Şenol KANTARCI
Dr.; ASAM, Ermeni Araştırmaları Enstitüsü, Ankara
Giriş
Daha önce Roma ve Bizans topraklarında ve onların hâkimiyeti altında yaşayan
Ermeniler, Türklerin Anadolu’da hegemon güç olmasıyla birlikte,
Selçuklu ve Osmanlı toprakları üzerinde ve onların hâkimiyeti
altında varlıklarını devam ettirmişlerdir. Hatta Müslüman
Türklerin Anadolu’yu fethinde Türklere yardımcı olmuşlardır.
Bu dönemde Türklerle Ermeniler iç içe, yan yana ve birlikte,
dostça yaşamışlardır. Ermeniler, Türk kültüründen etkilenmişler
ve kendi istekleriyle Türkçe konuşmaya başlamışlardır.
Bizans hâkimiyeti altında Ermeniler
büyük zorluklar çekmişlerdir. Gerçekte Bizanslılar, Gregoryen
olan Ermenilere karşı mezhepleri yüzünden antipati beslemekteydiler.
Ancak düşmanlıklarının kaynağında Ermenilerin kendilerine
karşı olan ihanetleri vardı. Bu yüzden Bizanslılar, uzunca
bir süre Ermenilere kin ve nefretle bakmışlar ve onlar aleyhinde
olmuşlardır. Bu durum Ermenilerin Selçuklu hâkimiyetine girmelerine
kadar sürmüştür. Burada şu iddia edilebilir ki, eğer Ermeniler
Selçuklu hâkimiyetine girmemiş olsalardı dinlerini ve kültürlerini
koruyamamış, doğal olarak da bugünlere gelememiş olacaklardı.
Zira (IV. yüzyılda) Bizans döneminde Ermenilerin ana dili
yasak edilmiş, ruhanî reislerinin millet üzerindeki hakları
tanınmamış özellikle de 452 Chalcedoine (Kadıköy) meclisi
toplantısından sonra Bizanslılar, Ermenilerin inançlarındaki
aykırılıkları sökmek, kilisenin etkilerini, milliyet hislerini
ortadan kaldırmak için onları sürgün etmiş ve Bizans’ın daimi
politikası olarak Ermenileri daima bulundukları bölgenin dışına
çıkarmışlardır.
Türk-İslam felsefesinin Gayrimüslimlere yaklaşımı hoşgörü çerçevesinde
gerçekleşmiştir. Türkler, fethettikleri bölgelerdeki Gayrimüslim
halk ile onların hak ve hukukunu güvence altına alan zimmet
adı verilen bir anlaşma yapmış ve bu halka da zımmî adını
vermiştir.
Osmanlı Devleti’nin kuruluşu, gelişmesi ve özellikle İstanbul’un fethi
sonucu Bizans’ın yıkılmasıyla Ermeniler için tarihlerinin
hiçbir döneminde yaşamadıkları yeni bir çağ açılmış, üzerlerindeki
dinî, siyasî, toplumsal, ekonomik ve kültürel her türlü baskı
kalkmış, böylece barış, güven, huzur ve refah dönemi başlamıştır.
Osmanlı Devleti Türk kökenli, İslamî yapıya sahip ve çok uluslu bir devletti.
Bu çok uluslu yapı içerisinde Türkler kadar, diğer uluslara
da yer vardı. Nitekim, ilk Osmanlı padişahı Osman Bey, Ermenilerin
Bizans’ın zulmünden korunmaları için Anadolu’da ayrı bir toplum
olarak örgütlenmelerine izin vermiş ve Batı Anadolu’daki ilk
Ermeni dinî merkezi Kütahya’da kurulmuştur. Bursa’nın alınarak
başkent yapılması üzerine bu dinî merkez Kütahya’dan Bursa’ya
taşınmış, daha sonra Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethiyle
Bursa’daki Ermeni dinî lideri Hovakim 1461’de İstanbul’a getirilmiş,
Fatih’in fermanı ile de İstanbul’da bir Ermeni Patrikhanesi
kurulmuştur. Bu gelişmeden hemen sonra İran, Kafkasya, Balkanlar,
Kırım, Doğu ve Orta Anadolu’dan İstanbul’a Ermeni göçleri
başlamıştır. Böylece Osmanlı İmparatorluğu, Ermeniler için
bir çekim merkezi hâline gelmiştir.
Osmanlı yönetiminin Ermenilere karşı bu tutumu, Ermeni toplumu ve kilisesinin
yaşamasına ve gelişmesine önemli katkıda bulunmuştur. Hatta
denilebilir ki, Osmanlı Devleti’nin ve -kilisesi de dahil
olmak üzere- Ermeni toplumunun gelişmesi paralel bir şekilde
olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu Gregoryen Ermenileri “millet”
adı altında örgütlemiş ve onları kendi dinî liderlerinin yönetimine
bırakmıştır. Fatih Sultan Mehmet, Ermeni Patrikhanesini kuran
fermanında, Patriğin, imparatorlukta yaşayan bütün Ermenilerin
hem ruhanî hem de cismanî lideri olduğunu hükme bağlamıştır.
Ermenilere, din, kültür, eğitim ve hayır işlerini yürütebilmeleri için
gerekli malî olanaklara kavuşabilmeleri bakımından vakıf kurma
imkanı da tanınmış, hatta kendi malî güçlerinin yetmemesi
hâlinde Osmanlı yönetimi yardımda bulunmuş, Patrikhanenin
eksiklerini tamamlamış, Ermeni kurumlarına malî destek sağlamıştır.
Ermeni toplumu kendisine tanınan hak ve ayrıcalıkları başarıyla kullanarak
hızla gelişmiş ve refaha kavuşmuş, ayrıca Türk-Osmanlı kültür,
yaşam tarzı ve yönetim biçimini de benimseyerek kısa süre
içerisinde Osmanlı yönetiminin güvenini kazanmıştır. Bu güven
sayesinde iş hayatında olduğu gibi, kamu hizmetlerinde de
önemli yerlere gelmişlerdir.
Osmanlı tarihi, Ermenilerden 29 paşa, 22 bakan, 33 milletvekili, 7 büyükelçi,
11 başkonsolos ve konsolos, 11 üniversite öğretim üyesi, ve
41 yüksek rütbeli memur kaydetmektedir. Ermenilerin yapmış
olduğu bakanlıklar arasında Dışişleri, Maliye, Ticaret ve
Posta Bakanlıkları gibi son derece önemli ve kilit mevkiler
olmuştur. Böylece, Ermeniler, Türkler başta olmak üzere, İmparatorluğun
bütün unsurlarıyla XIX. yüzyıl sonlarına kadar barış ve güven
içerisinde yaşamışlar, Osmanlı yönetimiyle ilgili herhangi
bir sorunla karşılaşmamışlardır.
XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Ermeni sorunundan bahsedilmeye
başlanır. Ermeni sorununa başlangıç arayanlar bunu, 1856 Islahat
Fermanı ya da 1877 – 1878 Osmanlı-Rus Savaşı ve bunu izleyen
Ayastefanos Antlaşması ve Berlin Konferansı’na taşırlar. Aslında
bu yaklaşımlar yanlış değildir. Ancak, meselenin 1856’ya veya
1877 – 1878’e taşınmasının alt yapısını incelemeden, buna
neden olan faktörleri açıklamadan doğrudan Islahat Fermanına
veya Berlin Konferansına bağlamak meseleyi oldukça kısır bırakır.
