Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Dergisi

 

 Ana Sayfa    | Eski Sayılar |

 NİSAN 2003  |  YIL : 4 |  SAYI : 38

MÜMTAZ SOYSAL'IN ORLY SALDIRISI DAVASI İLE İLGİLİ UZMAN TANIK BEYANI*



15 Temmuz 1983 günü Paris yakınlarında Orly Havaalanında THY bürosu önünde patlayan bir bomba dördü Fransız, ikisi Türk, biri Amerikan ve biri İsveçli olmak üzere sekiz kişinin ölümüne ve altmış dolayında kişinin de yaralanmasına yol açtı.

Sanık olarak tutuklanan ASALA örgütü mensupları 19 Şubat-2 Mart 1985 tarihleri arasında yargılanmaların sonunda sanıklardan biri ömür boyu olmak üzere ağır hapis cezasına çarptırıldılar.

Mahkemede sanıkları özellikle Avukat Vergès, Avukat Bourguet ile Avukat Zavarian savunmuştur. Bu davada Türk mağdurları temsilen müdahil taraf uzman tanık olarak Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Profesörlerinden Dr. Mümtaz Soysal, Dr. Türkkaya Ataöv ile aynı Fakülte doçenti Dr. Sina Akşin’in ve Gazi Üniversitesi doçentlerinden Dr. Hasan Köni’nin dinlenmesini istemiştir. Bu uzman tanıkların yanında, Boğaziçi Üniversitesi doçentlerinden Dr. Avedis Simon Hacınlıyan da müdahil tarafın moral tanığı olarak mahkemece dinlenmiştir.

Aşağıdaki yazı, Prof. Dr. Mümtaz Soysal’ın uzman tanık olarak mahkemede verdiği beyanıdır.


Sayın Başkan,

Sanıklardan hiçbirini tanımıyorum ve saldırının yapıldığı gün Orly’de değildim. Müdahil avukatlarının istemi üzerine burada bulunuyorum. Neden? Aslında bu mahkeme önünde duygulara dayalı bir tanıklık yapabilirim; zira 31’i diplomat ve memur olmak üzere Ermeni terörüne kurban giden 2 Türk’ten 12 tanesi benim eski öğrencim ya da meslektaşımdı ve Orly saldırısının mağdurları arasında da çoğunluğu kendi yurttaşlarım oluşturuyor.

Fakat buraya size başka şeyi izah etmeye geldim. Tanık oluşumdan ötürü bu davanın oturumlarında bulunamadım ve mahkemenin seyrini fazlaca Fransız basınından izleyebildim. Gazetelerde okuduklarım böyle bir izahın gerçekten gerekli olduğunu gösterdi. Savunma avukatları, siyaset adamlarının tanıklığına başvurarak arada onları Ermeni “Soy kırımı” üzerine konuşturmayı ve böylece bu davaya siyasal bir nitelik vermeyi arzu ediyorlardı. Bu konudaki çabaları şimdilik boşa çıkmış olabilir, ama sonunda gene bunu başarmayı denemeyeceklerinden  fazla emin değilim.

Bu benim için bir önsezi değil, kesin bir kanı; zira, bu tür davalarda hep böyle olur. Nitekim psikolog-bilirkişi, huzurunuzda sanıkları söz konusu suça iten belli bir “tutkulu idealizm” den söz etti ve onları da aynı “soy kırımı”nın sorunlularına karşı intikam hırsıyla dolu olan çocukluklarını anlattılar. İşte size bu konudan, “soy kırımı” konusundan söz etmek için geldim.

Ben, ne tarihçiyim, ne de etnolog. Hukukçuyum . İnanıyorum ki, öncesi ve sonrası ile birlikte 1915 olaylarının hukukî yönü, bu olaylara ilişkin olarak toplu bir intikam duygusundan kaynaklandığı iddia edilen her suçun tahlili bakımından önemlidir. Cezasız kalmış bir haksızlık üzerine dünyanın dikkatini çekme gerekçesi söz konusu olduğu zaman da bu tahlil gereklidir.

Bir hukukçu olarak, özellikle bu ülkede devlet adamlarından Ermeni davasına taraftar olan en sade kişilere kadar “soy kırım” teriminin bu kadar kolayca kullanılır olması ve hatta hafife alınması karşısında şaşırdım. Oysa bu terim belli tanımı olan bir suça ilişkindir ve o tanım İkinci Dünya Savaşından sonra hazırlanarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 9 Aralık 1948 günlü kararıyla onaylayıp 11 Ocak 1951’de yürürlüğe giren “Soy Kırımının Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme “ adlı uluslar arası bir sözleşmeyle yapılmıştır. Türkiye bu sözleşmeyi imzalayıp onaylamıştır.

Anılan sözleşmede soy kırımı suçunun tanımlanması üç unsur içermektedir. Her şeyden önce ulusal, etnik, ırkî ve dinî bir grup bulunmalıdır. Sonra bu grup, sözleşmede sayılan “grup mensuplarının öldürülmesi” eyleminden “bir grubun çocuklarının başka bir gruba zorla nakledilmesi “ ne kadar uzanan ve “grubun fizik varlığını sona erdirecek yaşama koşullarına tâbi tutulması” eylemini de içeren bazı muamelelere tâbi tutulmalıdır. Fakat bu suçun üçüncü unsuru daha önemlidir. Söz konusu grubu “kısmen veya tamamen yok etme kastı”nın mevcut olması gerekir.

Bu kilit ibare savaşlara, isyanlara vs. ilişkin başka amaçların sonuçları olan diğer “adam öldürme”lerden, soy kırımını ayırt eder. Adam öldürme fiili ulusal, etnik, ırkî veya dinî bir grubun üyelerini sırf bu grubun üyeleri oldukları için açık veya örtülü bir şekilde yok etmeyi hedef aldığı zaman soy kırımına dönüşüyor. Sayılarının büyüklüğü ancak gruba yönelik böyle bir kastın belirtisi olarak ele alınabilirse anlam kazanır. Bu nedenledir ki, Vietnam savaşına ilişkin Russel mahkemesi vesilesi ile soy kırımından söz eden Sartre’ın dediği gibi, böyle bir kastın örtülü bile olsa varlığını kanıtlamak için objektif olayları incelemek gerekir.

Ermeni sorunu ile ilgili olarak bu konuda bir sonuca varmak için üç grup olguyu saptamak yeterlidir.

Birinci olgu grubu, on birinci yüzyıldan on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısına kadar, ulusların tarihinde bir başka benzeri görülmeyen, Anadolu Türk ve Ermeni halklarının barış içinde birlikte yaşadıkları sekiz yüzyıllık döneme ilişkindir. Anadolu’nun Türkler tarafından fethinden milliyetçilik çağına kadar kayda değer hiçbir uyuşmazlık, hiçbir silâhlı çatışma bu iki topluluğu karşı karşıya getirmedi. Bütün dünya tarihinde birbirinden bu kadar farklı diller konuşan ve birbirine bu denli zıt dinsel inançlara sahip olup da bu kadar uzun süre böylesine barış içinde yaşayan iki başka halk gösterilmez. Biz böyle istisnai bir birlikte yaşamayı mümkün kılan Türk halkının bu hoşgörüsünden gurur duyarız. Bu durum, her iki halkın günlük yaşamından sonuçları bugün de süren derin bir kültür alışverişi sağladığı için daha da dikkat çekicidir. Örneğin Ermeni soyadlarının çoğu Ermenice ek alan Türkçe sözcüklerden ( çoğu kez meslek adlarından) yapılmıştır. Buna karşılık, bugünkü Türk sanatındaki ve müziğindeki sanatçılar ve besteciler arasında Ermeni asıllı birçok kişi vardır.

