yakılıp
etler serildi mangallara. Her hoş geldin diyen yaylacı
elinde kaymakla, tel peynirle geliyordu. Altı kişi hoşbeşten
sonra gelenlere yer gösterdi. Artık yayla öyküleri, masalları
söylenip durdu gün boyunca.
Yaylacılar, Kaçkarların en yükseğinde duran krater gölünden söz edince,
konuk, “Gidip dönebilir miyiz?” diye sordu. Üç saat gidiş,
iki saat de dönüş diye bilgiç yaylacılar konuştular. Konuk,
yazman Yılmaz, öğretmen Yusuf, gardiyan Talat hemen yola
düştüler. Baba Süleyman, “Hısımım alışkın değildir.” diye
kaygılandı. İstemese de kimseye dinletemedi. Gardiyan
Ali’yi yaylacılarla birlikte bırakıp dağcılar tırmanışa
geçti.
Kaçkar’ın en yükseğine çıkmak, yıldız gölünde yıkanmak, ağustosun beşinde
kar yeme düşleri gerçek oldu. Kuşbakışı Beyazsu yaylası,
orda kalanlar kaygılarını tutarak dönmelerini beklediler
dağcıların.