Ömer E.LÜTEM
Emekli Büyükelçi, Ermeni Araştırmaları Enstitüsü Kurucu Başkanı
Ermeni sorununun güncel boyutlarını açıklayabilmek üzere Lozan Antlaşmasından
sonraki gelişmeleri kısaca anımsamakta yarar bulunmaktadır.
Sevr Antlaşması’nın öngördüğü ve günümüz Ermenistan’ından başka Doğu Anadolu
topraklarının büyük bir kısmını da içermesi plânlanan büyük
Ermenistan kurulamamıştır. Bunun başlıca nedeni Türk Milli
Mücadelesinin Sevr’i uygulanamaz hale getirmesidir. Diğer
yandan Ermeniler giriştikleri savaşta Kazım Karabekir komutasındaki
Türk güçlerine yenilerek 1920 yılı sonunda Gümrü Antlaşması’nı
imzalamışlar ve Sevr’i geçersiz saymış ve iki ülke arasındaki
yaklaşık bugünkü sınırları kabul etmişlerdir. Ermenistan kısa
süre sonra Sovyetler Birliği tarafından ilhak edilmiş ve bağımsız
bir devlet olarak ortadan kalkmıştır. Yeni TürkDevleti’nin
uluslar arası yükümlülüklerini saptayanLozan’da Ermenistan
ve Ermenilere dair bir hüküm bulunmamaktadır.Bu durumErmeni
sorununu hukuken ortadan kaldırmıştır.
Lozan Antlaşması’nı izleyen yaklaşık 20 yıl, Ermenilerden ve Ermenistan’dan
pek söz edilmemiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkmanın
yarattığı hırsla Rus İmparatorluğu sınırlarını yeniden
elde etmeyi amaçlayan Sovyetler Birliği, bir yandan Doğu
Avrupa’da uydu komünist rejimler kurmayı sürdürürken diğer
yandan Türkiye’den Boğazlarının kontrolünü ve Doğu Anadolu’da
da Kars ve Ardahan’ın kendisine bağlanmasını istemiş(1)
ve bu talebi Ermenistan ve Gürcistan adına yapmıştır.
Aynı zamanda çeşitli ülkelerde bulanan Ermenilerin Sovyet
Ermenistan’ına gelip yerleşmesi için de bir kampanya açılmıştır.
Bu kampanyayla, Ermenistan nüfusunun yetersizliği dikkate
alınarak, Türkiye’den Kars ve Ardahan alındığı taktirde,
buraya yerleştirilecek Ermenilerin bulunması öngörülmüştür.
Sovyet talepleri, o zamana kadar bir tür tarafsızlık politikası
izlemiş bulunan Türkiye’yi Batı Bloku ile işbirliğine
götürmüş ve Kore Savaşına katılan Türkiye 1952 yılı Şubat
ayında NATO’ya girmiştir. Hatalarının farkına varan Sovyetler,
Stalin’in 1953 Martında ölümünün ardından Türkiye’ye bir
nota vererek Boğazlar üzerindeki iddialarından ve Ermenistan
ve Gürcistan adına ileri sürdüğü toprak taleplerinden
vazgeçtiklerini bildirmişler(2) ancak Türkiye’nin batının
yanında yer almış olmasını değiştirememişlerdir.
Böylece Sovyetlerin, Türkiye
üzerinde baskı kurmak amacıyla Ermeni sorununu yeniden gündeme
getirme gayretleri bir sonuç vermemiş ancak Ermenistan’da,
Sovyetlerin izin verdiği ölçüde, milliyetçilik akımlarının
zaman içinde yeniden güçlenmesine neden olmuştur. Bu akımlar
sayesinde Erivan’da bir Ermeni soy kırımı anıtı inşa edilmiş
ve anıt 1967 yılında büyük bir törenle açılmıştır. Ermeni
şovenizminin hâlâ mevcut olduğunu gösteren bu olay, Ermenistan
dışındaki Ermeni toplumunda o zamana kadar pek görülmeyen
Türkiye ve Türkler karşıtı duyguların güçlenmesine yol açmıştır.
Yahudi Holokostu’ndan esinlenerek ve Federal Almanya’nın bu
olayda zarar görenlere büyük tazminat ödediği de dikkate alınarak
1915 sevk ve iskânının bir soy kırım olduğu ileri sürülmeye
ve Türkiye de bu hayali olayın faili olarak suçlanmaya başlanmıştır.
Bu yolda hayli yoğun propaganda yapılmışsa da o yıllarda bunların
kamuoyunda kayda değer bir etkisi görülmemiştir.