İkinci olgu grubu, özellikle 1915 olayları ile onlardan hemen önceye veya sonraya ait olanlarla ilgilidir. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısı, Osmanlı Devleti’ni oluşturan çeşitli etnik gruplar için milliyetçilik dönemidir. Bu düşünce akımı, her milleti İmparatorluk topraklarının bir kısmı üzerinde kendi devletini kurmak amacıyla silâhlı mücadeleye iter. Birçoğu, nerdeyse hepsi, bunu başarır.

Ermeniler hariç onların mücadelesi, bir temel konuda öbür milliyetçiliklerden farklıdır. Sanatkâr ve zanaatkâr, sultanın saltanatına sadık ve çalışkan bir halk olan Ermeniler Anadolu’ya ve hatta İmparatorluğun Avrupa’daki topraklarına yayılmışlardır. Böylece, Türklerin Anadolu’ya girmesinden önce oturdukları topraklardaki çoğunluğu kaybetmişlerdi. Sonuç olarak, on dokuzuncu yüzyıl sonları ile yirminci yüzyıl başında hiçbir Doğu Anadolu ilinde artık Ermeni çoğunluğu yoktu. Bugünkü modaya uygun bir terim kullanmak gerekirse, Ermenilerin Ermenistan adı verilebilecek belli bir toprak üzerinde bir millî bağımsızlık hareketi olmadı ve ancak ülkenin çeşitli köşelerinde Ermeni gruplarının isyanları ve tedhiş eylemleri meydana geldi. Kendine saygısı olan her devlet gibi Osmanlı Devleti de bu faaliyetlere karşı kendisini savunmak amacıyla bazen oldukça ağır önlem almak zorunda kaldı ve bu önlemler zaman zaman hayli sert oldu.

Sonra, Birinci Dünya Savaşı başladı. 1915‘de Osmanlı Devleti birçok cephede birden savaşıyordu. Batı’da Çanakkale’de İtilaf Devletleri’nin saldırısına karşı savaşılırken ülkenin doğusu Çarlık Rusyası ordularının işgal tehdidiyle karşı karşıya kalmıştı. Rusya’nın Osmanlı Devletindeki dağılmayı hızlandırmak ve bundan kendi yararına çıkar sağlamak amacıyla on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısı boyunca Ermeni sorunuyla ilgilenen büyük devletlerden biri olduğunu unutmamak gerekir. Savaş sırasında Rus yöneticiler Osmanlı Cephe gerisindeki bölgeyi sarmak için Ermeni sorununa o zamana kadar gösterdikleri ilgiden yararlandılar. Böylece isyancılarla Rus Ordusu arasında bir iş birliği doğdu. Bu Ermeni ayaklanışını yönetenlerin gözünde belki de ulusal bağımsızlık yolunda gerekli bir iş birliğiydi; Fakat Osmanlılar için, böyle bir davranış vatana ihanetti. İşte bu savaş koşulları altında, başkaldırmalar, isyanlar, karşılık vermeler ve karşılıklı öldürmeler oldu. İşte o zaman hükûmet şu kararı almak zorunda kaldı. 1. Muharip birliklerdeki Ermeni askerleri geri hizmet birliklerine aktarmak; 2. Savaş bölgesindeki Ermeni halkı Güney Doğu Anadolu’ya ve o dönemde İmparatorluğun bir parçasını oluşturan bugünkü Suriye’nin kuzeyine doğru kaydırmak. Bu önlemler birliklerin güvenliğini sağlamak ve ordunun ikmal yollarını güvenlik altına almak için zorunlu idi.

Zor bir kaydırma oldu bu. Bütün Ermeni nüfusu çok dağlık ve çorak bir bölgenin bir ucundan öbürüne nakletmek çok güç koşullar altında gerçekleşti. Taşıma araçları bulunmadığı için, çoğu zaman yerleri değiştirilenler uzun mesafelere yaya gitmek zorunda kalıyorlar, devlet otoritesine boyun eğmeyen aşiretlerin saldırılarına ve hırpalamalarına maruz kalıyorlardı. Ayrıca askerlerle birlikte bütün sivil halkı kıran kıtlıkların ve salgınların yaşandığı bir dönemdi. Koşulların zorluğu yanında hükûmet emirlerini yerine getirmede gayretkeşlik eden bazı yöneticilerin de bazen yer değiştirenlerin korunması için gerekli önlemleri alma zahmetine katlanmadıkları oluyordu. Kısacası, Anadolu’nun bu bölgesinde o tarihte bir insanlık trajedisi yaşandı, fakat her iki taraftan yüz binlerce kurban veren ve karşılıklı acı çekilen ortak bir trajedi söz konusuydu.

Fakat bu dram soy kırımı adını alabilecek bir dram değildir. Zira soy kırımın asıl unsuru, yani sırf Ermeni olduğu için Ermeni etnik grubunu yok etme kastı eksiktir. Söz konusu olan düzensizliğin ve karışıklığın hüküm sürdüğü, can çekişen bir imparatorluk bünyesinde, silâhlı çatışma koşullarında kararlaştırılmış bir savaş eylemidir. Ermeni unsurunun başka bölgelere naklinin sonuçları, ilk bakışta, 1948 Antlaşmasının aradığı koşullara uyar gibidir. Grup üyeleri öldürülmüştür ama daha çok yerel aşiretlerin sorumsuz kişileri tarafından. Evet maddî ızdıraplar yaşanmıştır, ama bu özellikle savaşın yakıp yıktığı bir ülkenin coğrafî ve iklim koşullarından kaynaklanmıştır. Yetim kalan Ermeni çocukların Müslüman ailelerce evlât edinildiği de doğrudur. Fakat bu asla, sözleşmenin deyimiyle ‘ bir grubun çocuklarının diğer bir gruba zorla nakledilmesi’ amacıyla yapılmamış, aksine yüzyıllar boyunca Anadolu ailelerini birbirine bağlamış barışçı bir birliktelikten esinlenen yardım ve dayanışma anlayışıyla olmuştur. Bütün bu olaylar dizisinde bir kavmi kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak kastı yoktur. Çünkü Ermeni kaynaklar, ülkenin cepheden uzak bölgelerindeki Ermenilerle İstanbul ve İzmir gibi büyük merkezlerinde oturanların aynı önlemlere tabi tutulmadıklarını kabul ediyorlar. Öte yandan, birçok Ermeni asıllı memur ve hatta kaymakam, ülkenin doğusunda meydana gelen olaylara rağmen görevlerinin başında kalmışlar ve böylece, Osmanlı devletinin Gayrimüslimlere devlet kapılarını açma geleneği eskisi gibi devam etmiştir. Gerçekten Osmanlı bürokrasisinde bir çok bakan, büyükelçi (hatta Berlin, Viyana vs. gibi önemli başkentlerde) ve yüksek memur olarak görev alan bir çok Ermeni olmuştur. 

