Şener AKSU
Kocaeli Üniversitesi Öğretim Elemanı
Sanayi Devrimi, bilindik toplumsal yapıları sökerken, ürettiği koşulların
gereksinimleri, yeni bir toplumsal örgütlenme ve yönetim düzenlemesine
yol açtı. Yaşama alanındaki türdeşliğe dayanan “ulus” kurgusu(1), endüstri ilişkilerinin yaşandığı her iklimde boy göstermeye,
ardından da “ulus-devletler” örgütlenmeye başlandı. Endüstri
ilişkilerinin yeşermediği coğrafyalar, bu alt üst oluştan
bir başka şekilde etkilendi; tarihsel akışın doğal seyriyle
değil de, sömürgecilerin hızlandırıcı etkisiyle...
Sömürgeciler, endüstrilerinin
ürettiği artı ürün için gerekli olan pazar ve ham madde gereksinimlerine
göre dünyayı paylaşma ve yeniden yapılandırmaya yönelik politikalar
üretmeye başladıklarında; aynı zamanda, geleneksel ya da dinî
bağlarla birbirine bağlı tarım toplumlarına etki etmeye başladılar.
Yerleşik ve geleneksel otoritelerin olmadığı yerde güçleriyle,
diğer sömürgecilerin ya da otoritelerin direndiği yerde ise
diplomasinin becerisiyle, olmazsa teknoloji, bilgi ve değer
aktarımıyla, hatta borçlandırarak yeryüzünün önemli noktalarını
etkilemeye başladılar.
Bu etkileme süreci, endüstri
ilişkilerinin girmemesine karşın, bu ilişkilerin sonucu değerlerin
ve gereksinimlerin hissedilmesine, arzulanmasına yönelikti.
Böylece, endüstri dışı ekonomiler, bu ekonomiler üzerine şekillenen
toplumsal yapı ve yönetsel düzenlemeler, olgunlaşma sürecini
yaşamadan, baskıyla, çeşitli hızlandırıcı mekanizmalarla çökmeye
başladı. Fakat, topluluklar henüz “ulusal egemenliğe” veya
“ulus” örgütlenmesine hazır bulunmuyorlardı. Bu nedenle ulusçuluk,
dengesiz eylemler üretmeye başladı; ya sömürgecilerin işbirliği
olan bir kültürü güçlendirdi ya da şiddete yönelik bir yüz
takındı. Ulusçuluğun eylemleri, bu eylemleri kabullenmeye
hazır olmayan monarşilerde büyük gürültüler koparttı. Bağımsızlık
mücadeleleri ya da “ulusal egemenlik” arzuları toplumsal cinnetlere,
katliamlara dönüştü. Oysa ulusçuluk ve ulus(al)-devlet kurguları,
doğal yollardan olgunlaştığı yerlerde, toplumsal çatışmayı
değil barışı, sömürgeciliğin işbirliğini değil bağımsızlığı
getiriyordu.
Ulus duygusu, dördü içsel, biri dışsal beş ögenin doğal tarihsel süreç
içinde birleşiminden doğar;(2) toplum
da, geleneksel pratiklerin birikimi kültürel veya dinî bağlarla
birbirine bağlanmanın dışında, ortak ulus duygusu etrafından
şekillenir. İçsel ögelerin başında sınırları belli bir yaşama
alanı, yani “yurt” gelir. Bu yurt içinde bulunan toplum, sınırlar
içinde oluşan üretim-tüketim zincirinin bir parçası olmakla,
ülkedeki herkesle ortak çıkar sahibi olur ve kendini bu ortak
çıkarın ortaklarından biri olarak görür. Böylece diğerlerine
bağlanır. Bu bağın güçlenmesi için türdeşliği sağlayacak ortak
(resmi) bir dil gerekir. Bu dil, ortak kültürü ve değerleri
barındırır ve gelecek kuşaklara aktarır. Ancak, değerlerin
ve kültürün birikmişliğe gereksinimi vardır ve toplumun ortak
bir bilinçaltına sahip olmasına katkı sağlayacak şekilde yeniden
hatırlatma ve unutmalarla biçimlenen “tarih” ortaklığı gerekir.
Bu ortak bilinçaltı, gelecekte yazgı birliği yapmaya zemin
hazırlayacak bir toplumsal bilinç durumu oluşturur. Böylece
türdeşlik hisseden topluluk, gelecekte birlikte yaşama arzusu
duyar. Fakat bunların dışında ulus hamuruna bir de dışsal
etken karışmalıdır. O da “öteki”dir. Düşmandır. Tehdittir.