1973 yılında Los Angeles’te yaşlı ve yarı meczup bir Ermeni, Türk Başkonsolosu
Mehmet Baydar ile Yardımcısı Bahadır Demir’i katletmiştir.
Katilin kurbanları ile hiçbir sorunu olmaması ve onları sadece
asılsız Ermeni soy kırımından “sorumlu” bir devletin temsilcileri
olduğu için katletmesi ilgi uyandırmış ve basın, olayın evveliyatı
hakkında bilgi vermek için, soy kırımı iddialarından uzun
uzun bahsetmiştir. O zamana kadar “davalarını” duyurmak hususunda
pek başarılı olamayan Ermeni milliyetçileri, bu olayın öğretisinden
yararlanarak Türk diplomatlarını katletmek üzere aşırı sol
eğilimli olduğu belirtilen, ASALA adında bir terör örgütü
kurulmuş, Taşnaklar da buna paralel olarak Adalet Komandoları
adı altında bir başka örgüt oluşturmuşlardır. ASALA ağırlıklı
olmak üzere, bu iki örgüt 1975 ilâ 1985 yılları arasında,
genellikle Ermenilerin çok olduğu ülkelerde görev yapan, 4’ü
büyükelçi 34 Türk diplomatını katletmiştir. Her olay, bu cinayetin
neden işlenmiş olduğunun açıklanması bahanesiyle soy kırım
iddialarının gündeme gelmesine vesile olmuş ve yayınlanmaya
başlayan asılsız soy kırım konusunda çok sayıda kitap, makale,
belgesel film, sergi gibi faaliyetlerin de katkısıyla, batı
ülkeleri kamuoyunda Ermenilerin Türkler tarafından soy kırımına
uğratılmış olduğu hakkında bir kanı yerleşmiştir. Bu kanı,
Ermeni terörizmini izleyen yıllarda bazı ülke parlâmentolarında
asılsız Ermeni soy kırımını tanıyan kararlar (3)alınmasının
başlıca nedenini oluşturmuştur.
Türk diplomatlarını katleden Ermenilerin hemen hepsi çok genç insanlardı
ve 1915 sevk ve iskânından sonra yabancı ülkelere gidip
yerleşen Ermenilerin torunlarıydı. Hemen hepsi yaşamlarında
bir Türk ile karşılaşmamıştı. Büyük çoğunluğunun sabıkası
yoktu. Bu durumda olan kişilerin cinayet gibi son derecede
ağır bir suçu işlemeleri ilk bakışta makul görülmüyordu.
Normal koşullarda 1915 sevk ve iskânına tâbi olan birinci
kuşağın Türklere karşı duygular beslemesi beklenirdi.
Onların çocuklarının oluşturduğu ikinci kuşağın ise anne
ve babalarının aksine, bulundukları ülkeye uyum sağlamaları
nedeniyle, soy kırım söylentilerine daha az önem vermesi
gerekirdi. Torunları oluşturan üçüncü kuşak için ise bu
söylentilerin fazla bir değeri olmaması normaldi. Ancak
bu konuda gerçeğin farklı olduğu ve sözkonusu üç kuşak
arasında Türkiye ve Türklere en az kin besleyenlerin birinci
kuşak olduğu görülmüştür. Bu olgu, aynı zamanda 1915 sevk
ve iskânı sırasında soykırım olarak tanımlanacak olayların
vuku bulmamış olduğunun diğer bir kanıtı oluşturmaktadır.
Türk diplomatlarına karşı işlenen
cinayetlerin faillerinin 1915 olaylarından hiç etkilenmeyen
üçüncü kuşağa mensup kişiler olması, diğer bir deyimle, Ermeni
kuşakları arasında Türklere karşı farklı davranışların mevcut
bulunması Ermeni kiliselerinin, siyasî partilerinin ve derneklerinin
etnik karakteri ile açıklanabilir. Yabancı ülkelerdeki Ermeni
kiliselerinin var olabilmesi Ermeni cemaat olmasına, siyasî
partilerinin ve çeşitli derneklerinin faaliyetlerini sürdürebilmeleri
de Ermeni üyeleri olmasına bağlıdır. Oysa Ermeniler, göç eden
her halk için olduğu gibi, ikinci kuşaktan itibaren göç ettikleri
ülkenin halkı arasında erimeye başlamışlardır. Bu, Ermeni
kiliseleri için cemaat ve parti ve dernekler için de üye sayısının
azalmasına neden olmuş, sözkonusu örgütlerde kendi gelecekleri
için endişeler yaratmıştır. Ermenileri bir arada tutabilmek
ve onlarda Ermeni bilincini yaşatabilmek için bulunan çare
de, 1915 sevk ve iskânının Yahudi Holokostu ile aynı nitelikleri
taşıdığını ileri sürüp bir “Ermeni soy kırımı” yaratmaya çalışmak
olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, tedricen, Ermeni
kiliselerinde, okullarında, siyasî partilerinde ve derneklerinde
Türklerin Ermenileri soy kırımına uğrattıkları teması sürekli
işlenmeye başlamıştır. Kişilerin baba veya dedelerinin soy
kırımına uğradığına inanmaları ise Ermeni milliyetçiliğinin
daha da canlanması sonucunu vermiştir. Bu milliyetçiliğin
başlıca amacı dedelerinin intikamını Türklerden almak ve “Büyük
Ermenistan”ın kurulmasına çalışmaktır. Bu “beyin yıkama” en
fazla üçüncü kuşak Ermenilerini etkilediği için Türk diplomatları
katilleri de bu kuşak arasından çıkmıştır.