Ermeni sorununun ortaya çıkışında dünya siyasasındaki gelişmelerin önemli
etkisi ve katkısı olmuştur. Bunlardan birisi, Sanayi Devrimi’nin
çok tabî paraleli olan sömürgeciliktir. Bir diğer olay
hemen bütün dünyayı etkisi altına alan Fransız İhtilâli
ve paralelinde gelişen milliyetçilik olgusudur. Ermeniler,
Osmanlı İmparatorluğu içindeki azınlıkların birer birer isyan
ettiklerini, bunların muhtariyet ve/veya bağımsızlıklarını
elde ettiklerini görmüşlerdir. Bu olaylar neticesinde kendilerinin
de böyle bir harekete girişebilecekleri düşüncesi ortaya çıkmıştır.
Etkenlerden biri de dinî ideoloji bağlamında çıkmıştır. Osmanlı toplumu
içerisinde ilk başta sadece mezhep olarak Gregoryen Ermenileri
mevcut iken Fransa’nın çalışmaları sonucu Katolik bir Ermeni
topluluğu ve akâbinde Ermeni Katolik Kilisesi, İngiliz ve
Amerikalı misyonerlerin çalışmaları ve İngiliz Hükûmetinin
baskısı ile Ermeni Protestan Kilisesi ortaya çıkmıştır.
Türkiye’de Ermeni meselesi üzerine yazılmış kaynak niteliğindeki kitaplar
incelendiğinde hemen hepsi sorunun ortaya çıkışındaki baş
aktörü Rusya olarak gösterir. Ancak Rusya, Ermeni ayaklanmalarındaki
etkilerden sadece biridir. Rusya’nın yanı sıra Ermeniler arasında
Katoliklik propagandası yapan Fransa’nın; Ermeniler üzerinde
Protestanlığı çıkarları için yerleştirmeye çalışan İngiltere’nin;
ABD ve Almanya gibi devletlerin doğrudan veya dolaylı olarak
mesele üzerinde göz ardı edilmeyecek kadar önemli etkileri
olmuştur. Bu devletler 1840 tarihinden sonra çıkan olaylardan
faydalanarak mezheplerinden olanları himaye etmek amacıyla
Osmanlı İmparatorluğundaki nüfuzlarını kuvvetlendirmeye başlamışlardır.
SORUNUN
ORTAYA ÇIKIŞI
Rusya ve ABD’ye karşılık Avrupalıların Ermenilerle ilgilenmeleri genelden
özele doğru bir seyir gösterir. Buna bağlı olarak gelişen
Ermeni meselesi de bu toplumun değil, Osmanlı topraklarında
menfaatleri çatışan iki büyük devletin, İngiltere ve Rusya’nın
davası olarak politik bir hüviyetle ortaya çıkarılmıştır.
Ayastefanos Antlaşması ile Kafkasya’ya hâkim olan Rusya, Doğu Anadolu ve
Balkanlarda da etkili olmuştur. Bu durum geleneksel İngiliz
politikasına ters düşmüştür. Çünkü Rus nüfûzunun bu şekilde
yayılması sadece İngiltere’nin Hindistan’la olan bağlantısını
tehditle kalmayacak, aynı zamanda Ortadoğu’daki gücünü de
zayıflatabilecekti. Bu bakımdan İngiltere, hemen konuyla ilgilenmeye
başlamıştır.
İngiltere, Rusya’nın sıcak denizlere
inmesine engel olmak için uzun süreden beri bu devlete karşı
Osmanlı Devleti’ni desteklemiştir. İngiltere, bu desteğini
sürdürürken de Osmanlı memleketlerinde Protestan misyonerlerin
faaliyetlerini yönlendirmiştir. Ermeni milliyetçiliğinin uyanmasında
bu faaliyetlerin rolü büyük olmuştur. Rusya’nın, Doğu Anadolu’da
Kars, Ardahan gibi çok önemli stratejik noktaları ele geçirmesi,
İngiltere’nin doğu ticareti bakımından hayati önem taşıyan
yolların güvenliğini tehlikeye düşürmekteydi. Dahası, İngiltere,
Rusya’nın Balkanlarda gerçekleştirdiği bölünmeyi, 16. madde
ile Anadolu’da yapmasından da çekinmekteydi. Ermeniler aslında
16. maddeyle önemli bir yol kat etmişlerdi. Bu maddeyle “Ermenistan”
denilen bir memleketin varlığı ve idaresinin ıslahâta muhtaç
olduğu, Ermeni Milleti’nin Kürtler ve Çerkezler tarafından
tehdit edildiği gibi hususlar, Bâbıâlî’ye resmen kabul ettirilmiş
oluyordu. Rusya’ya karşı buralarda yapılması taahhüt edilen
ıslahatlara hemen başlanacak ve bu ıslahatlar tamamlanıncaya
kadar Rus işgali devam edecekti. Diğer bir ifadeyle Rusların
Doğu Anadolu’yu boşaltmaları ıslahatların uygulanışına bağlı
kalıyordu. Elbette ki, Ruslar bu işgali sürdürebilmek için,
ıslahatların tamamlanmadığını ileri süreceklerdi. Zaten 16.
maddeyi takip eden maddeler, Rusların amacını ortaya koyuyordu.
Antlaşma’nın 19. maddesine göre Ruslar, savaş tazminatının
bir kısmına karşılık olmak üzere, Kars, Ardahan, Batum şehirleriyle
Bayezid ve Eleşkirt vadisine yerleşecekti. Böylece, bir taraftan
bütün Ortadoğu’ya hâkim, önemli bir köprü başını ele geçirirken
diğer yandan da Ermeniler üzerinde nüfuzunu kuvvetlendirmiş
oluyordu. Ancak, İngiltere’nin bunu kabullenmesi imkansızdı.
Nitekim Ayastefanos Antlaşması şartlarını üç gün sonra öğrenebilen
İngiliz Elçisi Layard, ortaya çıkan bu durumu hükûmetine bildirirken,
Rusların Doğu Anadolu’da önemli stratejik noktaları ele geçirdiklerini,
İngiliz ticareti için hayati önemde olan bu ticaret yollarının,
Dicle ve Fırat vadisine inmeye çalışan Rusya gibi rakip bir
devletin kontrolü ve dolayısıyla tehdidi altına girmiş olduğunu,
Ermenilerle ilgili 16. maddenin Balkanlardaki bölünmeyi Anadolu’da
da gerçekleştirmek için atılmış ilk adım saymak gerektiğini
yazıyordu. AyastefanosAntlaşmasındaki Ermenilerle ilgili maddelerİngiliz
kamu oyunda tepkilere yol açmış ve millî hislerini tahrik
etmiştir. Savaş esnasında Osmanlı İmparatorluğu’nu Rusya
karşısında kaderiyle baş başa bırakan İngiliz Hükûmeti, kendi
menfaati söz konusu olunca derhal harekete geçmiştir. Daha
Ayastefanos görüşmeleri sırasında donanmasını İstanbul önlerine
kadar getirmiş olan İngiltere, yapılan son antlaşmanın 1856
Paris muahedesi hükümlerini ihlâl anlamı taşıdığını ileri
sürerek, acilen yeni bir konferansın toplanması gerektiğini
ve antlaşma şartlarının burada yeniden gözden geçirilmesinin
zorunlu olduğunu teklif etmiştir.
Durum böyle olunca İngiltere, Balkanlarda ve Akdeniz’deki dengenin bozulduğunu
ileri sürerek Ayastefanos Antlaşması yerine öteki Avrupa devletlerinin
de katılmasıyla yeni bir antlaşma yapması isteğini Rusya’ya
kabul ettirmiştir. Böylece yeni antlaşmanın Berlin’de yapılması
kararlaştırılmıştır.
