Kar yağar ağırdan. Ağrı’dan geçen bir yolcunun beyazda yol alışıdır erimeyen,
tutan. Kar Toroslardır. Karacaoğlan’ın sevdiği
ak gerdandır. Trakya’dır. Şavşat’ta bir ormanda
konuktur kar. Afyon’da toprağı örten bir hüzün
yumağı. Köroğlu Beli’nde bir türküdür Bayat’a
bakan.
Kar yağar Uludağ’a, Erciyes’e, Palandöken’e biraz şehirli mi şehirli. Telesiyej,
taşır doruklara kaygısız bedenleri. Oysa kar,
bedellerini bu toprağa kanlarıyla ödemişlerin
örtüsüdür. Gelinliğini giymiş bir düğün alayının
yere basan coşkulu ayağıdır. Saflıktır. Beyaz
bir yazıdır yerlerde. Şairler ondan şiir kürür.
Bestekârlar nota tutturur.
"Kar yağdı böyle oldu." diyor tezgâhını kurmuş işportacı. "Şimdi
zincir takma zamanı. Yoksa kayarsın abi. Bir kaymaya
gör. Dansedersin yolun ortasında."
Direksiyonda adam:
-Tööbe! Allah korusun! diyor.
Sessizce kendi kendine mırıldanıyor:
- Haydi pamuk eller cebe.
"Kızağımız olsa hiç zincir takar mıydık!" diyor torununa, arkada
oturan dede. Uzakta bir düdük sesi. O da ne? Trafik
yine tıkanmış. Bu sefer kar muhalefeti. Arabalar
dans ediyor yolda. Kuğu gölünün en zincirlemecisinden.
Kaportacı Kâzım Usta yine ekmek teknesini yoğuracak
bugün, hem de çekiç darbelerinin soğuk havayı
ısıtan tık tıklarıyla. İtinayla düzeltecek arabası
yamulanları. Ya hayatı yamulanları kim düzeltecek
şimdi? Hangi çekiç tıklayacak onlara. Oksijen
tüpü, serum, 112 Hızır.... Yetişin! Oysa cansız
bedenini kar üstünden torbaladılar. Son kullanma
tarihi bitti diye vatandaş Hızır’ın. Yetişti Hızır
ancak yetişemedi vatandaş Hızır, hayatın uzanan
eline. Bir ambulans sireni son şarkısını söyledi
biraz önce. Kaç şarkı böyle yankılanmıştı, bu
şehrin soğuk beton binalarının sağır kulaklarında.
Beton kör, beton dilsizdi. Toprağa giden neyimizdi?
Daha biraz önce çatıdan süzülen bir güvercin şuracığa kondu ve bir de Garip
Mehmet’in gevreğinden düşen susam tanesine. Bizim
Mehmet, durmuş denizin kıyısında bakıyordu, kar
özlemli bulutların yansımasında, dalgaları danseden
denize; denizdekilere ve bir de bir çift rugan
ayakkabının yüzen 45 numara gövdesine. Ayakkabılar
atılıyor oysa ayaklar atılmıyordu denize. Sadece
sokuluyor ve çıkarılıyordu. Tıpkı kar eldivenleri
gibi. Donan bedenler karla ovalanıyordu hayat
için. Ayaklar ise kirlerinden suyla....Ölümü kar,
ayakları su temizliyordu. Gevreğini bitiren Mehmet
ise dişlerinin arasında kalan susam tanelerini
temizlemek için aynaya bakıyordu bunları düşünürken.
Aynada Mehmet’in dişleri, dişlere düşen bir kar
tanesi. Kar onun dişlerinden daha beyazdı.
Gak! Gak! Denizde martıların çığlığı âdeta lodostan kaçışın bir orkestrası.
Sallar gagalarını en balıkçılcasına, isli ve kara,
uçmaya hazırlanan bacaları olan kırmızı damlı
evlerinde bu şehrin. Bazen kafa ağarması gibi
kar dolar bu isli ve kara bacaların içleri. Eriyen
sular terletir bacaları ve oradan soba borularına
asılan teneke konserve kutularında hoş geldin
oluverir biriken kurum suyu. Sobamızın alâmet-i
fârikası, kupası. Kalorifer çıkalıdan beri mertlik
bozulmuştu. Ve tabi bu alametler de kayboluyordu
birer birer. Gelen kışın alamet-i fârikası ay
başında kapıyı tıklatan kaloriferci Nuri’nin kömür
karasına bulanmış yüzü ve bir çift bakan gözüydü.
