Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Dergisi

 

 Ana Sayfa    | Eski Sayılar |

ŞUBAT 2003  |  YIL : 3 |  SAYI : 36

ÖYKÜ


Kar mı?


Kemal Taner UMUNÇ

Kar yağar ağırdan. Ağrı’dan geçen bir yolcunun beyazda yol alışıdır erimeyen, tutan. Kar Toroslardır. Karacaoğlan’ın sevdiği ak gerdandır. Trakya’dır. Şavşat’ta bir ormanda konuktur kar. Afyon’da toprağı örten bir hüzün yumağı. Köroğlu Beli’nde bir türküdür Bayat’a bakan.

Kar yağar Uludağ’a, Erciyes’e, Palandöken’e biraz şehirli mi şehirli. Telesiyej, taşır doruklara kaygısız bedenleri. Oysa kar, bedellerini bu toprağa kanlarıyla ödemişlerin örtüsüdür. Gelinliğini giymiş bir düğün alayının yere basan coşkulu ayağıdır. Saflıktır. Beyaz bir yazıdır yerlerde. Şairler ondan şiir kürür. Bestekârlar nota tutturur.

"Kar yağdı böyle oldu." diyor tezgâhını kurmuş işportacı. "Şimdi zincir takma zamanı. Yoksa kayarsın abi. Bir kaymaya gör. Dansedersin yolun ortasında."

Direksiyonda adam:

-Tööbe! Allah korusun! diyor.

Sessizce kendi kendine mırıldanıyor:

- Haydi pamuk eller cebe.

"Kızağımız olsa hiç zincir takar mıydık!" diyor torununa, arkada oturan dede. Uzakta bir düdük sesi. O da ne? Trafik yine tıkanmış. Bu sefer kar muhalefeti. Arabalar dans ediyor yolda. Kuğu gölünün en zincirlemecisinden. Kaportacı Kâzım Usta yine ekmek teknesini yoğuracak bugün, hem de çekiç darbelerinin soğuk havayı ısıtan tık tıklarıyla. İtinayla düzeltecek arabası yamulanları. Ya hayatı yamulanları kim düzeltecek şimdi? Hangi çekiç tıklayacak onlara. Oksijen tüpü, serum, 112 Hızır.... Yetişin! Oysa cansız bedenini kar üstünden torbaladılar. Son kullanma tarihi bitti diye vatandaş Hızır’ın. Yetişti Hızır ancak yetişemedi vatandaş Hızır, hayatın uzanan eline. Bir ambulans sireni son şarkısını söyledi biraz önce. Kaç şarkı böyle yankılanmıştı, bu şehrin soğuk beton binalarının sağır kulaklarında. Beton kör, beton dilsizdi. Toprağa giden neyimizdi?

Daha biraz önce çatıdan süzülen bir güvercin şuracığa kondu ve bir de Garip Mehmet’in gevreğinden düşen susam tanesine. Bizim Mehmet, durmuş denizin kıyısında bakıyordu, kar özlemli bulutların yansımasında, dalgaları danseden denize; denizdekilere ve bir de bir çift rugan ayakkabının yüzen 45 numara gövdesine. Ayakkabılar atılıyor oysa ayaklar atılmıyordu denize. Sadece sokuluyor ve çıkarılıyordu. Tıpkı kar eldivenleri gibi. Donan bedenler karla ovalanıyordu hayat için. Ayaklar ise kirlerinden suyla....Ölümü kar, ayakları su temizliyordu. Gevreğini bitiren Mehmet ise dişlerinin arasında kalan susam tanelerini temizlemek için aynaya bakıyordu bunları düşünürken. Aynada Mehmet’in dişleri, dişlere düşen bir kar tanesi. Kar onun dişlerinden daha beyazdı.

Gak! Gak! Denizde martıların çığlığı âdeta lodostan kaçışın bir orkestrası. Sallar gagalarını en balıkçılcasına, isli ve kara, uçmaya hazırlanan bacaları olan kırmızı damlı evlerinde bu şehrin. Bazen kafa ağarması gibi kar dolar bu isli ve kara bacaların içleri. Eriyen sular terletir bacaları ve oradan soba borularına asılan teneke konserve kutularında hoş geldin oluverir biriken kurum suyu. Sobamızın alâmet-i fârikası, kupası. Kalorifer çıkalıdan beri mertlik bozulmuştu. Ve tabi bu alametler de kayboluyordu birer birer. Gelen kışın alamet-i fârikası ay başında kapıyı tıklatan kaloriferci Nuri’nin kömür karasına bulanmış yüzü ve bir çift bakan gözüydü.