Ermenistan dışındaki Ermeni toplumunun terörizm dışında Türkiye’ye karşı
yürüttüğü faaliyetleri iki kategoride toplamak mümkündür:
Kamuoyunu etkilemeye yönelik faaliyetler ve siyasi faaliyetler.
Ermenilerin soy kırımına uğramış
olduğunu kanıtlamak için, özellikle son 25 yılda, birçok kitap
yazılmış bulunmaktadır. Bunlar genelde bilimsel görünüştedir.
Vaktiyle bu konuda, bir iki istisna dışında, genellikle Ermeniler
eser verirken son yıllarda Ermeni kökenli olmayanların da
yazmaya başladıkları ve bunlar arasında, çok az sayıda da
olsa, bazı Türk yazarların da bulunduğu görülmektedir.
Ermeni ve yabancı yazarlar kitaplardan başka, bilimsel dergilerde olduğu
gibi günlük gazetelerde, Ermeni iddialarına yer veren çok
sayıda makale yayınlamışlardır.
Ayrıca, özellikle Ermenilerin çok olduğu ülkeler ile hedef olarak seçilen
bazı ülkelerde asılsız soy kırımı hakkında birçok konferans,
panel vb düzenlenmektedir.
Soy kırım konusu edebiyat alanında romanlarda, şiir kitaplarında ve piyeslerde
işlenmektedir.
Filmlere gelince çok sayıda “belgesel”
film mevcut olup bunlar, genellikle Nisan ayında, başta ABD,
Fransa ve Lübnan olmak üzere birçok ülke televizyonunda gösterilmektedir.
1915 yılına dair görsel malzeme çok az olduğundan bu filmlerde
kullanılanların bir kısmının uydurma olduğu bir kısmının ise
gerçekliği tartışmalıdır. Bu husus, yine her yıl genellikle
Nisan ayında açılan sergiler için de geçerlidir.
Konulu filmlerden ikisi özellikle
dikkat çekmektedir. Bunlar Ermeni asıllı Fransız Yönetmen
Henri Verneuil (Aşot Malakyan) tarafından 1991 yılında çevrilen
Mayrig (Anne) filmi ile Ermeni asıllı Kanadalı Yönetmen Atom
Egoyan’ın 2002 ‘de gösterime giren Ararat (Ağrı Dağı) filmidir.
Mayrig, asılsız soy kırıma temas etmekle birlikte, esas konusu
1915 sevk ve iskânı sonrasında Fransa’ya göçmüş bir ailenin
yaşam mücadelesidir. Ararat ise karma karışık bir senaryo
içinde, Türklere atfedilen bir takım vahşet sahneleriyle,
sadece asılsız soy kırımı ele almaktadır. (4)
Yukarıda değindiğimiz bilimsel
nitelikli olmayan kitaplar, makaleler, romanlar, şiirler,
piyesler, filmler, sergiler ve çeşitli toplantılar son yıllarda
çok yoğunlaşmıştır. Bunlar için Ermeni çevrelerinden büyük
bir talep olması ve bu talebi karşılamak üzere bu faaliyetlerin
üretilmesinin gerekmesi, bu üretimi mümkün kılacak malî fonların
mevcut olması, bu üretimden gelir sağlayan çok sayıda kişi
bulunması bir bütün olarak dikkate alındığında ortada bir
“Ermeni Soy kırım Endüstrisi” bulunduğunu ifade etmek
abartma olmayacaktır.
Ermenilerin bu faaliyetler için
yaptıkları harcamaların kaynağı bağışlardır. Soy kırım iddialarının
güçlendirdiği milliyetçilik, Ermeniler arasında esasen yaygın
olan bağış geleneğini daha da arttırmıştır. Günümüzde varlıklı
Ermeniler için bağışta bulunmak bir millî görev olarak addedilmektedir.