Doğal ya da türetilmiş olsun mutlaka “öteki” gereklidir. Düşman
imgesi, ulusların varoluşuna önemli katkı sağlar. Katkı sağlar
çünkü, yaşama alanındaki türün bugün ve gelecekte varlığının
tehlikeye düşüyor olması, o yaşama alanındaki herkesin içgüdüsel
bir yok olma paniği yaşamasına, yani bir çeşit toplumsal paniğe
yol açar. Bu ortak korku, toplumu hem otorite etrafında merkezileştirir
hem de toplumsal örgüyü pekiştirir.
Ermeniler, endüstri ilişkilerinin tarihî koşulları değiştirmesiyle doğal
bir ulusçuluk sürecine, giderek de bağımsızlık talebine sahip
olmadılar. Bir doğu toplumu olmakla, Osmanlı ülkesindeki herhangi
bir toplum gibi, endüstri ilişkilerini yaşamak için gerekli
olan dönüşümü gerçekleştiremediler. Fakat, sömürgecilerin
Ortadoğu’yu şekillendirme ya da paylaşma tasarılarının bir
parçası olarak Ermenilerin bir kısmında ulusçuluk önemli bir
yaşamsal siyasaya dönüştü.
Ermeniler, yönetsel geleneklerden
uzak kültürü ile kilise etrafında birliklerini sağlayan, ticaret
ve bürokrasi kültürüne sahip bir topluluktu. Kentlerde yaşayan
Ermenilerden esnaf ve ticaretle uğraşanların ellerinde, Osmanlıların
Müslüman halklarında olmayacak kadar sermaye birikimi vardı.(3)
Fakat köylü Ermeniler, neredeyse Müslüman Ermeniler gibi kapalı
köy ekonomisinin kısır döngüsünde yaşıyorlardır. Osmanlı bürokrasisi
içinde yer eden Ermeniler, siyasî güce yakınlığın getirdiği
saygınlığın yanı sıra, ekonomik açıdan da birikimliydi.
Endüstri ilişkilerinin ortaya
çıkardığı artı ürünün pazar gereksinimini Osmanlı ülkesinden
karşılamak isteyen sömürgeciler, kıyılarda deniz ticareti
kültürüne sahip Rum tacirlerle işbirliği yaptı. Fakat Küçükasya’nın
içlerindeki kara ticareti Ermenilerin elindeydi ve önemli
ticarî bağları bulunan Ermeni tacirleriyle işbirliği yapmak
oldukça verimli bir tercihti. Üstelik, Ermenilerin Osmanlının
dininden olmamaları, bu ilişkiyi bir ittifaka dönüştürmeye
başladı. Sömürgeciler Osmanlı ülkesindeki çıkarlarını korumanın,
buradaki işbirlikçilerini korumakla eş anlamlı olduğunun farkına
kolaylıkla vardılar. Varmayanları da Ermeniler uyardı. Sömürgecilerle
kurulan bu ilk ilişki, giderek Ermeni sermaye sınıfını ulusçuluğa
itti. Ulusal egemenlik arzuları Ermeni tacirlerinin kulağına
hoş gelmeye başladı.
Bu ekonomik ilişkilerden kazançlarını yükselten Ermeni tacirlerin çocukları,
Avrupa’da ve özellikle ulusçuluğun bir heyecan olduğu ülkelerde
okumaya gitti. Döndüklerinde sadece eşyalarını değil, öğrendikleri,
kişiliklerini etkileyen ulusçuluk fikri ve kavramlarını da
getirdiler. Bu fikirler mayalanırken, Amerikalı misyonerlerin
aslında dinî olan politikalarıyla, Ermeni ulusçuluğunun gelişmesinden
beklentileri örtüşünce, açtıkları ve sayıları oldukça kabarık
olan okullar, birer Ermeni ulusçuluk merkezlerine dönüştü.
Rusya’nın Osmanlı karşıtı politikaları da Ermenilerin ulus
bilincine katkı sağlamaktaydı.