Osmanlı Devleti, Berlin’de İngiltere’nin kendisine destekte ve yardımda
bulunacağını umuyordu. İngiltere Bâbıâlî’nin içinde bulunduğu
kötü şartları çok iyi değerlendirmişti. Bunun için Berlin’deki
konferansta tehdit yoluna başvurarak, Bâbıâlî’den Kıbrıs’ı
geçici de olsa almayı başarmıştır. Nitekim 4 Haziran 1878’de
imzalanan ve 15 Temmuz 1878’de de II. Abdülhamit tarafından
tasdik edilen antlaşmaya göre Osmanlı Devleti, Doğu Anadolu’daki
Ermeniler için İngiltere ile birlikte kararlaştıracağı bir
ıslahat yapacaktı. İngiltere’de Doğu Anadolu’da bulunan Rus
tehdidini önlemek için bu tehlike kalkıncaya kadar Kıbrıs
adasına yerleşecekti. Böylece İngiltere, Hindistan’a en kısa
yolun güvenliğini sağlamış olmaktaydı.
Görüldüğü gibi Ermeni ıslahatı konusunda İngiltere, Ermenileri değil kendi
menfaatlerini korumak için harekete geçmiş ve Kıbrıs Antlaşması’nı
imzalayarak Kıbrıs’a yerleşmiştir. Gerçekten de Doğu Anadolu
Bölgesi ve Trabzon – Erzurum – Doğu Bayezid güzergahı -Karadeniz’i
İran’a ulaştıran ticaret yolu- İngiltere için büyük ehemmiyet
taşımaktaydı. 1840’lardan itibaren Manchester’e yerleşmiş
olan Ermeni tüccarlar, Britanya adalarında imâl edilen pamuklu
kumaşları yukarıda belirtilen yol üzerinden İran ve Türkistan’a
pazarlıyorlardı. 1870’li yıllardan itibaren İngiltere’de artmaya
başlayan pamuklu mâmul stokları İngiltere için büyük bir iktisadi
kriz yaratma eğilimi göstermekteydi. Bu stoklar erimez ve
yeni imalât için de pazar bulunmazsa birçok fabrikanın kapanması,
iflasların birbirini takip etmesi ve İngiltere’de büyük bir
işsiz kitlenin ortaya çıkarak devletin başına bela olması
kaçınılmazdı. Karadeniz, – İran güzergahı stokların nakliyesi
için- tek yoldu. İngilizler, sevkıyatı hızlandırmak gayesi
ile Doğu Anadolu’da Ermeni tüccarlarına sermaye ve kredi yardımında
bulunmuşlar, bunun çok faydasını görmüşlerdi. İşte bu yüzden
İngiltere Ayastefanos Antlaşması’nın, söz konusu yolu Rusların
kontrolüne sokan 19. ve 20. maddelerine itiraz etmiş ve Berlin
Konferansı’ndaki 61. maddeyle bu yerlerin tekrar Osmanlı Devleti’ne
geçmesini sağlamıştır.
Ayrıca yine Ayastefanos Antlaşması’nın Ermenileri ilgilendiren 16. maddesi
az da olsa değiştirilerek Berlin Konferansı’nda 61. madde
olarak yer almıştır. Değiştirilen bu maddeyle Osmanlı Devleti,
Doğu Anadolu’da ıslahat yapacak, asayişi sağlayacak ve bu
konularda aldığı tedbirlerin icrasına ara sıra ilgili devletler
de nezaret edecekti.
Ermeniler, Berlin Konferansı ile siyasî açıdan büyük yararlar elde etmiş
ve ileride belirleyecekleri stratejilerinde dikkate alacakları
bazı dersler almışlardır. Her şeyden önce, 61. madde ile “Ermeni
Meselesi” milletlerarası siyasî sistemin gündemine giriyordu.
İkinci önemli nokta ise bu dönemde Ermeniler emellerine İngiltere’nin
desteği olmaksızın ulaşamayacaklarını anlamış oldular.
Aslında, İngiltere’nin Ermeni Meselesi’ni benimsemesinde önemli maddî çıkarları
bulunuyordu. Burada İngiltere inisiyatifi eline alarak, Doğu
Anadolu’nun Rusya tarafından “Balkanlaştırılmasına” ve bu
anatominin Ortadoğu’daki nüfusuna sekte vurmasına engel olabilirdi.
Başka bir deyişle Londra, Bâbıâlî’nin tek başına Rus tasavvurlarına
karşı duramayacağını, fakat kendi himayesindeki bir Ermeni
devletçiğinin, Petersburg’un saldırganlığına karşı daha sağlam
bir set oluşturabileceğini düşünmeye başlamıştı. Ancak, Londra’ya
göre, Rusya’nın Ermeni Meselesi’nden tamamıyla soyutlanması
da doğru değildi. Yakın Doğu’da kayaya çarptığını fark eden
Rus sömürgeciliği, gözlerini Uzak Doğu’da yayılma imkanları
aramaya çevirirse, o zaman İngiltere’nin Çin üzerindeki nüfuz
tekeli tehlikeye düşebilirdi. İşte bu yüzden Ermeni ıslahatı
bahanesiyle Rusya’yı Osmanlı ülkesiyle meşgul etmek ve dikkatini
Doğu Anadolu’da tutmak, İngiltere’nin söz konusu dönemdeki
(1890’lı yıllar) siyaseti olmuştu. Nasıl olsa ıslahat konusunun
tartışılacağı uluslar arası platformlarda diplomasi uzmanı
bir İngiltere için Rusya’yı dizginlemek çok zor olmayacaktı.
Yeter ki, Bâbıâlî yalnız başına Rusya ile karşı karşıya bırakılmasın.
Ancak, Rusya, İngiltere’nin bu tuzağını fark etmekte gecikmedi. Petersburg’un
amacı başarılı bir savaşın meyvelerini toplayarak, Doğu Anadolu’nun
ilhâkını bir oldu bittiye getirmekti. Yetkili bir ağızdan
Rusya, “Ermenisiz bir Ermenistan” istiyordu. Fakat, Berlin
bunun gerçekleşemeyeceğini de hatırlatmıştı. Aynı zamanda
“Ermeni Islahatı” Rusya için tehlikeli gelişmeleri
de beraberinde getirebilirdi. Şöyle ki, Ermenilere verilecek
bir muhtariyet, Rusya’nın kendi uyruğundaki Ermenilere de
benzeri emeller beslemeleri için ilham verebilirdi. Hatta
Kafkas Ermenileri Anadolu Ermenileriyle işbirliği imkanı arayabilirlerdi.
Ayrıca Rusya, Balkanlarda büyük ümitlerle yarattığı Bulgaristan
meydana çıkınca, İngiliz oyunuyla, nasıl ilk kez kendisine
cephe aldığını ve kendisinin yayılmasını frenleyecek bir tampon
oluşturduğunu biliyordu. Rusya geri adım attığında “Ermeni
Meselesi” İngiltere’nin kucağına düşecekti.
Dönemin Padişahı II. Abdülhamit, ıslahat konusunda söz vermiş, ancak bu
tasarıları uygulamakta direnmişti. Ne var ki, 1894 yılında
İngiltere’nin Van Konsolosunun yerinde incelemeler yapmak
maksadıyla, Ermenilerin yoğun olarak bulunduğu yörelerde yaptığı
geziyi fırsat bilen Ermeni komitecilerinin Bitlis’te çıkardıkları
ayaklanmayla, ıslahat görüşmeleri, Londra’nın teşebbüsüyle,
yine uluslar arası siyasî platformlara girmiştir. Bu sıralarda
Avrupa’nın muhtelif şehirlerinde Ermeniler lehine gösteriler
yapılmıştır. Bu dönemde, Ermenilerin yabancı ülkelerdeki yayın
gücü, hiçbir azınlık grubunun sahip olamadığı bir düzeydeydi.