Kar yağarken masal anlatırdı dedem. Yunan’ı nasıl kovduklarını, Rus’un ve yerli eşkıyanın hainliğini. Hangi coğrafya yok ki vatan imdadına koşan bir nefer doğurmamış, aslanlarla dolmamış! O seferberlik yıllarında dönen de varmış dönemeyen de. "Kalmak" derlermiş dönememeye. Evet! Kalmak: Beklemek üzere. Geride kalanların beklemesi için, yatar karın altında bekleyen koca bir millet:

Eş hele bir dağları örten karı:
Ot değil onlar, dedenin saçları!
Hangi taşın kalbini delsen mezar!
Dinle; şehit sesleridir rüzgârı!
Durma levend asker, uğurlar ola.

(Mehmet Âkif ERSOY, Cenk Şarkısı’ndan)

Evet ot değil! Balkan’da, Çanakkale’de, Galiçya’da, Yemen’de, Trablus’ta, Kafkasya’da....Kafkasya dedim de....1914 Aralık ayının 25. günü Cuma’sında yaşananlar karda yaratılan bir destandır: "Rus karşı saldırısında çekiliriz....Mustafa Nihat Binbaşı ve emrindeki 79 kahraman, dört yüz metrelik bir mesafeyi tam dört saatte alırlar. Hedefe vardıkları zaman artık sadece sekizi, destan kandili hâlindedirler. Asker kar kuyularına yuvarlanmıştır. Mevzilenmek istemişlerdir. Nasıl olmaz? Olmamıştır herhâlde ki eksi 40 derecedeki ayazın kol gezdiği gece, yerini sabahın ışıklarına terk ettiği zaman; Rus Kurmay Başkanı Pietroviç, şaşkınlık içinde önce ateş emrini verir.

İşte, bu sırada dürbününde görmüştür dünya tarihinde yaşanmamış olan karşısındaki manzarayı.

İlk sırada diz çökmüş bir kahraman. Omuz çukurlarında yuvarlanmış mavzerleri ile nişan aldıkları belli. Tetiğe asılmak üzereler amma, yapamamışlar. Kaputlarının yakaları, ...semaya dikilmiş. Kaskatı. Kaskatı. Kasatura bile işlemez. Donakalmışlar... Hele bıyıkları. Hele bıyıkları ve sakalları. Her biri birer fütuhat oku gibi, namlu misali. Ve gözleri... Artık dinmiş olsa bile, geceki kahredici tipinin bile örtemediği gözleri. Hepsi apaçık...

.....

Hemen artlarında bir sahne ki hiçbir heykeltıraş yontabilmeye muvaffak olamamış. Başları öldürücü ayazda semaya dönük ama sağrılarındaki fişek sandıklarını debelenip yere yıkmaya, utanıp da tenezzül etmemiş iki katır... Ve başlarında esatir güzeli iki Memed. Sandıkları bir avuçlamışlar ki; biz kâinatı bir zamanlar o hırsla kucaklamışızdır. Öylesine kaskatı kesilmişler.

Ve nihayet, sağ başta Binbaşı Mustafa Nihat. Ayakta. Yarabbi, bu bir ayakta dineliştir ki, karşısında galipler dize gelivermişler.

......

Moskova Krasnaya Bulvarı’ndaki askerî müzede Rus kumandanın raporu, hıçkırıklı bir ağıttır şüphe yok: "Allahüekber Dağları’ndaki son Türk müfrezesini teslim alamadım. Bizden çok evvel Allah’larına teslim olmuşlardı... 29/12/1914"

Ey yüksek dağların karlı göğsünde
Ebedî uykuya dalan yiğitler!
Ey taçsız, nişansız kabri üstünde
Yıldızlardan kandil yanan yiğitler!
Neler diyor size vatan rüzgârı?
Haber vermiyor mu sevgilinizden?
Soğuk mu Kafkas’ın karlı dağları?
Mektup bekleyenler var hâlâ sizden!

(Yusuf Ziya ORTAÇ/Kafkasta Kalanlara, Cenk Ufukları, s.15-16)

"Bir kere kara sevdaya düşmeye gör/Ateşlere yandığının resmidir" dese de şair, bu şiiri okurken kar insana değil, insan kara düşerse ve gökyüzüne bakan şaşkın gözlerle oracıkta yazıveresi gelir duvara: "Bir kere kara düşmeye gör". Bu düşmede bir suçlu aranmalı canım! Hey! Suçlu ayağa kalk! Ayakkabının takılan topuğu, kaldırıma atıyor suçu. Yok canım suç, yere basmasını bilmeyen tırnakları takozlaşmış ayakta. Tuzlanmamış kaldırım, "Masumum Hâkim Bey." diyor. Ayak da geri durur mu! Diretiyor, "Ne yani ben mi suçluyum." diye. Oysa asıl suçlu Sevda. Sevda da kim? Çalan cep telefonunun öbür ucundaki. Bu sese kulak vereceğim derken, dengesini kaybediyor adam. Olsun düşürürse Sevda düşürsün. Beraat! o zaman ayakkabıya, kaldırıma ve ayağa ve Sevda’ya. Sevda ayak yapardı cepten ama sevdayla düşenler sevdayla kalkardı. Kar da sevdayla düşmemiş miydi? Sevdayla kalkacaktı yerden. Hem de bahar sevdasıyla. Gökyüzünde bulut olmaya.