Kar yağarken masal anlatırdı dedem. Yunan’ı nasıl kovduklarını, Rus’un
ve yerli eşkıyanın hainliğini. Hangi coğrafya
yok ki vatan imdadına koşan bir nefer doğurmamış,
aslanlarla dolmamış! O seferberlik yıllarında
dönen de varmış dönemeyen de. "Kalmak"
derlermiş dönememeye. Evet! Kalmak: Beklemek üzere.
Geride kalanların beklemesi için, yatar karın
altında bekleyen koca bir millet:
Eş hele bir dağları örten karı:
Ot değil onlar, dedenin saçları!
Hangi taşın kalbini delsen mezar!
Dinle; şehit sesleridir rüzgârı!
Durma levend asker, uğurlar ola.
(Mehmet
Âkif ERSOY, Cenk Şarkısı’ndan)
Evet ot değil! Balkan’da, Çanakkale’de, Galiçya’da, Yemen’de, Trablus’ta,
Kafkasya’da....Kafkasya dedim de....1914 Aralık
ayının 25. günü Cuma’sında yaşananlar karda yaratılan
bir destandır: "Rus karşı saldırısında çekiliriz....Mustafa
Nihat Binbaşı ve emrindeki 79 kahraman, dört yüz
metrelik bir mesafeyi tam dört saatte alırlar.
Hedefe vardıkları zaman artık sadece sekizi, destan
kandili hâlindedirler. Asker kar kuyularına yuvarlanmıştır.
Mevzilenmek istemişlerdir. Nasıl olmaz? Olmamıştır
herhâlde ki eksi 40 derecedeki ayazın kol gezdiği
gece, yerini sabahın ışıklarına terk ettiği zaman;
Rus Kurmay Başkanı Pietroviç, şaşkınlık içinde
önce ateş emrini verir.
İşte, bu sırada dürbününde görmüştür dünya tarihinde yaşanmamış olan karşısındaki
manzarayı.
İlk sırada diz çökmüş bir kahraman. Omuz çukurlarında yuvarlanmış mavzerleri
ile nişan aldıkları belli. Tetiğe asılmak üzereler
amma, yapamamışlar. Kaputlarının yakaları, ...semaya
dikilmiş. Kaskatı. Kaskatı. Kasatura bile işlemez.
Donakalmışlar... Hele bıyıkları. Hele bıyıkları
ve sakalları. Her biri birer fütuhat oku gibi,
namlu misali. Ve gözleri... Artık dinmiş olsa
bile, geceki kahredici tipinin bile örtemediği
gözleri. Hepsi apaçık...
.....
Hemen artlarında bir sahne ki hiçbir heykeltıraş yontabilmeye muvaffak
olamamış. Başları öldürücü ayazda semaya dönük
ama sağrılarındaki fişek sandıklarını debelenip
yere yıkmaya, utanıp da tenezzül etmemiş iki katır...
Ve başlarında esatir güzeli iki Memed. Sandıkları
bir avuçlamışlar ki; biz kâinatı bir zamanlar
o hırsla kucaklamışızdır. Öylesine kaskatı kesilmişler.
Ve nihayet, sağ başta Binbaşı Mustafa Nihat. Ayakta. Yarabbi, bu bir ayakta
dineliştir ki, karşısında galipler dize gelivermişler.
......
Moskova Krasnaya Bulvarı’ndaki askerî müzede Rus kumandanın raporu, hıçkırıklı
bir ağıttır şüphe yok: "Allahüekber Dağları’ndaki
son Türk müfrezesini teslim alamadım. Bizden çok
evvel Allah’larına teslim olmuşlardı... 29/12/1914"
Ey yüksek dağların karlı göğsünde
Ebedî uykuya dalan yiğitler!
Ey taçsız, nişansız kabri üstünde
Yıldızlardan kandil yanan yiğitler!