İngiliz gazetelerinin Türkiye muhabirleri, gazetelerine asılsız
Ermeni davasını öven yazılarını göndermek için hiçbir fırsatı
kaçırmıyorlar; yazılarında, meydana gelmiş küçük bir olayı
kasten büyütüyorlardı. Çok geçmeden İngiltere, Bâbıâlî’yi
Berlin Antlaşması’nın yükümlülüklerini yerine getirmeye davet
etmiştir. Bununla da yetinmeyerek, hazırlamış oldukları ıslahat
tekliflerini önce Avrupa ahengine tasvip, daha sonra
da Bâbıâlî’ye dikte ettirmeye çalışmışlardır. Padişah, ıslahatları
uygulama hususunda ayak diretince, İngiltere, Osmanlıya müeyyide
uygulanacağı yolunda tehditlere başlamıştır. İngiltere’nin
buradaki niyeti, Doğu Anadolu’da şeklen bir Avrupa ahengi
oluşturmak gibi görünse de, gerçekte fiilen kendi himayesinde
bir Ermeni topluluğu ortaya çıkarmaktı. Ancak İngiltere’nin
bu isteği büyük güçlerce destek görmedi. Yalnız başına kalan
İngiltere, son çare olarak donanmasını Çanakkale Boğazı’na
kadar getirdiği hâalde gerek Büyük Güçler arasındaki görüş
ayrılığı gerekse II. Abdülhamit’in kararlı tutumu karşısında
geri çekilmek zorunda kalmıştı (1895).
1895 yılında ilk raundu kaybeden İngiltere, bundan sonraki politikalarında
daha temkinli hareket edecektir. 1895 sonrasında giderek güçlenen
Almanya korkusu Rusya ile İngiltere’yi birbirlerine yaklaştıran
en önemli etken olmuştur. Zaten uzun süredir İngiltere, Osmanlı
İmparatorluğu’nun taksimine hazırdı. Hatta bu düşüncesini
birçok defa çeşitli vesilelerle Rusya’ya iletmişti. Uzakdoğu’daki
ihtilaflarını ise uzlaşmacı yollardan çözümlemeyi tercih eden
bu iki devlet, söz konusu yakınlaşmalarını 1907’de bir antlaşma
ile noktalamıştır. Artık bundan böyle Ermeni ıslahatları konusunda
Osmanlı Devleti’ne yapılan müdahalelerde iki devlet birlikte
hareket etmiştir.
Rusya ile İngiltere arasındaki bu rekâbet, Ermeni konusunu devletler arası
bir hüviyete sokmuştur. İşte bu durumdan cesaret alan Ermeniler
de harekete geçerek yurt içinde ve dışında ihtilâlci Ermeni
partileri ve dernekleri kurmaya başlamışlardır.
1915 ÖNCESİ
ERMENİ İSYANLARI
Ermeniler, Türk toprakları içerisinde bir Ermenistan Devleti kurmak amacıyla
oluşturdukları terör örgütleri vasıtasıyla birçok isyan çıkartmışlardır.
Bu isyanlar ve terör olaylarının önemli olanları şunlardır:
Anavatan Müdafileri Olayı (8 Aralık 1882), Armenakan Çeteleriyle Çatışma
(Mayıs 1889), Musa Bey Olayı (Ağustos 1889), Erzurum İsyanı
(20 Haziran 1890), Kumkapı Nümayişi (15 Temmuz 1890), Merzifon,
Kayseri, Yozgat Olayları (1892 – 1893), Birinci Sasun İsyanı
(Ağustos 1894), Zeytun (Süleymanlı) İsyanı (1 – 6 Eylül 1895),
Divriği (Sivas) İsyanı (29 Eylül 1895), Babıâli Olayı (30
Eylül 1895), Trabzon İsyanı (2 Ekim 1895), Eğin (Mamuratü’l
– Aziz) İsyanı (6 Ekim 1895), Develi (Kayseri) İsyanı (7 Ekim
1895), Akhisar (İzmit) İsyanı (9 Ekim 1895), Erzincan (Erzurum)
İsyanı (21 Ekim 1895), Gümüşhane (Trabzon) İsyanı (25 Ekim
1895), Bitlis İsyanı (25 Ekim 1895), Bayburt (Erzurum) İsyanı
(26 Ekim 1895), Maraş (Halep) İsyanı (27 Ekim 1895), Urfa
(Halep) İsyanı (29 Ekim 1895), Erzurum İsyanı (30 Ekim 1895),
Diyarbakır İsyanı ( 2 Kasım 1895), Siverek (Diyarbakır) İsyanı
(2 Kasım 1895), Malatya (Mamuratü’l- Aziz) İsyanı (4 Kasım
1895), Harput (Mamuratü’l- Aziz) İsyanı (7 Kasım 1895), Arapkir
(Mamuratü’l- Aziz) İsyanı (9 Kasım 1895), Sivas İsyanı (15
Kasım 1895), Merzifon (Sivas) İsyanı (15 Kasım 1895), Ayıntab
(Halep) İsyanı (16 Kasım 1895), Maraş (Halep) İsyanı (18 Kasım
1895), Muş (Bitlis) İsyanı (22 Kasım 1895), Kayseri (Ankara)
İsyanı (3 Aralık 1895), Yozgat (Ankara) İsyanı (3 Aralık 1895),
Zeytun İsyanı (1895 – 1896), Birinci Van İsyanı (2 Haziran
1896), Osmanlı Bankası Baskını (14 Temmuz 1896), İkinci Sasun
İsyanı (Temmuz 1897), Sultan Abdülhamid’e Suikast (Yıldız
Suikastı) (21 Temmuz 1905), Adana İsyanı (14 Nisan 1909).
Görüldüğü gibi sadece 1897 yılına kadar birçok Ermeni isyan ve tedhiş olayı
tespit edilmiştir. Tarihlerinden de anlaşıldığı üzere bütün
isyanlar, Ermeni komitelerinin faaliyete geçmesinden sonra
süratle artmıştır. Daha sonra kurulacak olan Ermenistan Cumhuriyeti
Başbakanı Hovahannes Katchaznuni’nin de “...komiteler,
çetelerin teşekkülünü sağlamıştır ve Türkiye’ye karşı giriştikleri
harekâta aktif bir şekilde katılmışlardır... Gerçeği muhakeme
gücünü yitirmiş ve hayallerimize kendimizi kaptırmıştık...”
şeklinde itiraf ettiği gibi, bu komiteler, iyilikle veya zor
kullanarak Ermenileri isyana sürüklemiştir.
Yukarıda verilen Ermeni isyan ve tedhiş hareketleri Ermeni komitelerince
“Ermenilerin Türklerce katledilmesi” olarak tanıtılmış ve
batı ülkelerine, Hristiyan kamuoyuna bu şekilde yansıtılarak
büyük gürültü kopartılmıştır. Bu amaçla hemen hiçbir yanlış
bilgilendirmeden kaçınılmadan, olaylar tahrif edilerek, dünya
kamuoyuna sunulmuştur. Anadolu’nun birçok yerinde çalışmalar
yapan Hristiyan misyonerler, İstanbul’daki büyükelçilikler
ve Anadolu’daki konsolosluklar bu propagandanın batı kamuoyuna
iletilmesinde ve benimsetilmesinde büyük rol oynamışlardır.