Ermeni ulusçuluğu güçlü donanımına
karşın, önemli bir engelle karşılaştı. Yaşama alanı diye ilân
edebileceği geleneksel yerleşim yerlerinde, yaşantıları gereği
çoğunluğu oluşturacak bir nüfusa sahip değillerdi. Oysa o
çağda dünya kamuoyu, bağımsızlık için öncelikli olarak “yurt”
ve bu “yurt”ta çoğunluğu istiyordu. Sömürgecilerin yardımı
olmadan bağımsızlığın olamayacağını bilen Ermeni ulusçuları,
bu sorunu çözmenin yollarını aradı. Rus topraklarında kurulması
nedeniyle, bu ülkedeki sosyalist fikirlerden, özellikle de
ihtilalci örgütlenmelerden ve belki de Rusya’nın Osmanlı karşıtı
siyasetinden etkilenen Hınçak komitesi, bağımsızlık için şiddeti
ilke edinmişti. Osmanlı Devleti’ne yönelik ayaklanmalar ile
bağımsızlığın sağlanamayacağı da ortadaydı. Çünkü Osmanlı
karşısında Ermeni örgütlerinin askeri gücü çok zayıftı ve
sömürgeciler bu konuda kamuoyu baskısından korktukları için
çekingen davranmaktaydı. Ermeni ulusçuları da bir başka seçenek
üzerine yoğunlaştı.
Ermeni ulusçularının benimsediği
bu seçenek, biraz da Bulgar ayaklanmasından etkilenmişti.
Bulgarlar da “yurt” olarak ilân ettikleri topraklarda çoğunluk
değildi. Bulgarlar çözümü, bölgedeki Müslüman halkı terör
ve şiddetle göç etmeye zorlamakta bulmuş, zaman zaman da oldukça
başarılı olmuştu. (Müslümanlar arasında “etnik” kimlik
belirginleşmediği için ayrıntı vermek zor.) Ermeni ulusçuları
da benzer bir yol denediler. Buna göre; doğal ulusçu bağımsızlık
mücadelelerinde, bağlı olan devlete, devletin askerî ve simgelerine
yönelik mücadele yerine, “yurt” ilân ettikleri bölgedeki Müslümanlara
yönelik şiddet uygulamayı yeğlediler. Beklentileri; bu eylemlerinin
sonucunda ya Müslümanlar bölgeyi terk edecek; böylece Ermeniler
çoğunluğa geçip ulus olma hakkını elde edecek ya da Müslümanlar
karşı şiddet uygulayacaklar, böylece uluslar arası kamu oyunun
ilgisini çekecek ve sömürgecilerden koruma isteyecekler. Sömürgeciler
“yurt” ilân ettikleri bu bölgede, Ermenileri korumaya alacak
ve bu sınırlar giderek bağımsız ulus-devletleri için yurt
olacaktır. Yurt olduktan sonra, ortak dil, ortak bilinçaltı
ve ortak yazgı sorunu çözülecek,ulusal egemenlik gerçekleşecektir.
Ermeni ulusçuları, özellikle
Berlin Antlaşması’ndan sonra (1878), kurguladıkları ayaklanmaları
gerçekleştirdiler. Bölgedeki halka yönelik terör ve şiddet
eylemlerini artırdılar. Müslüman halk, bölgeyi terk etmek
yerine karşı şiddette bulundu. Tam bir toplumsal cinnet yaşanmaya
başlandı. Bunu bekleyen Ermeni ulusçuları dünya kamuoyundan
yardım talep etti. Sömürgeciler, Osmanlılara baskı yapmaya
başladı.
I.Dünya Savaşı, Ermeni ulusçuların
tasarladıkları bağımsız Ermeni devleti için koşulları olgunlaştırdı.
Osmanlılar Almanların yanında savaşa girmeye hazırlanıyor,
Rus Çarlığı ise Ermenilere, bu savaşta Osmanlının dağılacağı
ve kendilerine yardım etmeleri karşısında, bağımsız Ermeni
Devleti’nin kurulmasını sağlayacağını teklif ediyordu. Ermeni
ulusçuları teklifi kabul ettiler. Teklifin gerektirdiği örgütlenmeleri
yapıp birçok yerde, örneğin Kafkas Cephesinin arkasında ve
özellikle Van’da Çarlık ordusunun yengisini sağlamak için
Osmanlıya karşı mücadeleye giriştiler. Ermeni ulusçularının
bu tutumu karşısında Osmanlı Devleti, meşru savunma hakkını
kullanarak, Ermeni örgüt liderlerini tutukladı ve kendine
karşı mücadele eden bazı Ermenileri, yine kendi toprağı olan
güvenli bölgelere zorunlu göçe tâbi tuttu.