Doğu Anadolu’ya gelince, elimizde, başka bölgelere nakledilenlerin güvenliğini ve korunmasını sağlamak için, çetin bir savaşın korkunç koşullarına rağmen idare makamlarınca çaba gösterildiğini belgeleyen, Osmanlı arşivlerinde mevcut olup bir kısmı yeni yayınlanmış olan sayısız belge, mektup, telgraf, genelge vs. var. Yöneticiler bazı durumlarda başarısız kalmış olabilirler. Fakat bu başarısızlar, bütün devlet mekanizmasının Yahudi ırkının topyekün imhasına yöneltildiği Hitler’in soy kırımıyla karşılaştırılabilecek bir soy kırımı kastının varlığına delil olarak değerlendirilemez.

“Türkler tarafından gerçekleştirilen Ermeni soy kırımı” suçlamasını çürütmeye yarayan olgulardan üçüncü grubu bugünkü Türkiye’de Türk halkı ile Ermeni azınlık arasındaki uyumlu ilişkiler oluşturuyor.

Bu ilişkilerin niteliğini anlamak için dışarıda yaşayan son üç kuşak Ermenilerin özelliklerini hatırlamak ve onların yazgılarını Türkiye Ermenilerinin yazgısıyla karşılaştırmak gerekir.

İlk kuşak, yakınları Birinci Dünya Savaşı olaylarında mağdur olup acı çeken ve Osmanlı Devletinin çöküşünden önce veya çöküşü sırasında ülkeyi terk etmek zorunda kalanlardan oluşan göçmenlerdir. Bu Ermenilerden bazıları öç alma düşüncesiyle ve çekilen acıların karşılıklı olduğunu unutarak, eski Osmanlı yöneticilerine karşı saldırılarla bireysel tedhiş eylemlerine giriştiler.

Yurt dışındaki ikinci kuşak Ermeniler, kendilerini kabul eden yeni toplumlarla bütünleşen, sanatkâr ve çalışkan bir millet olarak olağanüstü yetenekleri sayesinde yeni ortamda kendilerine yer yapan, orada huzur ve hoşgörü bulan, uyum sağlayanlardan oluşuyor. Üçüncü kuşağın, yani bugün dışarıda yaşayan Ermeni gençlerinin bir kısmını yeniden şiddet eylemleri yoluyla ulusal bir kimlik kazanma peşinde koşmaya iten asıl neden bu ikinci kuşağın durumudur. Üçüncü kuşağın tedhişindeki amaç, geçmişin unutulmasını, artan bütünleşmeyi ve Ermeni kültürünün kaybolmasını önlemektir. Ne yazık ki, bu gençler kişiliklerini ispatlamak için şiddet yolunu, yani en kolay yolu seçtiler. Başvurdukları tedhiş eylemleri onlar bakımından kuşkusuz birçok tehlikeyi de içeriyor. Fakat Ermeni kimliğini sürdürmek için harcanması gereken gerçek kültürel ve düşünsel çabalarla karşılaştırıldıklarında, bu eylemler aslında çok kolaycı ve kısır bir seçeneği temsil eder.

Buna karşılık, Türkiye’de yaşayan üçüncü kuşak Ermeniler böyle bir kimlik bunalımı geçirmiyor. Zira hepsi şimdi de Osmanlı Devleti bünyesinde birlikte barış içinde yaşadıkları dönemdeki gibi Ermeni kavminin özelliklerini sürdürmek için gerekli bütün olanaklara sahip bulunuyorlar. Ayrıca, sahip oldukları dinsel azınlık hakları, 1923’de imzalanan ve aslı Fransa nezdinde muhafaza edilen uluslar arası bir antlaşmayla, yani Lozan Antlaşmasıyla güvence altına alınmıştır. Türk halkı ile Ermeni azınlığı arasında kültürel alışveriş bugün de sürmekte ve her iki topluluk kinsiz bir barış ortamında aynı yaşam tarzını paylaşmaktadır. 1980’den önce Türkiye’yi önüne katıp sürükleyen terör akımı sırasında bile Türkiye Ermenilerinin asla şiddet eylemlerine girişmemesi dikkate değer bir durumdur. Meydana gelen bazı bireysel olaylar ise yurt dışında eğitilip yetiştirilmiş Ermenilerin eseridir. Kudüs’deki meşhur “papaz okulu” olayı bu genel çerçeve içinde değerlendirilmelidir. Fransız basınına göre, sanıklardan biri Türkiye’de Ermeni okulunun bulunmamasından “Kudüs’te eğitim yapmak zorunda kaldığını” söylemiş. Sayın Başkan, öğrenimin Ermenice yapıldığı ve taşıdıkları Ermenice isimlerden kimlikleri kolayca ayırdedilebilir 19 Anaokulu, 20 İlkokul, 9 Ortaokul ve 5 liseden bazılarını size örnek olarak zikretmeme izin veriniz. Bezezyan Anaokulu ve İlkokulu, Vartuhyan İlkokulu, Semerciyan Cemeran Anaokulu ve İlkokulu, Karagözyan İlkokulu, Aramyan Uncuyan Ortaokulu, Bezciyan Ortaokulu, Sahakyan Nunyan Lisesi, Eseyan Lisesi, Gebrenagan Lisesi vs.

Yurtdışında bulunan genç Ermeni teröristlerin başlıca hedefi Türk halkı ile Ermeni cemaati arasındaki karşılıklı hoşgörüyü ve birlikte barış içinde yaşamayı sona erdirebilmek olmuştur. Fakat şu ana kadarki bütün çabalar başarısızlıkla sonuçlanmış ve ne Türk halkı, ne de Türk Hükûmeti, Türkiye Ermeni Cemaatine karşı şiddet eylemlerine başvurmuştur.

Buna rağmen Ermeni terörü sürüp gidiyor ve yetmiş yıl önceki “soy kırım” ın dan söz edilmeye devam ediliyor. Neden? Çünkü soy kırımı insanlığa karşı bir suçtur ve yukarıda değindiğim antlaşmada “bir Devletler Hukuku suçu” olarak tanımlanmaktadır. Soy kırımından söz ederek dünya kamuoyunu etkilemek ve bir devlete, bir millete, bir halka karşı harekete geçirmek kolaylıkla mümkündür. Ayrıca bu, zaman aşımına uğramayan bir suçtur; yani, ne zaman işlenirse işlensin cezalandırılması gerekir. Demek ki bu suçun sanıkları nerede ve ne zaman olursa olsun cezalandırılmalıdır ve Ermeni teröristlerin gözünde bu suç bütün Türk milletine yüklendiğinden, Türk Devletinin temsilcileri ve hatta bütün Türk vatandaşları cezalandırılmalıdır. Bu yüzden olayların meydana geldiği tarihte ana ve babaları bile dünyaya gelmemiş genç diplomatlar veya ülkelerine dönmek için kendi ulusal hava yollarının uçağına binen sıradan işçiler hedef seçilmiştir.