Bütün bunlara batı basınının aynı paraleldeki yayınları da
eklenince, Hristiyan kamuoyu, Ermenilerin gerçeklerle ilgisi
olmayan mesajlarını benimsemeye başlamıştır. Aslında, kendi
devletlerinin politikaları da bu mesajların benimsenmesini
gerektirmekteydi. Üstelik batıya göre bu olay “Hristiyanlarla
Müslümanlar arasında cereyan eden bir çatışmaydı ve vahşi
Müslümanlar, masum Hristiyanları katletmekteydi”. O hâlde
yapılacak tek bir iş vardı, o da Müslümanlara karşı Hristiyan
Ermenileri desteklemek ve himaye etmekti. Bu dönemde gerçekten
de böyle yapılmıştır.
Ancak, meselenin aslının hiç de böyle olmadığı ve Ermeni komitelerinin
bu propagandasının altında, büyük devletleri Osmanlılara karşı
silâhlı müdahaleye zorlamak amacının yattığı belgelerle sabittir.
Ermeni isyanlarının nedeni ne sefalet ne ıslahat ne de baskıya tâbi tutuldukları
iddiasıdır. İsyanların nedeni, batılılar ile Rusya’nın, Ermeni
komiteleri ve kilisesi ile işbirliği hâlinde Osmanlı İmparatorluğu’nu
parçalamak istemeleridir. Osmanlı Devleti ise bu isyanlar
karşısında, her devletin yapacağını yapmış ve isyan eden asilerin
üzerine kuvvet göndermiştir. Ancak, yukarıda da izah edildiği
gibi, her isyanın bastırılması yeni bir “katliam” olarak sunulmuştur.
Ermenilerin gerçekleştirdiği tedhiş hareketleri nedeniyle yakalanan komiteciler,
yine büyük devletlerin yardımıyla serbest bırakılmıştır. Zeytun
isyanının, Osmanlı Bankası işgalinin Padişah II. Abdülhamit’e
yapılan suikast girişiminin elebaşları dönemin büyük devletlerinin
müdahaleleri sonucunda Osmanlı toprakları dışına çıkmışlar
/ çıkartılmışlardır. Bu komiteciler daha sonra yeni cinayetler
işlemek üzere Osmanlı topraklarına geri dönmüşlerdir.
BÜYÜK
SAVAŞ SIRASINDA ERMENİLER
Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ve Osmanlı Devleti’nin Kasım 1914’te
İtilaf Devletlerine karşı Almanya’nın yanında savaşa girmesi
Ermeniler tarafından büyük bir fırsat olarak görülmüştür.
Louse Nalbandian’ın belirttiği gibi, “Ermeni komiteleri
için ileri hedeflerini gerçekleştirecek top yekûn ayaklanmayı
başlatmanın en uygun zamanı Osmanlıların savaş hâlinde olduğu
zamandı.” Komitelerin Birinci Dünya Savaşı’nda faaliyete
geçmesinden kuşkulanan Osmanlı Hükûmeti, savaş öncesinde,
1914 Ağustos’unda Erzurum’da Taşnak yöneticileriyle bir toplantı
yapmış ve bu toplantıda Taşnaklar, Osmanlı Devleti’nin savaşa
girmesi hâlinde sadık vatandaşlar olarak Osmanlı orduları
safında görevlerini yerine getirecekleri vaadinde bulunmuşlardır.
Bu vaatlerini yerine getirmemişlerdir; çünkü bu toplantıdan
önce haziran ayı içerisinde yine Erzurum’da düzenlenen Taşnak
Kongresinde Osmanlı Devleti’ne karşı mücadelenin sürdürülmesi
kararlaştırılmıştır.
Rusya Ermenileri de Rus ordusuyla birlikte Osmanlı Devleti’ne saldırma
hazırlıklarına başlamışlar, Eçmiazin Katogikosu ile Kafkas
Genel Valisi Vranzof – Daşkof arasında “Rusya’nın Osmanlı
Devleti’ne Ermeniler için yapılacak ıslâhatı uygulattırması
karşılığında, Rusya Ermenilerinin kayıtsız şartsız Rusya’yı
desteklemeleri” yolunda anlaşmaya varılmış; Katogikos,
daha sonra Tiflis’te Çar tarafından kabul edilmiş ve Çar’a
“Anadolu’daki Ermenilerin kurtuluşunun ancak Türk egemenliğinden
ayrılarak özerk bir Ermenistan teşkil etmeleri ve bu Ermenistan’ın
Rusya’nın himayesiyle mümkün olabileceğini” bildirmiştir.
Rusya’nın niyeti, Ermenileri kullanarak Doğu Anadolu’yu ilhâk
etmektir. Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne savaş ilân etmesi üzerine
Taşnak Komitesi, yayın organı Horizon şu bildiriyi yayınlamıştır:
“Ermeniler, en küçük bir tereddüt göstermeden İtilaf Devletleri’nin
yanında yer almışlar, bütün güçlerini Rusya’nın emrine vermişler,
ayrıca gönüllü alayları teşkil etmişlerdir.”
Taşnak Komitesi örgütüne de şu talimatı vermiştir:
“Ruslar, sınırı geçtiklerinde ve Osmanlı orduları geri çekilmeye başladıklarında
her yerde isyanlar çıkarılmalı, Osmanlı orduları bu suretle
iki ateş arasına alınmalıdır. Osmanlı ordularının ilerlemesi
hâlinde ise Ermeni askerler silâhlarıyla birlikte kıtalarını
terk edecek ve çeteler teşkil edip Ruslarla birleşeceklerdir.”
Hınçak Komitesi de örgütüne gönderdiği talimatta, “Komitenin bütün gücüyle
mücadeleye katılarak İtilaf Devletleri’nin ve özellikle Rusya’nın
müttefiki sıfatıyla Ermenistan, Kilikya, Kafkasya ve Azerbaycan’da
zaferi temin için her türlü vasıta ile İtilaf Devletleri’ne
yardım edeceğini” bildirmiştir.
Osmanlı Meclisinde Van mebusluğu yapan Papazyan ise bir bildiri yayınlayarak,“Kafkasya’da
gönüllü Ermeni alaylarının hazır bulundurulmasını, bunların
Rus Ordularının öncüleri olarak Ermenilerin yaşadıkları bölgelerdeki
kilit noktaları ele geçirmelerini ve Anadolu topraklarında
ilerleyecek Ermeni alayları ile hemen birleşmesini” istemiştir.
Bütün emirler yerine getirilmiş, Rus kuvvetlerinin, Osmanlı ve Rus Ermenilerinden
kurulmuş olan gönüllü alayları öncülüğünde, doğudan Osmanlı
topraklarına girmesiyle birlikte Osmanlı ordusunda bulunan
Ermeniler, silâhlarıyla birlikte firar ederek Rus kuvvetlerine
katılmışlardır. Rus ordusuna henüz ulaşamayan bir kısım Ermeniler
ise çeteler kurarak isyan etmişlerdir. Yıllarca, gerek Ermeni
gerekse misyoner okul ve kiliselerinde saklanan silâhlar ortaya
çıkarılmış, askerlik şubeleri basılarak yeni silâhlar sağlanmıştır.
Silâhlanan Ermeni çeteleri, komitelerin “kurtulmak istiyorsan,
önce komşunu öldür” talimatı üzerine, erkekler cephelerde
olduğu için savunmasız kalan Türk şehir, kasaba ve köylerine
saldırarak katliama girişmişlerdir. Osmanlı kuvvetlerini arkadan
vuran Ermeniler; Osmanlı birliklerinin harekatını engellemiş,
ikmal yollarını kesmiş, yaralı taşıyan konvoyları pusuya düşürmüş,
köprü ve yolları imha etmiş, bulundukları şehirlerde ayaklanarak
Rus işgalini kolaylaştırmışlardır. Rus kuvvetleri saflarında
bulunan Ermeni gönüllü alaylarının yaptığı zulüm o kadar ağır
olmuştur ki, Rus komutanlığı bazı Ermeni birliklerini cepheden
uzaklaştırarak geri hatlara sevk etmek zorunluluğu hissetmiştir.