I.Dünya Savaşı’ndan Osmanlıların yenik ayrılması Ermeni ulusçuları için
yeni bir olanak yarattı. Sevr Antlaşması ile şekillenen bu
olanak da Lozan Antlaşması ile geçersiz oldu. Böylece Ermeni
ulusçuları, İngiltere’nin, Sovyetlerin petrol bölgelerine
inmesini engellemek için kurdurttuğu Kafkas Ermenistan’ı ile
yetinmek zorunda kaldı.
Ulus olmanın öncelikli koşulu
olan “yurt” gereksiniminin karşılanamaması, Ermeni toplumunda
“ulus” bilinci için bir başka dinamiğin öne çıkmasına neden
oldu: ortak düşman! Dışsal bir etken olan “öteki” tarihî süreç
içinde şekillenmiş ve “Ermeni” kimliğini tehdit ettiği varsayılan
“zorunlu göç” bu gereksinim için yüceltilmiştir. Ulus bilinci
için aranılan temel dinamik böylece ortak çıkardan ortak düşmana
dönüşmüştür. Zorunlu Göç, Ermeni ulusçuları tarafından, Ermeni
toplumunun yok olmasına yönelik bir eylem olarak ilân edilmiş
ve Ermeni kimliğine sahip, fakat yeryüzünün çeşitli yerlerinde
dağınık biçimde yaşayan Ermenilerin türdeşliğinin birleşme
merkezi hâline getirilmiştir. Böylece Ermeni ulusçuları, yeryüzünün
neresinde olunursa olunsun, Ermeni kimliğinin yaşamasını da
sağlamış oldular. Bugünkü uluslar arası gücün altında da “zorunlu
göçün” bir tabuya dönüştürülmesi ve Ermeni toplumunun kolektif
bilinçaltında sürekliliğini sağlayacak şekilde kullanılması
vardır.
Ermeni sorunu diye bilinen sorun,
özünde bir uluslaşma sorunudur; fakat doğal süreçlerle şekillenmemiş
Ermeni ulusçuluğu (olgunlaşmamış bir meyvenin dalından düşmesindeki
zorluk gibi) ulus olmanın gerektiği koşulları bulamaması nedeniyle,
başlattığı bağımsızlık mücadelesi, daha çok sömürgecilerin
siyasalarının bir parçası olmuştur. Ermeni ulusçu hareketi,
daha çok, sömürgecilerin işine yaramıştır. Acısı ise Ermeni
ve Müslüman halkın üzerine kalmıştır.
Türk atasözünde olduğu gibi; “Yiyen içen kurtulmuş, kap yıkayan tutulmuştur.”
ve şimdi olanların sorumluluğu, Türk ulusunun üzerine yüklenmek
istenmektedir. Oysa Türk ulusu, yaşanan toplumsal cinnetin
sorumlusu olacak bir rol üstlenmemiştir. Ne var ki toplumsal
bilincimiz, Ermeni meselesi konusunda aydın ve duru değildir.
Eğitimde, bilimsel verilerle toplumumuzu aydınlatmamız gerekir.
Belki de öncelikle, bugünkü Ermeni ulusçularına, ve elbet
dünya kamuoyuna, tarihi tahrif etmenin yarar getirmeyeceğini
sakin bir şekilde anlatmanın yolunu bulmamız gereklidir.
1. Yaşama alanı – ulus kurgusu için
bakınız, Şener Aksu, Tarih ve Devrim, Kocaeli Üniversitesi
Yayınları, 3.Baskı, 2003
2. Ulusçuluğun oluşum süreci için bakınız;
Ozan Erözden, Ulus-Devlet, Dost Yayınları, 1997, M.Naci
Bostancı, Bir Kolektif Bilinç Olarak Milliyetçilik, Doğan
Kitap Yayınları,1999 ve Jurgen Habermas, Küreselleşme
ve Milli Devletlerin Akıbeti, Bakış Yayınları,1998 ve
diğerleri…
3. Ermeni nüfusunun toplumsal yapısı
ve sömürgecilerle olan ilişkileri birçok yapıtın konusu
olmuştur. Örneğin; Komisyon, Ermeni Sorunu Rehberi, Kocaeli
Üniversitesi yayınları, 2002…