İşte bundan dolayıdır ki, Ermeni teröristler tarihi saptırmayı ve savaş koşulları içinde birlikte yaşanan bir faciayı soy kırımı olarak nitelendirmeyi tercih ediyorlar. Bu da kendilerine tedhiş suçları işlemek için bir bahane sağlamış oluyor. Fakat Birleşmiş Milletlerce yapılan sözleşmedeki tanımlama ulusal, etnik, ırkî veya dinî bir grubun üyelerine, sadece bu grup üyesi oldukları için kısmen veya tamamen yok etme, amacından söz ettiğine göre bu tedhiş eylemlerinin kendileri “soy kırımsal” bir nitelik kazanıyorlar, Türkleri Türk oldukları için öldürmek ve Türkleri taşıyan Türk Hava Yollarının bir uçağı olduğu için bir uçağa bomba yerleştirmeye çalışmak, işte “soy kırımsal” bir eylem sayılması gereken hatta soy kırımın ta kendisi olan budur.

Teşekkür ederim Sayın Başkan.

SORULAR VE YANITLAR

AV. VERGES: Profesör Mümtaz Soysal’ı, Doğu Anadolu’da bir buçuk milyondan fazla Ermeni’nin hayatına mal olan “soy kırımı”nın “en sinik” yorumunu vermekle suçluyor. Sonra, Belçikalı Bakan Baron de Brouckere’in bir kitabından pasajlar okuyarak anılan olaylara ilişkin feci tasvirler konusunda Profesörün ne düşündüğünü soruyor.

PROF. MÜMTAZ SOYSAL: Ermeni davasını savunan yazarların kitaplarından böyle parçalar seçmek çok kolay. Ben de aynı şeyi yapabilir ve huzurunuzda ülkenin aynı bölgesinde Ermenilerce toplu olarak öldürülmüş Türkleri anlatan kitaplardan sayfalarca okuyabilirdim. Biz de size rakamları konuşturabiliriz. Osmanlı nüfus sayımlarından çıkan ve büyük Avrupa Devletlerinin konsolosluk raporlarıyla da doğrulanan rakamlara göre İmparatorluk sınırları içerisinde yaşayan Ermenilerin toplam sayısı 1.300.000 i geçmiyordu. Demek ki devletin dört bir yanında yaşayan Ermeni cemaatindeki herkesin topluca öldürülmesi anlamına gelecek iç karartıcı bir varsayımdan hareket etsek bile “bir buçuk milyon ölü” den söz etmek anlamsızdır. Ayrıca, ben de, size, Osmanlı yöneticilerine o kadar haksızlık etmeyen, olayları bir başka biçimde ele alan yabancı yazarlardan alıntılar yapabilirim. Size Türk halkının ve askerî makamlarının “dürüst davranışı”ndan söz eden ve ön sözünü Müttefik İşgal Kuvvetleri Komutanı Mareşal Franchet d’Esperey’nin yazdığı Fransız binbaşısı Larcher’nin “Dünya Savaşında Türk Savaşı” isimli kitabını zikredebilirim. Bütün bu olayların büyük bir imparatorluk çökerken, böyle bir çöküşün tüm kargaşasıyla birlikte meydana geldiğini unutmamak gerekir. Şüphesiz, gayretkeşlikle yetkilerini aşan yöneticiler de olmuştur. Ama onlar, savaştan sonra Osmanlı mahkemelerince soy kırımını amaçlayan bir hükûmet siyasetinin uygulayıcıları olarak değil, fakat aşırılıklarının sorumluları olarak cezalandırıldılar.

AV. VERGES: Lord Bryce’ın kitabından Türklerin zalimliğine ilişkin bir pasaj zikrettikten ve 1915 olayları sırasında İstanbul’daki Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçisi Mr. Morgenthau’nun eserinden bir parça okuduktan sonra, bu metinler hakkında Profesör Soysal’ın görüşünü soruyor.

PROF. SOYSAL: Sayın Başkan, demin belirttiğim gibi, huzurunuza bir yığın kitapla gelmemize izin verilseydi, az önce okunanın tam aksini anlatan alıntılar yapabilirdik. Fakat Türkler aleyhine ve Ermeniler lehine eser sayısının çok olduğu da doğrudur. Bir soy kırımı kanıtlamak için her şey yapıldı; sahte iddialara, sahte ve tahrif edilmiş belgelere dayanıldı, Morgenthau’ya gelince kendisinin ve kendisinden sonra müttefik işgali sırasında İstanbul’da bulunan haleflerinin anılan “soy kırımı” konusunda Osmanlı yöneticilerini sorumlu gösterecek kesin delilleri elde etme olanağına sahip bulunduklarını hatırlatmak gerekir. Unutmayalım ki arşivler işgal kuvvetlerinin denetimi altına geçtiği zaman bile hiçbir şey kanıtlanamamıştır.

AV. VERGES: Mr. Morgenthau’nun savaş sonrasında İstanbul’da bulunmadığını belirterek bu kere Alman misyoneri Doktor Lepsius’u zikredip Profesör Soysal’ın bu konuda ne düşündüğünü soruyor.

PROF. SOYSAL: Savaş hâlinde olan bir ülkede Büyükelçi olan Mr. Morgenthau İstanbul dışına adımını bile atmamıştır ve raporları çoğu Ermeni asıllı tercümanları ile misyonerlerin verdiği bilgileri yansıtır. Doktor Lepsius da bir misyonerdi. Az önce okunan pasajda Osmanlı İmparatorluğundaki Musevîlerden söz ettiğini fark ettim. Bu konuda, Sayın Başkan, bir şey söylememe izin veriniz: Yakında birkaç yıl içinde, İspanya’dan kaçan Yahudilerin Türkiye’ye sığınışlarının beş yüzüncü yıldönümünü kutlayacağız. Engizisyondan ve dinî cezalandırmalardan kaçan bu insanlar Gayrimüslim toplulukların kendilerini yönetmelerine dayalı bir yönetim sistemi içinde huzur ve güven sunan Osmanlı Devletinin topraklarına sığındılar. Biz imparatorluğun Musevî ve Hristiyan halklara karşı hoşgörüyle dolu geçmişinden ve sisteminden ancak gurur duyarız.

AV. BOURGUET: Profesör Soysal’ın hukukî bir açıklamada bulunma yerine siyasî bir konuşma yaptığını iddia ederek, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yürürlüğe girmiş bir uluslar arası sözleşmeden söz etmenin ceza hukukundaki geri yürümezlik ilkesinin gerisine sığınmak olduğunu ileri süren bir suçlamada bulunur. Ayrıca Soysal’dan konuşmasında Ermeni “halkı”nı belirtmek için neden “Ermeni unsur” terimini kullandığını sorar.

PROF. SOYSAL: Soy Kırımın Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme’nin 1948 tarihli olması tartışmamızla hiç ilgili değil. Benim bu sözleşmede verilen tanımlamadan yararlanarak açıklamaya çalıştığım şey, on dokuzuncu yüzyılın sonundan Birinci Dünya Savaşı sonrasına kadar uzanan bir tarih kesiti içindeki olayların gerçek niteliğidir.