Kamuoyunu etkilemeye yönelik faaliyetler ile aşağıda açıklayacağımız siyasî
faaliyetler için ne kadar harcama yapılmaktadır? Ermeni kaynakları
bu konuda bilgi vermemektedir. Ancak kesin sonuçlara varılamasa
da bir tahmin yapmak mümkündür. Bir yazar(5) Ermenilerin
ABD Kongresi üyelerini etkileyebilmek için yılda 14 milyon
dolar sarf ettiklerini yazmaktadır. Bir diğer kaynak, Ararat
filminin maliyetinin 15 milyon dolardan fazla olduğunu belirtmektedir(6). Bunlara yukarıda değindiğimiz
kitaplar, makaleler, romanlar, şiirler, piyesler, filmler,
sergiler ve çeşitli toplantılar da eklenirse ve bu tür faaliyetlerin
sadece ABD’de değil Fransa, Kanada, Avustralya ve Lübnan başta
olmak üzere diğer bazı ülkelerde de yapıldığı düşünülürse,
bulunacak rakamın yılda yüz milyon dolardan daha az olamayacağı
sonucuna varılmaktadır.
Ermenistan dışındaki Ermeni toplumunun siyasî faaliyetlerine gelince,
propaganda faaliyetlerinin asılsız Ermeni soy kırımını kamuoyuna
duyurmayı amaçlamasına karşın siyasî faaliyetlerin birinci
amacı bu iddiayı bazı ülkelerin yerel veya millî meclislerine
kabul ettirmektir. Ermeniler kayda değer bir azınlık oluşturdukları
ülkelerde oylarını bölmeyerek azımsanmayacak bir siyasî nüfuz
sahibi olmuşlar ve bunu soy kırım iddialarını o ülkelere kabul
ettirmek için kullanmışlardır. Ermenistan dışındaki Ermeni
toplumunun soy kırım kadar önem verdiği bir diğer konu, bulundukları
ülkenin Ermenistan’a yardım yapmasıdır. Bu husus özellikle
ABD için önemlidir. Ermenistan, Rusya ile gayet yakın ilişkiler
yürütmesine ve Güney Kafkaslarda Rus çıkarlarının korunmasına
hizmet etmesine rağmen ABD’den, sanki bu ülkenin yakın bir
müttefikiymiş gibi, büyük yardım sağlamış bulunmaktadır. ABD’nin
2001 yılına kadar Ermenistan’a doğrudan yaptığı yardımların
toplamı 1,4 milyar dolara(7) varmaktadır ki bu Ermenistan’ın
yılda 2 milyar civarında olan millî gelirinin %7’sine tekabül
etmektedir. Ermenistan dışındaki Ermeni toplumu kuruluşlarının
Ermenistan’a yaptığı yardımlar bunun dışındadır.
Ermeni toplumunun görev bildiği bir diğer husus da bulundukları ülkede
Türkiye ve Azerbaycan’ın lehine olabilecek her hareket ve
girişime, bunlar kendilerinin veya Ermenistan’ın aleyhine
olmasa bile, karşı çıkmaktır.
Bu durum özellikle ABD’de görülmektedir. Örneğin, Ermeni saldırıları sonucunda
Azerbaycan topraklarının % 20’sini kaybetmiş ve bir milyon
kadar Azeri de kaçkın (mülteci) durumuna düşmüş iken ABD’nin
Azerbaycan’a yapacağı yardımlar Ermeni lobisi tarafından 1993
yılında yardım mevzuatına getirilen bir değişiklikle önlenmiş(8),
Amerikan hükûmetinin ısrarlı girişimleri sonucunda bu hükmün
uygulaması, 2002’den itibaren birer yıllık sürelere bağlı
olmak kaydıyla, durdurulabilmiştir. Türkiye’ye gelince, Türkiye
ve Türkleri soy kırımla suçlamak amacıyla Kongre’den bir karar
çıkartmak için harcanan büyük çabaların dışında, Bakû-Ceyhan
petrol boru hattının inşa edilmesini engellenmeye çalışılması(9)
ve ABD tarafından Türkiye’ye tanınmak istenen bazı ticaret
kolaylıklarına karşı çıkılması örnek olarak gösterilebilir.
Türkiye aleyhindeki bu faaliyet
ve girişimleri sadece düşmanlık ve intikam duygularıyla açıklamak
zordur. Bu duyguların etkisi olmakla beraber Ermenilerin bu
faaliyetlerden bazı beklentileri olduğu ve bunların birbirini
izleyecek dört aşamada gerçekleşmesini ümit ettikleri anlaşılmaktadır.
Bu aşamalar şu şekilde özetlenebilir.