O dönemde Rus ordusunda görev yapan bazı subayların yazmış
olduğu hatıratlar, bu zulme bütün açıklığıyla tanıklık etmektedir.
Seferberliğin ilânıyla beraber gerek Osmanlı toprakları içerisinde gerekse
dışarıda bulunan Ermeniler, hemen harekete geçmiş ve çeteler
hâlinde Kafkaslar’da ve Anadolu’nun birçok yerinde yüz binlerce
Müslümanı –yaşlıları, çocukları, kadınları, cepheden dönen
yaralıları- sistemli bir şekilde katletmeye başlamışlardır.
Bu faaliyetlere katılmayan Ermenileri ve Türk olmayan diğer
unsurları da öldürmekten çekinmemişlerdir. Böylece Zeytun
(Süleymanlı – Maraş)’da, Bitlis’te, Kayseri’de, Trabzon’da,
Ankara’da, Sivas’ta, Adana’da, Urfa’da, İzmit – Adapazarı’nda,
Hüdavendigar (Bursa)’da, Musa Dağı’nda ve daha birçok yerde
büyük katliam hareketlerine girişmişlerdir.
Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na Almanya’nın müttefiki olarak girmiş
ve 3 Ağustos 1914’te seferberlik ilân etmesi öncesi / sırası
/ sonrasında Anadolu’nun hemen bütün bölgelerinde Ermeni komiteleri
tarafından organize edilen isyan ve tedhiş faaliyetleri gerçekleşmiştir.
Bu dönemde (1914-1915) Ermeniler tarafından gerçekleştirilen
isyan ve tedhiş hareketleri şunlardır:
- 1914 yılı Ocak ayında Hınçak ve Taşnak örgütlerince Kayseri Ermeni
isyanları organize edilmiştir. İsyanlar sırasında
çeşitli şekillerde, halka ve askerlere yönelik Ermeniler tarafından
terör faaliyetleri gerçekleştirilmiştir. Bu olaylar sırasında
bomba imalat haneleri tespit edilmiştir. Hükûmet tarafından
yapılan aramalarda, Ermeni evlerinde, mezarlıklarında, cemiyetlerinde,
kiliselerinde, okullarında birçok silâh, cephane, dinamit,
talimat, beyanname ele geçirilmiş ve birçok Ermeni suçüstü
yakalanmıştır.
- Hemen her kritik dönemde isyanların görüldüğü Zeytun’un Ermeni ahalisi,
seferberlik ilân edilir edilmez ayaklanmıştır. Rusya ve
Fransa tarafından her defasında desteklenen ve III. Napolyon
tarafından “République de Zeitoun” (Zeytun Cumhuriyeti)
olarak ilân edilen bölgenin Ermenileri ve komiteler daha önceden
bütün hazırlıklarını tamamlamış olduklarından, 3 Ağustos 1914’te
seferberliğin ilânıyla, subay ve erlerini Zeytunlu Ermenilerin
teşkil edeceği bir “Ermeni Alayı” kurmak üzere yetkililere
müracaat etmişler ve bu istekleri reddedilince, isyan ederek
çevrede katliam yapmaya başlamışlardır.
- 1914 yılı başlarından itibaren Ermenilerin organize bir şekilde isyan
hazırlıklarına giriştikleri yerlerden biri de Van vilâyetidir.
Van vilâyeti Ermenilerin Anadolu’daki faaliyetlerinin en açık
şekilde görüldüğü yerdir. Buradaki komitelerin çalışmaları
Türkiye’ye yönelik Ermeni faaliyetlerini bütün çıplaklığıyla
ortaya koymuştur. Zira, diğer vilâyetlerde gizli kalan Ermeni
tertipleri, burada aleni bir şekilde ortaya çıkmıştır. Özellikle
son otuz beş-kırk yıldır sık aralıklarla Ermeniler tarafından
dünya kamuoyuna taşınan iddiaları, Van’da gerçekleşen Ermeni
olayları çürütür niteliktedir. Van isyanı, (15 Nisan 1915)
niteliği itibariyle Osmanlı Hükûmeti tarafından 27 Mayıs 1915
tarihli “Sevk ve iskan” kararının en önemli sebeplerinden
birisini teşkil etmiştir. İsyan, “Sevk ve iskan” kararından
yaklaşık bir buçuk ay kadar önce 15 Nisan 1915 tarihinde çıkmış,
büyümüş, hatta Türkler zor durumda kalmıştır. Van Valisi Cevdet
Bey, Rusların Başkale istikâmetinde Van’a doğru ilerlediğini
ve takriben 15 Mayıs’ta Van’a gireceklerini tahmin ederek
14 Mayıs’tan itibaren Van’dan Bitlis istikâmetine doğru geri
çekilme emrini vermiştir. 15 Mayıs’ta Rus ordusu içerisindeki
Ermeniler ve Van vilâyetindeki yaklaşık 35-40 bin civarındaki
Ermeni buluşmuş, şehirde kalan 20 binin üzerinde Türk katledilmiş
ve yeni Van valiliğine Aram Manukyan seçilerek kasabalara
yeni Ermeni kaymakamlar dahi gönderilmeye başlanmıştır. Oysa
“Sevk ve İskân Kararı” bu tarihten sonra 27 Mayıs 1915 tarihinde
savaş içerisinde olan Osmanlı Devleti tarafından bu ve bunun
gibi faktörlerin doğal sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
- Bitlis, Muş, Diyarbakır ve Elazığ’daki Ermeni İsyan ve terör faaliyetleri
27 Mayıs 1915 Sevk ve İskân kararının çıkmasına sebep olan
olaylardandır. Bitlis’te Rusların doğudan Türk topraklarına
doğru ilerlemesine paralel olarak 1915 Ocak ayından itibaren
yöre halkına yönelik katliam hareketlerine girişmişlerdir.
27 Mayıs 1915 öncesi sadece Muş ve çevresinde başlangıçta
7 bin Ermeni silâhlandırılmış ve bunlar gruplar hâlinde köylere
dağıtılmıştır. Bunlara asker kaçağı Ermeniler de dahil olmuş,
özellikle Sasun’da askerlik çağındaki gençler doğrudan
bu çete grupları içerisine girmişlerdir. Bölgeye Osmanlı ordusu
için asker almaya giden Osmanlı memurları öldürülmüştür. Aynı
şekilde, Diyarbakır’da “Dam Taburu” adıyla 500 Ermeni
silâhlarıyla birlikte ele geçirilmiştir. Yine Diyarbakır’da
12 – 14 Nisan tarihinde yapılan aramalarda vilâyet merkezinde
60’ın üzerinde bomba, kutular içerisinde bir çok dinamit kapsülü,
bol miktarda dinamit fitili, dinamit barutu, yüzlerce mavzer,
manliher ve şinayder ele geçirilmiştir. Elazığ’da başta
papazlar olmak üzere birçok Ermeni ileri geleni Hükûmet yetkililerine
“Ermenilerin üzerinde ve evlerinde hiçbir silâh bulundurmadıklarına”
dair kesin talimat vermişlerse de yapılan aramalarda sadece
vilâyet merkezinde 5 binden fazla silâh, 300 civarında bomba,
40 kg bomba fitili, 200 paket dinamit ve 5 bin adet dinamit
misketi bulunmuştur. Bu silâh ve patlayıcılar bütün şehri
havaya uçurmaya yetecek miktardadır. Rusların sınırı geçip
ilerlemeye başlamasıyla birlikte Elazığ Ermenileri vilâyet,
kasaba ve köylerde Türk halkına yönelik toplu katliam hareketlerine
girişmişlerdir.