Neler diyor size vatan rüzgârı?
Haber vermiyor mu sevgilinizden?
Soğuk mu Kafkas’ın karlı dağları?
Mektup bekleyenler var hâlâ sizden!
(Yusuf
Ziya ORTAÇ/Kafkasta Kalanlara, Cenk Ufukları,
s.15-16)
"Bir kere kara sevdaya düşmeye gör/Ateşlere yandığının resmidir"
dese de şair, bu şiiri okurken kar insana değil,
insan kara düşerse ve gökyüzüne bakan şaşkın gözlerle
oracıkta yazıveresi gelir duvara: "Bir kere
kara düşmeye gör". Bu düşmede bir suçlu aranmalı
canım! Hey! Suçlu ayağa kalk! Ayakkabının takılan
topuğu, kaldırıma atıyor suçu. Yok canım suç,
yere basmasını bilmeyen tırnakları takozlaşmış
ayakta. Tuzlanmamış kaldırım, "Masumum Hâkim
Bey." diyor. Ayak da geri durur mu! Diretiyor,
"Ne yani ben mi suçluyum." diye. Oysa
asıl suçlu Sevda. Sevda da kim? Çalan cep telefonunun
öbür ucundaki. Bu sese kulak vereceğim derken,
dengesini kaybediyor adam. Olsun düşürürse Sevda
düşürsün. Beraat! o zaman ayakkabıya, kaldırıma
ve ayağa ve Sevda’ya. Sevda ayak yapardı cepten
ama sevdayla düşenler sevdayla kalkardı. Kar da
sevdayla düşmemiş miydi? Sevdayla kalkacaktı yerden.
Hem de bahar sevdasıyla. Gökyüzünde bulut olmaya.
"Karlar yağar, yağar yağar ağlarım"
Ağlanır karlarda. Bir ölünün ağıt evinden. Sessiz Anadolu köylerinden.
Paris’te değiliz. Bu yol çıksa çıksa Şanzelize’ye
değil bizim bozkıra çıkar. Bu bozkırın köyü mü?
Burası bilmem kaç kalorisi yüksek tezeklerin on
tanesinin on milyona satıldığı; çamaşır kolasıyla,
meşrubat colasının Almancıların Mersedes’inden
önce girdiği, kolası küllü su, colası kar yağınca
içilen kar pekmezi olan Kapuskacı Kasımgillerin
köyü. Yokluk yıllarında hep kapuska pişermiş evlerinde
de oradan kalmış bu lâkap onlara: İkinci göbekten
torun Nuri Kapuskacı, muhtar olalıdan beri kapuska
şenlikleri düzenler olmuş, bu Anadolu köyünde.
Köyün ihtiyarları, "Bizim Nori’nin bir kış
olempeyatleri düzenlemediği esgik" derlemiş.
Kış olimpiyatları neyse de dedesi esarette çok
yemiş kapuskayı. Yıllar sonra ne bilsin onun yediği
adına, kendi köyünde şenlik düzenleneceğini. Bir
gün son nefesini verdiğinde engin kapuska tarlaları
bırakır evlâtlarına. Gelen ağlar giden ağlar.
Kimi ağlamış ölüye kimi de 10 dönüm kapuska tarlası
düşer hatırına. Oysa sessiz Anadolu köylerinden
yükselen ağıtlar, 10 kapuskaya değişilmezdi. Ne
esareti bilen kalmıştı burada ne de esir yiyeceği
kapuskayı bilen. Türküler kapuskayı söylemiyordu.
Televizyon söyledi: "Ozan delinmiş".
Oysa delinen ozondu. Köylüler hep karıştırırlardı
ozanla ozonu. Delinen ise ağıtlarıydı. Sofraya
düşecek kapuska için. Hasan’ın böreği yağmalanır
da Nuri’nin kapuskası neden yağmalanmasındı. Sadece
miras meselesi. Delinen ozonlu gökyüzünden yağan
kar, onları, kapuska tarlalarını, ağıtları örtüyordu
şimdi. Onlar bu karın altında kaldılar şimdi.
Dağdan çığ düştü. Altyazıyla geçtiler haberlerde.