Birinci aşama, asılsız soy kırımının,
başta büyük ülkeler olmak üzere, mümkün olduğu kadar çok sayıda
ülke ile ayrıca belli başlı uluslar arası kuruluşlar tarafından
tanınmasıdır.
İkinci aşama, Türkiye’nin yabancı ülkelerin asılsız soy kırımını tanımasından
etkilenmesi ve bu ülkelerin baskısı ile asılsız soy kırımını
tanımak mecburiyetinde kalmasıdır.
Üçüncü aşama, Türkiye’nin asılsız
soy kırıma maruz kalan kişilere veya onların mirasçılarına
tazminat ödemesidir. Burada dikkat edilecek husus soy kırımı
tanımanın vaktiyle bazı kişilere zarar verilmiş olduğunun
da kabulü anlamına geleceği ve genel hukuk ilkesi gereğince
bu zararın tazmin edilmesi gerekeceğidir. Diğer bir deyişle
üçüncü aşama ikinci aşamanın doğal bir sonucudur.
Dördüncü ve son aşama ise Sevr
Antlaşması ihya edilerek Doğu Anadolu’dan Ermenistan’a toprak
verilmesidir.
Bu talepler ayrıca açıklamaya gerek olmayacak kadar gerçek dışıdır. Ancak,
gerçekçi olmasa da, militan Ermenilerin inanç ve beklentileri
bunlardır. Özellikle Taşnak Partisi üyelerinin, Türkiye’den
toprak talepleri olduğunu açıkça belirten beyanları vardır.
Örnek olarak, Taşnak Partisi Yönetim Kurulu üyesi ve Basın
Bürosu Şefi Gegham Manukian’ın bir Türk gazetesine verdiği
mülâkatı gösterebiliriz.(10) Manukian, “Ermenistan’ı
Sevr’e göre mi tanımlıyorsunuz?” sorusuna “Evet. Sevr
sözleşmesini temel alıyoruz. Dolayısıyla “Batı Ermenistan”
(Doğu Anadolu) bu sınırlar içerisinde” diye cevap vermiştir.
Taşnak yetkilisi “Peki Sevr’in gerçekleşeceğine inanıyor
musunuz? Türkiye’nin size toprak bırakacağına gerçekten inanıyor
musunuz?” sorusunu da “Ben öyle düşünüyorum ki bu gerçekten
mümkün.” sözleriyle cevaplamıştır.
Ermenistan dışındaki Ermeni toplumunun gelecekte Türkiye’ye karşı neler
yapabileceklerine gelince esas itibariyle şimdiki faaliyet ve girişimlerini sürdüreceklerini düşünmek yanlış olmayacaktır.
Soy kırım iddiaları Ermenistan
dışındaki Ermeni toplumunda Ermeni bilincini yaşatabilmek
için bir araç olarak kullanılmıştır. Bu toplumdaki Ermeni
kiliseleri cemaatlerinde, siyasi partileri ve dernekleri ise
üyelerinde bir Ermeni bilinci var olduğu taktirde kendi varlıklarını
sürdürebileceklerinden bu kuruluşların soy kırım iddiasından
vazgeçmeleri, kendi çıkarları bakımından, mümkün görülmemektedir.
Diğer yandan, yukarıda değindiğimiz gibi, “Ermeni Soy Kırımı
Endüstrisi” için çalışan Ermeni ve Ermeni olmayan çok sayıdaki
kişi de soy kırım iddialarından kazanç sağlamaktadır. Son
olarak Ermeniler Türkiye aleyhinde bazı sonuçlar doğurabileceği
ümidiyle de soy kırım iddialarına önem vermektedirler. Amerika’da
Ermeni Milli Komitesi Başkanı Ken Hachikian bu hususu şöyle
açıklamaktadır: “Türkiye’nin soy kırımını tanıması bu ülkeyi
Ermenilere karşı soy kırımını yapan ve bunu uzun zamandan
beri inkar eden bir ülke olarak tanımlayacak, Türkiye’nin
Ermenistan’a karşı hareket alanını sınırlayacak... ve tazminat
ödenmesine ve diğer uygun cezalara kapıyı açacaktır.”(11)
Yukarıda saydığımız nedenlerle
Ermeniler gelecekte de asılsız soy kırımının bazı ülkeler
ve başlıca uluslar arası kuruluşlar tarafından tanınması faaliyetlerini
sürdürecekler ve yine aynı amaçla propaganda faaliyetlerine
(kitaplar, makaleler, konferanslar, romanlar, şiirler, piyesler,
filmler vb) devam edeceklerdir.
