|
Şiirin ne olduğu ve ne olmadığı konusuyla uğraşanlar, sonunda çözümsüz
kalıyor. Söz gelimi en azından şiirin tanımını bir türlü yapamıyorlar.
Çünkü yapılan her tanım, en çok bir iki yönünü verebiliyor şiirin.
Ne söylesen, şiir, tanımlarına sığmıyor.
Sonunda Milton, canından usanıp diyor ki, “Şiirin tanımı yoktur... Olsaydı
bir tane olurdu. Bir açıklamadan çok, bir sızlanmaya benzeyen
bu sözler, tiyatro için de geçerlidir desem, pek yanlış söylemiş
olmam. Tiyatroyu da şiir gibi yüzlerce tanım içinde tanımsız
buluyoruz. Kimi, “Tiyatro yaşamın kendisidir.” diyor. Kimi,
“Tiyatro, ileri uygarlıkların göstergesidir.” buyuruyor. Kimi,
bir “açık hava okulu” olarak görüyor tiyatroyu. Bu arada tiyatro
için “insanlığın sahnedeki aynası” diyenler de az değil. Bunların
içinde “Tiyatro, ayaklı sanat eseridir.”tanımı, yabana atılır
gibi değil.
Doğrusu geçmişinde insanla yaşıt olan tiyatro için ne dense az ve yetersiz.
Bilinen yaşıyla İsa’dan beş bin yıl önceye varıyor. Mısır’da
bu rakam üç bin olarak karşımıza çıkıyor. Kimi söylentilere
göre, kedilerin yün yumağıyla oynamasıyla, kimine göreyse varlıkların
duvara düşen gölgeleriyle başlayan bu macera, Namık Kemal’in
deyişiyle giderek insanoğlunun bütün hâlleriyle (yönleriyle)
hemhâl (içli dışlı) olmuştur.
Namık Kemal dedim de usuma geldi; kendileri, tiyatroyu en basit en kolay
ve en açık tanımlayanlardan birisidir. 1870’li yılarda “Tiyatro
faideli (yararlı) bir eğlencedir.” deyivermiştir. Doğrusu bu
tanımı ben bir sürü uçuk, cafcaflı, kof ve bilgiçlik taslayan
tiyatro tanımlarına yeğlemişimdir. Öyledir, eğlencedir, yararlıdır.
Yine onun söyleyişiyle, “Bir yandan eğlenirken bir yandan bir
şeyler öğreniriz.” Bu, “Kabak çekirdeği yemek gibi bir şey oluyor
tiyatro buna göre!... diyenlere karşın, görüşüm değişmez. Kim
bilir, belki de odur budur Tanzimat kafalıyımdır!
Kendimi savunmak gibi olmasın da, Türk edebiyatı deyince Tanzimatsız olmuyor.
Tanzimat’tan önce de tiyatroculuğumuz var, var ama kırık dökük...
Yazarı yok, aktörü var bu tiyatronun... Bütün iş söze düşüyor
yani... Bütün sanat, oyuncunun söylem gücüne, espri yeteneğine
kalıyor! Karagöz’ün hep ağzı açık biri olarak görünmesi gerekiyor.
Hacivat, hep yarı aydın ve tabansız olmak zorunda... Bir de
yumruğu pek olması gerek Karagöz’ün ki oyunun sonunda Hacivat’ı
eşek sudan gelinceye dek pataklasın!
Orta oyunu desen, o da bir yerde Karagöz-Hacivat!... Bütün hüner Kavuklu
ve Pişekâr’da. Bunları küçümsediğim sanılmasın... Osmanlıyı
yaklaşık beş yüz yıl güldüren, düşündüren bu tiyatro biçimlerini
nasıl küçümserim?Onlar özgün tiyatrolardı. Osmanlı insanına
has, izleyiciyi de oyuna ortak eden şenliklerdi.
Ancak, kuşların yuva yapışı gibi hep aynı yöntemde, aynı ustalıkta ve aynı
dokuda yani hep kendisini yineleyip duran şeylerdi. Tanzimat
tiyatrosu, önce sahneyi getirdi, sonra dış dünyalara açılımı.
Tiyatro, bir okulsa eğer, ki öyledir, izleyiciyi ileri boyutlarda
eğitmek de boynunun borcudur. İnsanların, görücüyle evlenmenin
ve seveni sevene vermemenin sakıncalarını gözüyle görmesi için,
sahnede Şair Evlenmesi’yle Zavallı Çocuk’u izlemesi kaçınılmazdı.
Çağdaş toplum, bir yerde eşit çağdaş tiyatro oluyor. Bazı ilkler
vardır, küçük ve sessiz görünür ya bütün kişiliklerimize damgasını
vurmuştur. Çocukluğumuz gibi...
Sonra 1900’lü yıllar, artık tiyatro sadece güldürme veya ille de bir ders
verme peşinde değildir. Artık aynasını, insanın ruhuna değin
tutuyor. İnsana, kendisini tanıtıyor. Bireyselliğin tadını çıkartıyor.
Günümüz tiyatrosunda insan, artık toplumunun bir parçası oluyor.
Öyle ki birey yok toplum var. Toplum mutluysa birey mutlu, değilse
değil. Bu tutum, şimdilerde daha ilkeli görünüyor. Neden-sonuç
bağıntısında yoğunlaşıyor. Bu bağlamda “Topuzlu” oluyor, “Küçük
Ağa” oluyor, “Asiye Nasıl Kurtulur” oluyor, “72. Koğuş” oluyor.
“Tarator” dan “Tiyatoro”dan yola çıkan günümüz tiyatrosu; türküsüyle şarkısıyla,
çizgisiyle, ışıklarıyla, yüzlerce okullu, genç, yaşlı, oyuncusuyla,
“Ses Bayrağımız” olan güzel Türkçesiyle yalnız büyük kentlerimizde
değil, Anadolumuzun pek çok kentlerinde, yarım yüzyıldır bizi,
bize sahneleyip duruyor.
“Gidenlere selâm olsun!....”
|