Bu sözleşmenin tanımlamasını temel ölçüt olarak alıyor ve Doğu Anadolu’daki Türk ve Ermeni halklarının ortaklaşa yaşadıkları beşerî facianın varlığını da kabul ederek söz konusu olaylarda Osmanlı yöneticilerine yüklenebilir bir soy kırımı suçunun bulunmadığını söylüyorum.

Biz kendi tarihimizle hesaplaşmaya ve hatta daha sonra “suç” olarak tanımlanan bir durum varsa onun bile sorumluluğunu üstlenmeye hazırız. Bu sözleşmenin geriye yürümezliği ya da yürürlüğü hakkında hukukçular arasında bir tartışma olduğunu iyi biliyorum. Hatta, soy kırımı terimi İkinci Dünya Savaşından sonra “üretilmiş” bir terim olmasına rağmen, gerçekte sözleşmenin insanlık tarafından daha önce mahkûm edilen bir suçun varlığını doğruladığı ölçüde zaten var olan hukuku “açıklayıcı” nitelikte olduğu savunulabilir. Geçmişe yürüyüp yürümemesi buradaki tartışmamızın esasını değiştirmez; çünkü tarihî olaylar böyle bir suçun varlığını kanıtlar nitelikte değildir.

“Ermeni unsuru” terimine gelince, Sayın Başkan, size bunun kullandığım tek terim olmadığını hatırlatmak isterim. Ermenilerden söz ederken kavim, halk, azınlık vs. gibi başka terimler de kullandım. Kullanılan terim hukukî tartışmanın esasını hiç değiştirmez. Sözleşme, bir kavim, bir halk, bir azınlık veya dilerseniz bir millet anlamına gelebilen bir “grup” tan söz etmektedir. Osmanlı İmparatorluğu Ermenileri şüphesiz sözleşmenin anladığı anlamda bir grup oluşturuyordu. Fakat anlatmaya çalıştığım konuyla, yani özellikle bu gruba karşı işlenmiş bir soy kırımı suçunun mevcut olmayışıyla bu hususun herhangi bir ilişkisi yoktur.

AV. BOURGUET: Anadolu’da yaşayan “Kürtlerin” sayısını soruyor.

PROF. SOYSAL: Bu soru ile tartışmamız arasında bir ilişki görmüyorum, fakat ima edilmek isteneni gayet iyi anlıyorum. Türkiye ırk, din veya dil ayrımı yapmaksızın yasa önünde yurttaşların eşitliği üzerine kurulmuş, bütünlük ilkesine dayalı bir Cumhuriyettir. Türkiye Cumhuriyetinde anadili Türkçe olmayan yurttaşlar vardır. Fakat yurttaşları arasında konuştukları dile göre ayrım yapmayan bir devlette bu noktanın hukukî bir sonucu yoktur ve özellikle bu ilkeyi güçlendirmek için son nüfus sayımları sırasında anadile ilişkin soru bile, sorulmamıştır. Bu yüzden bir rakam vermek imkânsız. Bu size Fransa’daki Breton sayısının sorulmasına benzer. Siz ne rakam verirdiniz? Bretanya bölgesinin tam nüfus sayısını mı? Fakat bu nüfusun hepsi Breton değildir. Yoksa Fransa’nın dört bir yanında yaşayan Breton asıllı insanların sayısını mı? Fakat bu konuda da bir rakam vermek, çeşitli akrabalık dereceleri ve köken kavramındaki farklı yaklaşımlar nedeniyle imkânsızdır.

Hukukî açıdan konuşursak, bugünkü Türkiye Cumhuriyetinde, azınlık terimi, sadece Lozan Antlaşmasıyla azınlık olarak kabul edilen gayrimüslim üç cemaati kapsar. Bunlar Rum Ortodoks, Ermeni ve Musevî cemaatleridir. Böylece, ülkenin anayasal düzeni ile bütün yurttaşlara sağlanan güvenceler yanında azınlıkların hakları uluslar arası bir antlaşma ile ayrıca güvence altına alınmıştır.

AV. BOURGUET: “Dağ Türkleri” deyiminin anlamını soruyor.

PROF. SOYSAL: Çeşitli ırklara mensup yurttaşlar yönünden Türkiye Cumhuriyetinin tutumunu küçük düşürmek için bu deyimin yurt dışında dilden dile dolaştığını biliyorum. Fransa’da olduğu gibi Türkiye’de de Türk yurttaşlığı, kavmî veya ırkhi değil, hukukî bir kategoridir. Etnik köken ile hiçbir ilgisi yoktur ve etnik köken hiçbir hukukî sonuç doğurmaz. Avukat Bourguet’nin değindiği deyim, Türkiye’de kullanılmamakta fakat alay edercesine bazen yabancı eserlerde zikredilmektedir. Belki de Cumhuriyetin ilk yıllarında etnik düşmanlıkların izlerini ortadan kaldırmak için de kullanılmıştır. Şayet böyle ise, bu ancak övgüye değer bir davranış olabilir. Fakat o deyim bugünün Türkiyesinde geçerli olan bir deyim değildir.

AV. BOURGUET: 1915 mağdurlarının sayısına ilişkin tartışmaya değinerek, bu sayının küçültülmesiyle suçun işlenmemiş sayılması yolunda bir gerekçe oluşmadığını ve bazı insanların ölümden kurtulmuş olmasıyla soy kırımı veya soy kırımına teşebbüs suçunun yokluğuna hükmedilemeyeceğini söylüyor.

PROF. SOYSAL: Eğer suç mevcut ise, mağdur sayısının az veya çok olması suçun niteliğini elbet değiştirmez. Zaten bu nedenledir ki, bütün konuşmam boyunca sayı sözü etmekten kaçındım. Kanıtlamaya çalıştığım husus Osmanlı Devleti‘nin sorumlularında Ermeni kavmini hedef alan ve bir kavmin insanlarını kısmen veya tamamen ortadan kaldırmaya yönelen bir kastın bulunmayışıdır. Sorunun özünü bu oluşturuyor. Böyle bir kast bulunmaksızın karşılıklı olarak yaşanmış bir insanlık faciasının varlığını kabul etmek soy kırımını kabul etmek anlamına gelmez.

AV. BOURGUET: Türkiye’nin “soy kırımı”nı kabul etmemeyi sürdürüş nedenini soruyor ve özellikle hukukî sonuçları bakımından Türkler için soy kırımı ile katliam kavramları arasındaki fark konusunda bilgi edinmek istiyor.

PROF. SOYSAL: Önce konuya bir açıklık getirmek gerek, zira hukuk her şeyden önce kavramların belirgin olmasını ister. “Türklerin Ermeni Soy kırımı” kavramı yerine “Türklerin Ermeni Katliamı” kavramını kullanmış değilim. Hayır, birbiri karşısında konması gereken iki kavram, bir yanda “Türklerin Ermeni Soy kırımı” kavramı ile öte yanda “başkaldırma, isyan, karşılıklı öç alma ve öldürme gibi eylemleri içeren ve tarihin belli bir döneminde iki topluluk arasında birlikte yaşanmış olan facia” kavramıdır.