"Karlar yağar, yağar yağar ağlarım"

Ağlanır karlarda. Bir ölünün ağıt evinden. Sessiz Anadolu köylerinden. Paris’te değiliz. Bu yol çıksa çıksa Şanzelize’ye değil bizim bozkıra çıkar. Bu bozkırın köyü mü? Burası bilmem kaç kalorisi yüksek tezeklerin on tanesinin on milyona satıldığı; çamaşır kolasıyla, meşrubat colasının Almancıların Mersedes’inden önce girdiği, kolası küllü su, colası kar yağınca içilen kar pekmezi olan Kapuskacı Kasımgillerin köyü. Yokluk yıllarında hep kapuska pişermiş evlerinde de oradan kalmış bu lâkap onlara: İkinci göbekten torun Nuri Kapuskacı, muhtar olalıdan beri kapuska şenlikleri düzenler olmuş, bu Anadolu köyünde. Köyün ihtiyarları, "Bizim Nori’nin bir kış olempeyatleri düzenlemediği esgik" derlemiş. Kış olimpiyatları neyse de dedesi esarette çok yemiş kapuskayı. Yıllar sonra ne bilsin onun yediği adına, kendi köyünde şenlik düzenleneceğini. Bir gün son nefesini verdiğinde engin kapuska tarlaları bırakır evlâtlarına. Gelen ağlar giden ağlar. Kimi ağlamış ölüye kimi de 10 dönüm kapuska tarlası düşer hatırına. Oysa sessiz Anadolu köylerinden yükselen ağıtlar, 10 kapuskaya değişilmezdi. Ne esareti bilen kalmıştı burada ne de esir yiyeceği kapuskayı bilen. Türküler kapuskayı söylemiyordu. Televizyon söyledi: "Ozan delinmiş". Oysa delinen ozondu. Köylüler hep karıştırırlardı ozanla ozonu. Delinen ise ağıtlarıydı. Sofraya düşecek kapuska için. Hasan’ın böreği yağmalanır da Nuri’nin kapuskası neden yağmalanmasındı. Sadece miras meselesi. Delinen ozonlu gökyüzünden yağan kar, onları, kapuska tarlalarını, ağıtları örtüyordu şimdi. Onlar bu karın altında kaldılar şimdi. Dağdan çığ düştü. Altyazıyla geçtiler haberlerde.

 

 

İçindekiler

Editörden

Başyazı

Her Şey İletişimle Başlar
Banu DUMAN-Zeynep Y.DEDE-Akın ERYÜREKLİ

Etkili İletişim
Prof.Dr.Oya G.ERSEVER

Anne-Baba-Çocuk İlişkisi
Doç.Dr.Aysel Köksal AKYOL

Daha Etkili Anne Baba Olabilmek
Doç.Dr.Selahattin ŞENOL

Asla Sen Yapamazsın Demeyin
Osman YILDIZ

Çocukla İletişimde Etkin Dinleme
Gülnaz PAKSOY

Çocuklarla Nasıl Bir İletişim?
Aygül TUNÇ

Zihinsel Özürlü Çocukları Olan Ailelere Öneriler
Vahdettin YAŞAR

Kuşatılmış Birey
Mehmet ÇOBAN

Prof.Dr.Üsten DÖKMEN İle Söyleşi
Ethem BARAN-Hakkı USLU

İletişim Sürecinde Öğretmen ve Öğrenci
Dilşat Peker ÜNAL

Cennetten Bir Çiçeğin Kucağındayım
Muzaffer Çağrı KOÇYİĞİT

Tasarım Eğitimi: Yaratıcılığın Öğretisi
Prof.Dr.Nevide GÖKAYDIN

Kafka'nın Böceğinden Yeraltından Notlar'a
Ethem BARAN

Kar mı?
Kemal Taner UMUNÇ

Hayal Fanusu
Saniye ÖZDEMİR

Toprak Kokan Eller
Şefika UÇAK

Kış İçgüdüsü
İbrahim DOĞAN

Düş Değil
Türkay KORKMAZ

İz
Ümmet CANER

Muştu
Mehmet TUNÇER

Hangisi Bana Benziyor?
Şaban AKBABA

Tarihte Bu Ay
K.Şule ERDEM

Karikatür
Hakkı USLU

Diğer Elektronik Yayınlar

[Tebliğler Dergisi][Milli Eğitim Dergisi]

 Ana Sayfa    | Eski Sayılar  |

 

Copyright © T.C. Milli Eğitim Bakanlığı  Yayımlar Dairesi Başkanlığı, 2000
URL: http://yayim.meb.gov.tr
 Yorum, öneri ve yazılarınızı bekliyoruz.
baae@meb.gov.tr