-27 Mayıs 1915 öncesi Erzurum’da, Sivas’ta, Trabzon’da, Ankara’da, Adana’da,
Urfa’da, İzmit ve Adapazarı’nda, Hüdavendigar (Bursa)’da,
Musa Dağı’nda, İzmir, İstanbul, Maraş, Antep, Halep ve daha
birçok yerde Ermeni İsyan ve terör olayları gerçekleştirilmiştir.
Bütün bu gelişmelerden sonra zaten savaş gibi olağanüstü bir
durumun içerisinde olan ve aynı anda birkaç cephede birden
mücadele veren Osmanlı Devleti kendi topraklarının içerisinde
kendisini güvence altına almak için zorunlu olarak devlete
ihanet edenlere yönelik olarak sevk ve iskân kararını çıkartmıştır.
27 MAYIS 1915 SEVK VE İSKAN KARARININ
ÇIKARTILMASI VE UYGULANMASI
Ermenilerin binlerce Türk’ün canına mal olan isyan ve katliamları karşısında
dahi, Osmanlı Hükûmetinin ortaya koyduğu sakin ve sağduyulu
tavır, belgeleriyle sabittir. Ancak, terör hareketleri bir
türlü durmak bilmeyince hükûmet, ülkenin çeşitli bölgelerinde
yaşayan Ermenileri, savaş bölgelerinden uzak yeni yerleşim
merkezlerine götürmek zorunda kalmıştır. Kafkas, İran ve Sina
cephelerinin güvenlik hattını oluşturan bölgelerdeki Ermenilerin
yerlerinin değiştirilmesi, onları imha etmek değil, devlet
güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve
dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır. Yer değiştirme
kararı bütün Ermenilere uygulanmamıştır. Osmanlı ordusunda
subay ve sıhhiye sınıflarında hizmet gören Ermeniler ile Osmanlı
Bankası şubelerinde ve bazı konsolosluklarda çalışan Ermeniler
devlete sadık kaldıkları sürece göçe tabi tutulmamışlardır.
Öte yandan, hasta, özürlü, sakat ve yaşlılar ile yetim çocuklar
ve dul kadınlar da sevke tâbi tutulmamış, köylerde koruma
altına alınarak ihtiyaçları devletçe, Göçmen Ödeneği’nden
karşılanmıştır. Bu tablo, Osmanlı Devleti’nin yer değiştirme
konusundaki iyi niyetini göstermesi açısından oldukça önemlidir.
27 Mayıs 1915 tarihli yer değiştirme kanunu ve bu kanuna dayalı olarak
çıkarılan emirler çerçevesinde; Erzurum, Van ve Bitlis vilâyetlerinden
çıkarılan Ermeniler, Musul’un güney kısmı, Zor ve Urfa sancağına;
Adana, Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermeniler ise Suriye’nin
doğu kısmı ile Halep’in doğu ve güneydoğusuna nakledilmişlerdir.
Bu arada, Ermenilerin sıkça dile getirdiği gibi yer değiştirme
sırasında 1.5 milyon Ermeni ölmemiştir. Osmanlı istatistiklerinde,
Birinci Dünya Savaşı döneminde Osmanlı topraklarında yaşayan
Ermenilerin nüfusunun en fazla 1.250.000 civarında olduğunu
göstermektedir. Ne kadar Ermeninin yer değiştirme uygulaması
çerçevesinde bulundukları yerden çıkarıldığı ve ne kadarının
sağ salim yeni yerleşim bölgelerine ulaştığı da belgeleriyle
ortadadır. Osmanlı Devleti’nin son nüfus istatistiği 1914
yılında yapılmıştır. Buna göre Ermeni nüfusu 1.161.619’dur.
Yer değiştirmeye tabi tutulmayan nüfus; 82.880’i İstanbul,
60.119’u Bursa‘da, 4.548’i Kütahya Sancağı ve 20.237’si Aydın
vilâyetinde olmak üzere toplam 167.778’dir. Ermenilerin yer
değiştirme uygulaması büyük bir disiplin içinde yapılmıştır.
9 Haziran 1915’ten 8 Şubat 1916 tarihleri arasında Adana,
Ankara, Dörtyol, Eskişehir, Halep, İzmit, Karahisarı sahib,
Kayseri, Mamuretülaziz, Sivas, Trabzon, Yozgat, Kütahya ve
Birecik’ten toplam 391.040 kişi yerleştirilecekleri
bölgelere sevk edilmiş, bunlardan 356.084’ü yerleşim bölgelerine
ulaşmıştır. Geriye kalan 35.000 civarındaki rakama Halep’teki
Ermeni nüfus dahil edilmemiştir. Yer değiştirme uygulamasına
tabi tutulan nüfus içerisinde yer alan Halep’teki 26.064 Ermeni
nüfusu, 35.000’den çıkarıldığında geriye 9-10 bin kişi kalmaktadır.
Bunlar da, Türkler tarafından öldürülmemiş, 500’ü Erzurum-Erzincan
arasında eşkıya grupları tarafından; 2000 civarında kişi,
Urfa’dan Halep’e giden yol üzerinde Meskene’de Urban eşkıyaları
tarafından; 2000 kişi Mardin’de eşkıya tarafından öldürülmüştür.
Dersim bölgesinden geçen kafilelere bölge halkının saldırıları
sonucunda yaklaşık 5-6 bin kişi öldürülmüştür. Ancak bunun
kesin rakamları Osmanlı arşivlerinde yer almamaktadır. Geriye
kalan 3 bin civarındaki Ermeni ise sevkıyat sırasında Anadolu’nun
çeşitli yerlerine dağılarak yerleşmişlerdir. Böylece, yer
değiştirme sırasında sözde soykırım maksadıyla Osmanlı ordusu
tarafından öldürülen bir tek Ermeni yoktur. Ayrıca, Anadolu
ve Rumeli’nin çeşitli bölgelerinden yer değiştirmeye tabi
tutulan Ermenilerin sayıları ile, yeni yerleşim merkezlerine
ulaşanların sayılarının birbirini tutması, yer değiştirme
sırasında herhangi bir katliâm olayının olmadığını da ispat
etmektedir. Öte yandan, Osmanlı Devleti yer değiştirme uygulamasına
tabi tuttuğu Ermenilerin nakli sırasında, ağır savaş şartlarına
rağmen olağanüstü gayret göstermiş, bu gayret yabancı diplomatlarca
da tespit edilmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli
hususlardan biri de, tabi ki bu sevk edilen Ermenilerin güvenliği
hususudur.
Sevk sırasında alınan tedbirler özetlenecek olursa,
yolculuk sırasında Ermenilerin rahat ettirilmeleri ve emniyetleri
sağlanmıştır. Yerleşebilmeleri için kredi tahsis edilmiştir.
Gebe kadınlar, hastalar, sakatlar ve onlara bakacaklar sevk
dışı bırakılmıştır. Yollarda yardım maksadıyla iâşe merkezleri
açılmıştır. Taşınır – taşınmaz malları için yönetmelik ilân
edilip güvence altına alınmıştır. Mahalli yöneticiler her
türlü durumdan sorumlu tutulmuş, ihmali görülenler cezalandırılmıştır.