Eğer sayılardan konuşmak gerekseydi, ben de on dokuzuncu yüzyıl sonundan Birinci Dünya Savaşı’nın ertesine kadar olan aynı dönemde büyük çoğunluğu Doğu Anadolu olaylarında olmak üzere hayatlarını yitiren iki buçuk milyon Türk’ten söz edebilirdim. Hiçbir şeyi inkâr etmiyorum. Tarihî olayları gözlemliyor ve belli bir etnik grubu sırf o etnik grup olduğu için yok etmek kastının bulunmadığını belirtiyorum. Bu koşullarda bir soy kırımın varlığını kabul etmek gerçeğin aksini kabul etmektir. Ayrıca, bu geçmişi başka dinî topluluklara karşı hoşgörü ve iyi niyet örnekleriyle dolu Türk halkı için bir aşağılamayı bir hakareti kabul etmek anlamına gelir. Bu aynı zamanda, bütünlük ilkesine dayalı bir Cumhuriyet çerçevesinde bugün de ülkesi üzerindeki Ermeni topluluğu ile barış içinde birlikte yaşamayı sürdürmek isteyen bir millete hakarettir. Öte yandan bunu kabul etmek tek yanlı bir propagandanın sonuçlarını ve iki halk arasındaki düşmanlığın sürekliliğini kabul etmek anlamına gelir. Biz Ermenilere karşı toplumca hiçbir kin beslemiyoruz. Bir soy kırımını kabul etmek, dünyanın din kavgalarıyla parçalandığı bir dönemde bile bu bakımdan lekesizliğini koruyan Türk halkının toplu olarak tarih önünde özür dilemesinin gerekliliğini kabul etmek olur. Aynı şekilde, bu şimdiki Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi üzerindeki toprak iddialarını da kabul etmek anlamına gelir. Anadolu geçmişte birçok ulusun ve birçok uygarlığın beşiği olmuştur. Bugün ise Türklere ve Türkiye Cumhuriyeti’ne aittir. Soy kırımı zaman aşımına uğramayan bir suç olduğundan bugünün Ermeni gençleri bu Cumhuriyeti ve onun vatandaşlarını cezalandırma hakkını kendilerinde görüyorlar. İnsanlık böyle bir öç alma ve cezalandırma anlayışını kabul edemez. Söz konusu olaylar yetmiş yıl önce meydana geldi. Karşılıklı düşmanlıkları yeniden canlandırmak maksadıyla tarihin bu sayfalarını karıştırmak boşunadır. Bu sayfaların varlığını kabul etmek, her tarihçinin, hatta her dürüst insanın ahlâkî görevidir. Fakat, bunları tek taraflı yorumlayarak söz konusu halklardan yalnızca birini suçlamak, bütün insanlığın ortak vicdanınca kabul edilemeyecek bir tutumdur.

AV. BOURGUET: Osmanlı Hükûmetinin Dahiliye Nazırı Talat Paşa’ya atfedilen 1915 tarihli bir telgraf okuyarak kendisine göre soy kırımının varlığını kanıtlayan bu belgenin gerçek olup olmadığını soruyor ve bu konuda bilgi istiyor.

PROF. SOYSAL: Bu telgraf sahtedir. Bugün birçok propaganda kitabına basılan bir fotoğrafın fotoğrafıdır ve aslı mevcut değildir. Çünkü aslı, 1921’de, Berlin’de Talat Paşa’nın öldürülmesine ilişkin Tehlirian davası sırasında bir kitap yayınlayan Andonian isimli biri tarafından sahte olarak imal edilmiştir. Berlin mahkemesi bu kitapta yayınlanan metnin ve öbür belgelerden hiçbirinin gerçekliğini asla kabul etmedi. Fakat bu yayın kamuoyunu etkiledi ve katil beraat etti. Osmanlı İdaresinde küçük bir memur tarafından Andonian’a satılmış olduğu iddia edilen bu belgeler Halep Valisince “imzalanmış” notları içermektedir. Fakat Valinin imzası Osmanlı arşivlerine göre gerçekte oradaki imzadan tamamen farklıdır. Ayrıca sahte belge düzenleyicisinin Milâdî takvimle Rumî takvimi birbirine çevirmekte tam usta olmayışından kaynaklanan tarih hataları da mevcuttur. Tekrar ediyorum ben tarihçi değilim; fakat telgraflarda kullanılan şifre sistemine, Osmanlı belgelerinin başlığına ve küçük ayrıntılara ilişkin başka hatalar Türk tarihçileri tarafından özenle kanıtlanmış ve yayınlanmıştır. Belgeler böylece, kendilerine mal edilen bütün değeri yitirmiş ve hatta siyasal davalar için tarihi saptırma amacıyla sürdürülen sahtecilik çabalarının birer örneği olmak durumuna düşmüşlerdir.

AV. BOURGUET: Türk tarafının özellikle bu tür çabaları başarısız kılmak için Osmanlı arşivlerini niçin yabancıların yararlanmasına açmadığını soruyor ve Türk makamlarının Ermeni sorunu konusunda hüküm vermek üzere Ekim 1984’de Paris’te toplanan Halklar Daimi Mahkemesine belge sunmayı reddetmiş olmalarını vurguluyor.

PROF. SOYSAL: Osmanlı Arşivleri sınıflandırma ve koruma gereklerinin izin verdiği ölçüde her milletten iyi niyetli bilginlerin yararlanmasına açıktır. Şüphesiz özellikle böylesine tartışmalı bir sorun söz konusu olunca, geçmişin mirasını korumak için bazı önlemlerin alınması da zorunludur. Osmanlı Arşivlerinin incelenmesi arşivlerin dili ve okunması zor milyonlarca belge içermesi nedeniyle olağanüstü bir uzmanlık ister. Ermeni sorununa ilişkin olarak bir avuç Türk uzmanınca yayınlanmış olanlar bile, uzun süredir yayılıp söylenenin tam aksini kanıtlamaya yeterli olmuştur. Demek ki, düşünülenin aksine Osmanlı arşivlerini bilim çevrelerinin incelemesine açmakta Türkiye’nin büyük çıkarı vardır.

Halklar Daimi Mahkemesine gelince, Türk makamlarının yasalara uygun biçimde kurulmuş mahkemelerce resmî yoldan istenilen belgeleri göndermeye hazır olduğunu sanıyorum. Örneğin Ağır Ceza Mahkemenizce resmî bir belge veya görüş istendiği takdirde, bu istem mutlaka süratle yerine getirilir. Fakat, Halklar Daimi Mahkemesi, düşünsel yetenekleri ne olursa olsun özel sıfatlarıyla hüküm veren bireylerden oluşan bir kanaat mahkemesi olduğu için Türk makamlarının Ermeni davası için propaganda aracı durumuna gelme tehlikesi taşıyan böyle bir kurumla ilişkiye girmekten sakınmış olabileceklerini zannediyorum.