ABD Kongresinin asılsız soy kırımını
tanıyan bir karar alması Ermenilerin en büyük düşüdür. Böyle
bir kararın Türkiye’yi soy kırımını tanımaya zorlayacağı düşüncesi
Ermenilerde hâkimdir. 2000 yılı son baharında Temsilciler
Meclisinin bu yönde bir kararı kabul etmesi ancak Başkan Clinton’un
şahsi müdahalesiyle önlenebilmiştir. 11 Eylül olayından sonra
Türkiye’nin bulunduğu bölgedeki stratejik öneminin çok artmış
olması Amerikan kongresinden bu tür bir karar geçmesini çok
güçleştirmiş buna karşın Türkiye’nin Irak savaşı karşısındaki
tutumunun bazı ABD çevrelerince eleştirilmesi Ermenilerde
yeni ümitler yaratmıştır.
Amerikan eyaletleri asılsız soy
kırımını tanımaları çabalarına da devam edecektir. Ermeniler
özellikle 1980’li yıllardan itibaren Amerikan eyaletlerinin
çeşitli makamlarından asılsız soy kırımını tanıyan kararlar
almasına çalışmışlardır. Hâlen 50 eyaletten 28’i bu yolda
karar almıştır(12).
Amerikalı Ermenilerin diğer bir uğraşısı Ermeni soy kırımını okul müfredatlarına
almış bulunan eyaletlerin sayısının arttırılması yönünde olacaktır.
Ermenistan dışındaki Ermeni toplumu özellikle ABD’de Türkiye ve Azerbaycan’ın
her türlü çıkarını önlemek, buna karşın Ermenistan’a maddi
yardım sağlamak yolundaki gayretlerini sürdüreceklerdir.
Avrupa’da Ermenilerin en fazla
nüfuz sahibi oldukları ülke Fransa’dır. Asılsız Ermeni soy
kırımını tanımak için kanun çıkarmış olan tek ülke de Fransa’dır.
Bu kanun, soy kırım iddialarını reddedenlere karşı bir müeyyide
içermediğinden Fransa’daki Ermenilerin gayreti, Yahudi soy
kırımını reddedenlere karşı müeyyideler öngören kanunun (Gayssot
kanunu) Ermenilere de teşmil edilmesidir. Asılsız soy kırım
hakkındaki kanun nedeniyle Türkiye ile ilişkilerinde ciddî
bir sarsıntı yaşayan Fransızların, bu kere Ermeni iddialarını
kabul etmeyenleri cezalandırmak suretiyle Türkiye ile tekrar
bir bunalım yaşamak isteyecekleri zannedilmemektedir.
Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine
aday olması Ermenilere bu üyeliği Türkiye’nin asılsız soy
kırımının tanınması koşuluna bağlama fikrini vermiştir. Avrupa
Birliği üyesi ülkelerden Fransa, İtalya, Yunanistan ve Belçika
bu asılsız soy kırımını tanımıştır. Halen Ermenilerin Almanya,
İngiltere, Hollanda ve İsveç’e öncelik verdikleri ancak henüz
başarılı olamadıkları görülmektedir. Türkiye’nin adaylığı
olumlu sonuçlanmadığı sürece Ermenilerin bu ülkeler ve asılsız
soy kırımını tanımamış diğer Avrupa Birliği üyesi ülkeler
nezdinde girişimlerini sürdürmeleri beklenmelidir. Ancak Türkiye’nin
Fransa’ya gösterdiği tepkiler, Fransa’yı takip etmesi muhtemel
bazı ülkeleri uyarmıştır. Buna mukabil Türkiye’nin Avrupa
Birliğine üye olmak için son derece istekli davranması bazı
ülkelerde Türkiye’nin bu üyelik uğruna Ermeni sorununda taviz
verebileceği gibi düşüncelere yol açmış olması olasılığı vardır.
Ermenileri bu konuda cesaretlendiren Avrupa Parlamentosunun 1987 yılında
aldığı bir karardır. Bu kararda Avrupa Parlamentosu 1915
olaylarını soy kırım olarak kabul etmekte ve Türkiye soy
kırımını tanımadığı taktirde Avrupa Birliği üyeliğine
alınmayacağı belirtilmektedir(13).
Bu karar 1987 yılında Türkiye’nin tam üyelik için başvurması
üzerine alınmış, üyelik başvurusu bir sonuca bağlanmayınca
da gündemden düşmüştü. Türkiye’nin 1999 yılında adaylığının
kabul edilmesinden sonra asılsız Ermeni soy kırımının
tanınması konusu tekrar gündeme gelmiş ve Avrupa Parlamentosu
2000 yılı Kasım ayında Türkiye’nin adaylığı ile ilgili
ilerleme raporu hakkındaki kararında asılsız soy kırımını
tanıması için Türk Hükûmetine ve Türkiye Büyük Millet
Meclisine çağrıda bulunmuştur. 2001 yılı ilerleme raporunda
bu konu yok iken 2002 yılı Şubat ayı sonunda kabul edilen
Güney Kafkasya Raporu ile ilgili Karar, 1987 yılı kararına
atıfta bulunmakla, Türkiye’nin adaylığı ile asılsız soy
kırım arasında tekrar bağ kurulmuştur(14).