Sevk mıntıkalarına devamlı müfettişler gönderilmiştir.
Hükûmet, göçmenlerin iaşesi ve korunmasına yönelik büyük harcamalar yapmıştır.
Uygulamaya ait belgelerde hangi il ve ilçelerde hastane kurulduğu,
Ermeni çocuklarından yetim kalanlar için hangi binanın ayrıldığına
kadar detaylı bilgiler verilmektedir. Şayet, Osmanlı Devleti
Ermeni tebaasından kurtulmak isteseydi, bunu savaş koşulları
altında rahatlıkla yapabilirdi. Ancak böyle olmamış, yeni
bölgelere yerleştirilen Ermeniler sağ salim hayatlarını sürdürürken,
Rus ordusu saflarında Türklere karşı çarpışan Ermeniler, savaş
şartları gereği ölmüşlerdir. Görüldüğü gibi, yer değiştirme
uygulaması genelde başarılı bir sevk ve iskan hareketi olarak
gerçekleşmiştir.
RUS İHTİLÂLİ SONRASI
Rusya’da 1917 ihtilâlinin patlak vermesi Rus ordularında çözülme meydana
getirmiş, (Doğu Anadolu’da) cephede etkinlik Ermeni ve Gürcülere
geçmiştir. Bu dönemde Anadolu’nun birçok yerinde Ermenilerin
Türk halkına yönelik katliam hareketleri başlamıştır.
Birinci Dünya Savaşı öncesinde Şebinkarahisar’da Türklere karşı katliâm
düzenleyen Sivaslı Murat, Sasun Canavarı diye şöhret kazanan
Antranik ve Muş katliâmını gerçekleştiren Arşak gibi Ermeni
komitecilerinin liderliğinde Erzincan, Bayburt, Erzurum, Kars
gibi birçok yerde katliam hareketlerine girişmişlerdir. Bölgede
bulunan Müslüman ahali, Rus subaylarının artık etkinliklerini
kaybetmeleri sebebiyle, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya
kalmışlardır. “Osmanlı Kafkas Orduları Kumandanı, Rus Komutanına
müracaatla, işgal altındaki Osmanlı halkının can, mal ve ırzları
tecavüze maruzdur. Bunun önlenmesi için tedbir alınmasını”
24 Aralık 1917 tarih ve 7312 numaralı telgrafla istemiş cevap
alamayınca bu defa Kafkas-Rus Orduları Komutanına müracaat
etmiştir. Ancak yazışmalar devam ederken çeteci Antranik Rus
Generali üniforması ile Erzurum Merkez Komutanlığına atanmıştır.
Rus işgali altındaki bölgede faaliyete geçen Ermeni çeteleri
Türk halkına akla gelmedik işkenceler yapmışlardır. Sadece,
Erzincan’da 800’den fazla ceset bulunmuş birçok köyün halkını
topluca katletmişlerdir. Bayburt, Mamahatun (Tercan) Erzurum
ve çevre köylerdeki savunmasız sivil halk korkunç bir şekilde
katliama uğramıştır.
Ermenilerin Türk halkına yönelik katliamları esnasında sadece Erzurum’da
öldürülen 2127 erkek, Kars Kapı’da öldürülen 250 kişi ile
toplam 8000’in üzerinde ceset tespit edilmiştir. Erzurum’da
Pazar yeri tamamen yakılmış, savunmasız insanlar binalara
doldurulmuş ve binalar Ermeniler tarafından ateşe verilmiştir.
Hasankale tamamen yakılmıştır. Hasankale’de Ermeniler 3000’in
üzerinde Hasankaleliyi katletmiştir.
1919 yılında Anadolu’ya gelen Harbord yapmış olduğu gözlem ve incelemelerle
durumun hiç de Ermenilerin anlattığı gibi olmadığını tespit
etmiştir. Harbord, özellikle Erzurum’da yaşayan Ermenilerle
görüşmüş, kendilerine yönelik herhangi bir katliam olayının
olup olmadığını sormuş, ancak Ermeniler, böyle bir hadisenin
olmadığını Harbord’a, kafilesindeki Ermeni tercümanlar vasıtasıyla
anlatmışlardır. Harbord, Erzurum ve çevresinde Ermenilerin
yaptığı katliâmın kalıntılarını kendi gözleri ile görmüş ve
sadece Hasankale’de 43 köyün Ermeniler tarafından yerle bir
edildiğini tespit etmiştir.
Doğuda Erzincan, Bayburt, Trabzon, Erzurum, Kars, Van gibi yerlerin kasaba
ve köyleri dahil olmak üzere hemen hepsi Ermeni katliamına
maruz kalmıştır.
Ermenilerin Türklere yönelik
katliamları Güneydoğu Anadolu bölgesinde Fransızlar ve İngilizlerin
himaye ve destekleri altında Adana, Urfa, Antep, Maraş, Bitlis
ve daha birçok il ve kasabalarında vuku bulmuştur. Sadece,
Adana, Sis ve Osmaniye’de 50’nin üzerinde köy, Ermeniler tarafından
yok edilmiştir.
3. Ordu Kumandanı Vehip Paşa Komutasındaki Türk ordusu, 13 Şubat’ta Erzincan’ı,
24 Şubat’ta Trabzon’u, 12 Mart’ta Erzurum’u, 13 Mart’ta Hasankale’yi,
5 Nisan’da Sarıkamış’ı, 2 Nisan’da Van’ı, 14 Nisan’da Batum’u
ve 25 Nisan’da Kars’ı kurtarmıştır. Türk ordusunun ileri harekatı
neticesinde bölge insanlarının tamamının Ermeniler tarafından
yok edilmesi bir dereceye kadar engellenmiştir. Brest – Litovsk
Antlaşması ile 3 Doğu ili Osmanlı Devleti’ne iade edilmiş,
bunu takiben 28 Mayıs 1918’de Kafkasya bölgesinde bağımsız
Ermenistan Cumhuriyeti ilân edilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun tasfiyesi için hazırlanmış olan ve 1920 yılında
imzalanan Sevr Antlaşması, Doğu Anadolu’nun büyük bir kısmını
Ermenistan Cumhuriyeti’ne vermiştir. Ancak artık Anadolu’ya
hâkim olmaya başlamış bulunan Ankara Hükûmeti bunu kabul etmemiştir.
Büyük devletler de, Sevr’in mimarı olmakla beraber, uygulanmasında
fiili rol almak ve özellikle askerî harekata girişmek istemiyorlardı.
Bu durumda Sevr hülyasını gerçekleştirmek için iş, Ermenistan
Cumhuriyetine düşmüştür. Ermeni kuvvetlerinin taarruzu Kâzım
Karabekir Komutasındaki Türk ordusunca durdurulmuştur. Türk
kuvvetleri 29 Eylül 1920’de Sarıkamış, 30 Ekim’de Kars’ı kurtarmışlardır.
7 Kasım’da Gümrü alınmış, Erivan’ın düşmesi söz konusu olmuştur.
Ancak Ermeniler, bütün Türk taleplerini kabul ederek 3 Aralık
1920’de Gümrü Antlaşmasını imzalamışlardır. Bu antlaşma günümüz
Türkiye- Ermenistan sınırlarını çizmiştir. Böylece, Ermeniler
Sevr’i geçersiz kabul etmişlerdir. Ermenistan kısa süre sonra
Sovyetler Birliği’ne dahil edilmiş ve Türkiye, Sovyetlerle
16 Mart 1921’de yapılmış olan Moskova ve Kafkas Devletleriyle
13 Ekim 1921 yılında yapılan Kars Antlaşması ile sınır sorunlarını
kesin çözüme bağlamıştır.