AV. ZAVARİAN: Türk ve Ermeni Halklarının barış içinde sekiz yüzyıl süreyle birlikte yaşamalarına ve Ermeni topluluğunun özelliklerine ilişkin olarak Profesör Soysal’ca söylenenlere değinerek, Türk tarafının “köylü” yönünün Ermenilerin “sanatkâr” tarafıyla zıtlık oluşturduğunu göstermeye ve sorunun tahlili için bundan bazı sonuçlar çıkarmaya çalışıyor.

PROF. SOYSAL: Ermeni halkının yeteneklerini överken herhangi bir karşılaştırma yapmadım. Eğer bu tahlil denemesiyle Türklerin Ermeni komşularına göre daha az ince ve dolayısıyla şiddet eylemlerine daha yatkın oldukları söylenmek isteniyorsa, böylesine onur kırıcı bir imajı kesinlikle reddederim. Halkıma hakaret edilmesine izin veremem.

AV. ZAVARİAN: Bu kez 24 Nisan 1915 tarihinin Türkler için ne anlama geldiğini soruyor.

PROF. SOYSAL: Sayın Başkan, her şeyden önce, bu tarihin Ermeni davasının savunucuları için ne anlama geldiğini açıklamama izin veriniz. Onlar için, bu “soy kırımı”nın başlangıç tarihidir. Demek ki her yıl anılması gereken bir tarih. İnsanlığa karşı işlenmiş bir dizi suçun başlangıcını oluşturduğundan bu tarihin bütün halklarca hatırlanmasını istiyorlar.

Aslında, bu tarihte tam olarak ne oldu? Bu tarih, Osmanlı Hükûmetinin Ermeni Devrim Komiteleri yöneticilerinin yakalanması ve vatana ihanet suçundan askerî mahkemeler önüne çıkarılması emrini verdiği gündür.

AV. ZAVARİAN: O tarihte, 650 Ermeni aydın, yazar, şair, doktor, avukat, bilgin, din adamı ve siyaset adamının “Constantinople” de tutuklandığını, sonra sürgüne gönderilip öldürüldüğünü belirterek bütün bunların bir soy kırımının delili oluşturup oluşturmadığını soruyor.

PROF. SOYSAL: Her şeyden önce kentin adı “Constantinople” değil, Türkler için her zaman olduğu gibi İstanbul’dur. Öte yandan Ermeni aydınlar, Ermeni ya da aydın oldukları için tutuklanmadılar; tutuklanmalarının nedeni Doğu illerinde düşmanla iş birliği ve başkaldırma emrini vermiş olan komitelerin yöneticileri olmalarıydı. İşgal tehdidine karşı koyan savaş hâlindeki bir ülke hükûmetinin başka türlü davranabileceği düşünülemez. Bu yöneticiler öldürülmedi, fakat sadece ülkenin iç kısımlarına, Orta Anadolu illerine nakledildi. Aralarında bazılarının savaş zamanında kabul edilemeyecek bir ihanetten yargılanıp bunu hayatlarıyla ödemeleri de hiç şüphesiz, bir soy kırıma delil sayılamaz.

AV. ZAVARİAN: Doğu vilâyetlerindeki Ermenilerin nakledildikleri yerleri soruyor.

PROF. SOYSAL: “Halklar Daimi Mahkemesi” ne sunulmuş bütün raporları içiren ve sık sık atıfta bulunduğunuz “Suskunluk Suçu” adlı o sarı kitabı ben de biliyorum. Bir nüshası da şimdi cebimde. Bu kitabın 6 ya da 8 inci sayfasında nakledilen Ermeni kafilelerinin izledikleri yollar oklarla gösterilmiştir. Bu intikalin ülke sınırları içerisinde, aynı ülkenin güneydoğusuna doğru yapıldığına dikkat etmek gerekir. Demek ki, kelimenin İkinci Dünya Savaşı’nda kazandığı anlamda bir tehcir söz konusu değildir.

AV. ZAVARİAN: Almanların da iki milyon Yahudi’yi yok etmek üzere tehcir ettikleri hâlde “tehcir” kelimesini asla kullanmadıklarına dikkat çekiyor.,

PROF. SOYSAL: Avukatın bu sözüyle neyin amaçlandığını gayet iyi anlıyorum. Önceki davaların senaryosu burada da tekrarlanıyor. Bundan sonraki adım, hiç kuşkusuz, İkinci Dünya Savaşı başında Hitler’e atfedilen “Her şey bir yana, bugün Ermenilerin yok edilişini kim anımsıyor” şeklindeki meşhur cümlenin zikredilmesi olacak. Oysa bir İngiliz gazetecisi tarafından Hitler’e mal edilen bu cümlenin Hitler tarafından asla söylenmemiş olduğu, sonraları özellikle Amerikalı araştırmacı Heath Lowry tarafından kesinlikle kanıtlanmıştır. Nürnberg Mahkemesince kabul edilen belgeler de böyle bir cümle içermiyor. Bu konuya değinen tek belge ise o uluslar arası mahkemece inandırıcı delil olarak kabul edilmedi. Dünyadaki Musevî kamuoyunu Türkiye’ye karşı seferber etmek ve Türklerle Hitler’i aynı kefeye koyarak onları dünyanın gözünde mahkûm etmek amacıyla bu yönde sürekli bir Ermeni propaganda çabasının bulunması dikkat çekicidir.

AV. ZAVARİAN: Federal Alman Devleti’nin Alman halkı adına resmen özür dileyişine ve bu davranışın Almanya ile İsrail arasındaki ilişkilere yaptığı olumlu etkiye değiniyor.

PROF. SOYSAL: İşte Ermeni davasında Ermeni teröristlerinin güttükleri nihaî amacı iyi gösteren bir örnek daha. Türk hükûmetlerini sözde “soy kırımı”nın varlığını kabule zorlamak ve buradan hareketle, Almanya ile İsrail Devleti arasındaki olayda olduğu gibi hayalî bir Ermeni varlığına tazminat ödemeye zorunlu kılmak isteniliyor.

Bu tam bir hayaldir. İşlenmemiş bir suç için dünyada hiçbir şiddet, hiçbir terör bize özür diletemez. Bu konuda İsrail iyi bir örnek oluşturamaz ve arada kurulmak istenen paralellik kabul edilemez. Ne var ki, bu konudan ciddiyetle söz etmek ve dünyanın çeşitli Ermeni topluluklarını gerçekleştirilemeyecek bir rüyaya itmek, Ermeni halkına karşı dürüst bir davranış da değildir.

AV. ZAVARİAN: Le Monde gazetesinden Ermeni davasında yeni bir tutumun gerekliliği konusunda Başbakan Turgut Özal’ın bir cümlesine değinen Ankara çıkışlı bir haber okuduktan sonra, “soy kırımı”nın sorumluluğuna ilişkin olarak resmi Türk tutumunda bir değişiklikten söz etmenin mümkün olup olmadığını soruyor. Ona göre, Profesör Soysal bu konularda uzman hukukçu sıfatıyla ve bu tür mahkemeler önünde şüphesiz bir çok defa Türk Hükûmetini savunmuş bir kişi olarak böyle bir soruya cevap verecek durumda olmalıdır.