Ermenilerin Avrupa Parlamentosundan her fırsatta bu konuda
bir karar çıkartmaya veya eski kararları teyit ettirmeye
çalışacakları ve Türkiye’nin adaylık statüsü devam ettiği
sürece bu yoldaki faaliyetlerinin devam edeceği görülmektedir.
Bu konuda bilinmesinde yarar
olan başka bir husus da Avrupa Parlamentosunun bu tür kararlarının
tavsiye mahiyetinde olduğu ve o nedenle de ne Avrupa Birliği
üyesi ülkeler hükûmetlerini ne de Türkiye’yi bağladığı, buna
karşın Türkiye aleyhine kamuoyu oluşturulmasına yardım ettiğidir.
Ancak, Türkiye Avrupa Birliğine üye olursa bu konudaki antlaşma
tasdik için Avrupa Parlamentosuna gelecektir. Parlamento önceki
kararlarını dikkate alarak tasdikten önce Türkiye’nin asılsız
Ermeni soy kırımını tanımasını istemesi olasılığı vardır.
O sırada herhangi bir nedenle Türkiye’nin üyeliğine ihtiyaç
duyuluyorsa Parlamentonun bu konuya hiç değinmeden tasdik
işlemini yapması da mümkündür. Türkiye’nin tam üyeliğinin
kısa vadede gerçekleşmesine pek olanak görülmediğinden yukarıda
değindiğimiz durum güncel değildir. Ancak Ermeni sorununun
Avrupa Parlamento bağlantısı hatırda tutulmalıdır.
Sonuç olarak Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin
kurulmasıyla hukuken ve fiilen ortadan kalkmış olan Ermeni
sorununun, bundan yaklaşık 30 yıl önce tekrar canlandığı ve
zaman zaman Türkiye için bir endişe kaynağı olabilecek boyutlara
ulaştığı görülmektedir.
Ermeni sorununun kaynağında 1915 sevk ve iskânının aslında bir soy kırım
iddiası olduğu yatmaktadır. Türkiye ve Türklerin insanlığa
karşı işlenmiş en büyük suç olan soy kırım ile itham edilmesi
ciddî bir imaj bozulmasına yol açmaktadır. Oysa, teknik ilerlemeler
sonucunda çok küçülmüş olan dünyada sahip olunan imaj, ticaretten
turizme kadar geniş bir alanda etkisini hissettirmekte ve
bu nedenle de ciddî bir önem taşımaktadır.
Siyasî alanda ise Ermeni sorunu
Türkiye’nin bazı ülkelerle olan ilişkilerine olumsuz etki
yapmaktadır. Bunların başında Ermenistan gelmektedir. Asılsız
soy kırım iddiaları, başta Karabağ olmak üzere mevcut birçok
sorun nedeniyle barış ve istikrara kavuşamayan Güney Kafkasya
için, ek bir yük oluşturmaktadır. Ayrıca Türkiye’nin asılsız
soy kırımını kabul etmiş ülkelerle ilişkilerinde de, bir süre
için olsun, ciddî gerilemelere neden olmaktadır. Nihayet Ermenilerin
soy kırım iddialarını kabul etmediği taktirde, Avrupa Birliğine
üye olmaması yolunda Avrupa Parlamentosunda mevcut eğilimin
de ileride Türkiye için olumsuz sonuçlar doğurması olasılığı
mevcuttur.
1915 sevk ve iskânın bir soy
kırım olmadığı hakkında ülkemizde bazı değerli çalışmaların
varlığına rağmen bunların yurt dışında tanıtılması yeterince
sağlanamamış ve yabancı ülkelerde gitgide yerleşmekte olan
Ermenilerin soy kırımına uğradığı kanısı değiştirilememiştir.
Bu durumun başlıca nedeni Türkiye’de Ermeni sorununun yaratabileceği
tehlikeler hakkındaki bilinçsizliktir. Bu tehlikenin devamlı
olmasına karşın, genellikle ülkemizde siyasî makamların bu
sorunla ilgileri güncelliği ile orantılı olmuştur. Diğer bir
deyişle ancak kriz olduğu taktirde bu sorunla yakından ilgilenilmiş,
geçici olarak gündemden düştüğü zamanlarda ise önemini kaybetmemiş
olmasına bakılmaksızın, bu ilgi azalmıştır. Medyanın Ermeni
sorununa yaklaşımı aynen bu şekildedir. Başta üniversiteler
olmak üzere bilimsel çevrelerin de Ermeni sorununa ilgisi
sınırlı olmuş ve bu konu az sayıda bilim adamın uhdesinde
kalmıştır.
