Mehmet
EROL
Emekli Milli Eğitim Müdürü/DENİZLİ
Sabah kahvaltısında çay bardağının dudaklarınıza
dokunduğu anda yüz hatlarınızda gezinen buhar sıcaklığını
duyarken... Bu duyguyu yüreğinizde bile hissederken; gözlerinizle
bahçedeki kayısı ağacının filiz uçlarında uçuşan pırıltıları
yakalıyordunuz. Uzun süre devam eden suskunluğunuzun nedeni
bu olsa gerekti yanılmıyorsam. Çünkü:
Hep susuyordunuz. Bu sıralarda bir değişim ve başkalaşıma uğruyordu, ruh
dünyanızda boy veren kültür değerleriniz. Ufuk çizginiz daralıp
genişliyordu. Geçmişten geleceğe bu çizgiler gelip gidiyordu
aralıksız. Kolay mı ufukları arşınlamak? Hem de bir çırpıda!
Bu anda dokuz şiddetinde bir deprem yaşıyordunuz.Ama hayat
boyu devam eden bu sarsıntıya karşın bir türlü kendinize gelemiyordunuz.
Deprem şokları yaşıyordunuz zaman içinde. Ruh dünyanızın fay
hatlarında kırılmalar, yarılmalar, kaymalar oluyordu. Şoklar
yokluyordu gönül kapınızı. Ortalık sakinleşiyordu. Toz duman
içinde olduğunuzu fark ediyordunuz.Başka şeyler de fark ediyordunuz
bu arada.
Mutluluk ve yaşamınız şekilleniyordu yüreğinizde. Erdem ikliminin yeni
kapıları aralanıyordu. Büyük bir coşku, açık yüreklilikle
bu iki sözcükle daha iyi tanışma şansını yakalıyordunuz “Yaşam
bu!...” sözcüklerini mavi boşluğa coşku içinde haykırırken
bulutların kanatlarında buluyordunuz kendinizi.
Bu yolculuğa çok önceden başlamıştınız. “İyi günde, kötü günde” diye evlilik
yemini içmiştiniz. Yemin sözcüğünün kutsal bir kavram olduğunu
ta o zamanlar biliyordunuz. Bu sözcüğün anlamına yürekten
inanıyordunuz, inanıyorsunuz. “Söz bir, Allah bir!” parolasıyla
başlamıştınız yaşam savaşına. Ne o? Bu sözcüğü duyar duymaz,
yüz hatlarınızı bir gölge kapladı hemen... Değişiminiz fark
ediliyor. Sizi, ikinizi de hep böyle görüyorum. Savaş ve siz?
Alışamadınız bu sözcüğe. Oysa içinizde bu sözcüğün dayanılmaz
acısı kımıldanıyor. İşte o yüzden mideniz bulanıyor. Öğürmek
geliyor içinizden. Başınızda bir ağırlık. Düşünceleriniz bulanıyor.
Gönül dünyanızdan boz bulanık sular akıyor. Toprağın ıslak
mili oturuyor yüreğinize. Kan ve gözyaşı sarıyor benliğinizi.
Soğuk, sıcak savaşlar içinden geçiyorsunuz yeniden. Sabrınız
tükeniyor. Bakışlarınıza çok değişik anlamlar yükleniyor.
Mesajınız belli. “Geç bunları!” diyorsunuz. Yemin!... Bu sözcüğe
takılıyorsunuz adım başına. Kutsal kavramlara çoktan teslim
olmuştunuz. Bunu yürekten duyarak yapmıştınız.Bu yüzden aşkla,
şevkle sarılıyorsunuz içtiğiniz yeminlere. Siz bunları niçin
yapıyordunuz? Savaşı değil, mutluluğu arıyordunuz şüphesiz.
Güzellikleri yaşamak istiyordunuz. Kuşların gökyüzünde kanat
çırparak çizdikleri mutluluk halkalarına ulaşmanın çarelerini
arıyordunuz.Arıların çalışkanlığı, doğa ile barışık yaşamları,
öteden beri yüreğinizde hep ürpertiler yaratıyordu. Ağaçların
filiz uçlarında oyuna dalan, güneşin sarı pırıltıları yüreğinize
akıyordu. Hep, ama hep, yüreğiniz doğadan aldığı güzellikleri
benliğinizin bir köşesine özenle yerleştiriyordu. Savaştan
hızla uzaklaşıp barışı yakalamak istiyordunuz.Barış!... Dostluk,
kardeşlik içinde bir dünyanız olmalıydı. Mutlu bir dünya.
Yanaklarınıza dokunan deniz meltemi, yaylanın serin esintisi
olmayı düşlüyordunuz. Yaprağın yeşili, çiçeğin güzelliği,
renkleri, mis kokularında erimek, yaşamınızın bu dünya içinde
sürüp gitmesinin özlemini duyarak, inanarak ama yürekten inanarak
yemin etmiştiniz.
Parmaklarınıza taktığınız o alyansların simgesi sevgiyi işaret ediyordu.
Gözlerinizin derinliklerinde hep bu güzellikleri görüyor,
bu güzelliklerle yaşıyor, düşleriniz, uykularınız bile sizi
hep oralara götürüyordu...
Ve insanlığın yegâne özlemi, mutluluğu arıyordunuz yaşam boyu...
Mutluluğu!