PROF. SOYSAL: Bu açıklama bana La Fontaine’in ünlü “Karga ile Tilki” masalını anımsatıyor. Kurnazca ifadelerle, ağzımdan resmî bir görev itirafı taşıyan ve beni Hükûmet sözcüsü gibi gösterebilecek olan lâflar düşsün isteniyor. Ben hiç kimsenin sözcüsü değilim. Burada üniversite mensubu ve gazeteci olarak konuşuyorum ve bir Ermeni terörizmi davasında ilk kez tanıklık ediyorum. Konu hakkında Başbakanın söylemiş olabilecekleri beni hiç ilgilendirmez. Zaten kendisi daha sonra başka açıklamalarda da bulundu.

Bu mahkeme önünde uzman tanık sıfatıyla kendi adıma söylediklerim çok açıktır. Tarihi olduğu gibi kabul etmek, olayları her iki halkça karşılıklı olarak yaşandığı biçimde yerli yerine oturtmak gerektiğini ve bizim Türkler olarak tarihi böylesine göğüslemekten korkmamız için hiçbir neden bulunmadığını, zira Ermeni ırkını yok etmek amacıyla taammüden ve örgütlenmiş bir “soy kırımı” suçlamasının tarihî olgular karşısında ayakta kalamayacağını söylüyorum. Türkiye Cumhuriyeti şimdiye kadar Anadolu topraklarında ve komşularıyla ilişkilerinde geçmişi unutup barışı ve uyumu yeniden sağlamak umuduyla bu olaylardan söz etmemeyi yeğledi. Bundan dolayıdır ki, okullarımızda Ermenilerin veya Rumların Türk halkına verdikleri acılar ve bütün bu halkların birlikte yaşadıkları insanlık faciaları konusunda unutma ve susma yolunu seçtik. Bu Türk suskunluğu yetmiş yıl sürdü. Fakat başkaları tarihi saptırarak bizi suçlu gösteren değişik bir tarih görüntüsü yarattılar. Taraflardan sadece birinin anlattıklarına ve Türklere düşman çevrelerin yorumlarına dayalı olan bu görüntü hayli yol aldı ve bütün topallığına rağmen gerçeğin ters yüz edilmesine kadar yürüdü gitti. Şimdi gerçeğe yeniden dönmek gerekiyor. Mademki konuşmaya zorlandık konuşacağız.

AV. ZAVARİAN: Kıbrıs davasıyla ilgili olarak Rumlara karşı gösteriler sonunda İstanbullu Hristiyan azınlıkların birtakım maddî zararlara uğramasına yol açan 6 ve 7 Eylül 1955 olaylarının nedenleri konusunda bilgi almak istiyor.

PROF. SOYSAL: Sayın Başkan, bu sorunun arkasına gizlenen art niyeti sezebildiğimi sanıyorum. Savunma avukatı Türkün barbar ve cellât olduğunu, yakıp yıktığını ve öldürdüğünü söylemek ister gibi. Bu imalı ve küçültücü tanımlama tarihin en hoşgörülü uygarlıklarından birine sahip olmaktan gurur duyması gereken bir halkın gerçek niteliklerine hiç uymuyor. Uluslar arası uyuşmazlıklarla ve bunların ulusal düzeydeki yankılarıyla bölünmüş olan günümüz dünyasında 1955 Eylül’ündeki İstanbul olayları gibi olaylara sık rastlanır. Fakat olaylar içinden tek bir olayı seçmek ve bundan tek bir halkı suçlayacak sonuçlar çıkarmak, tarihi düşmanlıklarla beslenen bir kötü niyetin belirtisidir. Halklar arasında böyle düşmanlık tohumları ekilmeye devam edildikçe evrensel kardeşlik asla gerçekleşemez.

Sayın Başkan , bana konuşma fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. Pek sık görülen bir şey değil bu.

 


*Orly Saldırısı Davası (19 Şubat- 2 Mart 1985) Şahit ve Avukat Beyanları, Ank. Ünv. Siyasal Bilgiler Fak. Yay. Ankara-1985

 

 

 

İçindekiler

Sunuş

Başyazı

1915 Görgü Tanıklarınca Van ve Çevresinde Ermeni Olayları
Hüseyin ÇELİK

Ermeni Yanılgıları
Bayram KODAMAN

Tarihi Boyutuyla Ermeni Sorunu
Şenol KANTARCI

Uluslararası İlişkiler Boyutuyla Ermeni Sorunu
Kamer KASIM

Hukuki ve Siyasi Boyutuyla Ermeni Sorunu
Pulat Y.TACAR

Güncel Boyutuyla Ermeni Sorunu
Ömer E. LÜTEM

Uluslaşma Süreçleri Açısından Ermeni Sorunu
Şener AKSU

Kurtuluş Savaşımız ve Farnsa'da Ermeni Propagandası
Yahya AKYÜZ

Türk Ermeni Kültür İlişkileri Üzerine
Zeki ARIKAN

Osmanlı Devletinde Ermeni Nüfusu
Süleyman BEYOĞLU

Osmanlı Devletinde Ermeniler
Nejat GÖYÜNÇ

Lozan'dan Günümüze Ermeni Sorunu
Ali GÜLER

Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof.Dr.Yusuf HALAÇOĞLU ile Söyleşi
K.Şule ERDEM

Ermeni Kiliseleri ve Terör
Erdal İLTER

Mütareke ve Milli Mücadele Dönemi (1919-1922)'nde Mersin ve Tarsus'da Ermeni Mezalimi
Erdal İLTER

Türk Ermeni Kültür İlişkilerinde Mitolojik Boyut
Yaşar KALAFAT

Atatürk'e Atfedilen Ermeni İddiaları
Şenol KANTARCI

1915 Ermeni Tehcirine Giden Yolda Gözden Kaçan İki Nokta: Projeler ve Müfettişlikler
Ali KARACA

1916'te Sevk ve İskan Edilmeyen Ermeniler
Davut KILIÇ

Ermeni Sorunu ve Türk Arşivleri
Yusuf SARINAY

Amerika Birleşik Devletlerinde Ermeni Faaliyetleri
Haluk SELVİ

Mümtaz SOYSAL'ın Orly Saldırısı Davası ile İlgili Uzman Tanık Beyanı

Orly Davası Hakkındaki Haber ve Yorumlar -Dış Basın- Yayın Organlarında-

Kronoloji

Fotoğraflar

Osmanlı Belgelerinde Ermeniler (1915-1920

1948 Tarihli Birleşmiş Milletler Soykırımı Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşmne

Ermeniler Tarafından Türklere Katliam Uygulanan Yerleri Gösterir Cetvel

Ermeniler Tarafından Şehit Edilen Kamu Görevlileri ve Yakınları

Türkiye'deki Ermeni Apostolik Ortodoks, Ermeni Protestan Cemaatlerinin Sivil Temsilcilerinin Yayınladıkları Bildiri

Diğer Elektronik Yayınlar

[Tebliğler Dergisi][Milli Eğitim Dergisi]

 Ana Sayfa    | Eski Sayılar  |

Copyright © T.C. Milli Eğitim Bakanlığı  Yayımlar Dairesi Başkanlığı, 2000
URL: http://yayim.meb.gov.tr
 Yorum, öneri ve yazılarınızı bekliyoruz.
baae@meb.gov.tr