Bu olumsuz tablonun son zamanlarda değişmeye başladığı memnuniyetle görülmektedir.
2001 yılı sonunda, Ermeni sorunu konusunda devlet daireleri
çalışmalarının bir uyum içinde yürütülebilmesini sağlamak
üzere bir “Asılsız Soy Kırım İddialarıyla Mücadele Koordinasyon
Kurulu” kurulmuştur. Diğer yandan Ermeni sorununun okulların
müfredat programına alınması gençlerin bu konuda bilinçli
bir şekilde yetişmeleri sürecini başlatmakla önemli bir
eksikliği gidermiştir. Ermeni sorunu hakkında, üniversitelerde
bilimsel çalışmaları özendirmek ve koordine etmek için
de Yüksek Öğretim Kurulu tarafından bir “Türk-Ermeni İlişkileri
Milli Komitesi” oluşturulmuştur. Üniversite dışında ise
özel bir kuruluş olan Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi
2001 yılı başlarında bir Ermeni Araştırmaları Enstitüsü
kurmuştur. Bu Enstitü “Ermeni Araştırmaları” başlığı altında
Türkçe ve “Review of Armenian Studies” başlığıyla İngilizce
olmak üzere iki dergi çıkarmış ve Türkiye’de Ermeni sorunu
konusunda çalışmalar yapan bilim adamlarının katıldığı
bir “Ermeni Araştırmaları Kongresi” düzenlemiştir.
Ermeni sorununa yaklaşımlarda ciddî bir değişikliğe işaret eden ve bu
konunun derinliğine bilimsel araştırılmasını ve öğretilmesini
öngören bu gelişmeler sorunun kalıcı bir çözümüne katkı yapabilecek
niteliktedir, bu nedenle de gelecek için ümit vericidir.
1. Baskın Oran (Editör) Türk Dış Politikası,
Cilt I, s.502-509
2. Aynı eser, s.511
3. Asılsız Ermeni soy kırımını tanıyan
parlamentolar şunlardır: Uruguay (1965), Güney Kıbrıs
(1982), Arjantin (1993), Rusya (1995), Kanada (1996),
Yunanistan (1996), Lübnan (1997), Belçika (1998), İtalya
(2000), Vatikan (2000) ve Fransa (2001).Asılsız Ermeni
soy kırımını tanıyan tek uluslar arası kuruluş Avrupa
Parlamentosudur. Avrupa Parlamentosunun bu konudaki kararı
1987 tarihlidir. Bu karar 2000 ve 2002 yıllarında başka
vesilelerle teyit edilmiştir.
4. Ararat Filmi hakkında ayrıntılı bilgi
i için bkz. Sedat Laçiner, Şenol Kantarcı, Ararat, Sanatsal
Ermeni Propagandası, ASAM 2002
5. Sam Weems,”Armenia, Secrets of a
‘Christian’ State”, St. John Press 2002, s. 373-374.
6. ANCA (Armenian National Committee
of America) Press Release, 20 Kasım 2002
7. Sam Weems, adıgeçen eser, s.353
8. Ömer E. Lütem, Olaylar ve Yorumlar,
Ermeni Araştırmaları, Sayı 3, s. 27-29
9. Ömer E. Lütem, Olaylar ve Yorumlar,
Ermeni Araştırmaları, Sayı 2 s.27-29 ve Sayı 3 s. 30
10. Zaman, 22 Şubat 2002
11. The Armenian Weeekly Online, June-July
2002 (http://www.hairenik.com
12. 1 Ocak 2003 tarihi itibariyle sözkonusu
eyaletler şunlardır: Alaska, Arizona, Arkansas, California,
Colorado, Connecticut, Florida, Georgia, Illinois, Maine,
Maryland, Massachusetts, Michigan, Minnesota, Missouri,
Nevada, New Hampshire, New Jersey, New Mexico, New York,
Oklahoma, Oregon, Pennsylvania, Rhode Island, South Carolina,
Virginia, Washington, Wisconsin
13. Ömer E, Lütem, Olaylar ve Yorumlar,
Ermeni Araştırmaları, Sayı 3, s. 25,26
14. Ömer E. Lütem, Olaylar ve Yorumlar,
Ermeni Araştırmaları, Sayı 4, s. 27-31