|
“Biz kimsenin düşmanı değiliz, yalnız,
insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız.” diyen Türkiye Cumhuriyeti’nin
kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk Türkiye’de ve dış dünyada
hep insanlık idealini savunmuştur.
İnsanlığın tümünü bir vücut olarak gören Atatürk, ulusu bu vücudun bir
parçası olarak kabul etmiş ve vücudun parmağının ucundaki bir
acıdan diğer tüm kısımların etkilendiğini belirtmiştir. “Asıl
olan insanlığın mutluluğudur. Buna ulaşabilmek için de insanların
birbirine yakınlaşması, birbirini sevmesi gerekir, karşılıklı
maddî ve manevî ihtiyaçlarını sağlamaya yarayan hareket ve enerjiye
böylece ulaşabileceklerdir.” ve “Dünya barışı içinde
insanlığın mutluluğu, ancak bu yüksek ülkü yolcularının çoğalması
ve başarılı olmasıyla mümkün olacaktır.” demiştir.
1923’te Cumhuriyet’in ilânı ile “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesi çerçevesinde
yürütülen bir dış politikada sorunların görüşmelerle, barışçıl
yollarla çözümlenmesi düşüncesiyle hareket edilmiştir. Herkesin
toprak bütünlüğüne, bağımsızlık ve egemenliğine saygı amaçlanmıştır.
Atatürk’ün Mart 1933’te yaptığı
konuşmasındaki; “Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden
yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din
ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hâkim
olacaktır.” sözleri ile günümüz insanlığının da özlemi olan
yurtta ve dünyada barış, dostluk ve kardeşlik hedeflenmiştir.
İki bloklu uluslar arası yapının çözülmesiyle “tek dünya”, “küreselleşme”
tartışmaları gündeme gelmiştir. Bir yandan böyle bir dünya sistemini
oluşturma çabaları sürerken, öte yandan uluslar arası sistemin
etkili aktörleri kendi çevrelerinde NAFTA (North American Free
Trade Area–Kuzey America Serbest Ticaret Bölgesi), OAU (Organization
of African Unity-Bağımsız Afrika Devletleri Topluluğu), ASEAN
(Association of South East Asian Nations-Güneydoğu Asya Ulusları
Birliği), CARICOM (Caribbean Community-Karayipler Topluluğu),
MERCOSUR (Güney Yarım Küresi Ortak Pazarı) ve EU (-European
Union-Avrupa Birliği) gibi sosyo-ekonomik olarak daha etkin
olabilecekleri bölgeler ve bağdaşmalar yaratmaya yönelmişlerdir.
Türkiye, lâik temelde kurulan, insan haklarına dayalı sosyal bir hukuk
devletidir. Aynı zamanda, diğer ülkelerle, özellikle de komşularıyla
olan ilişkilerini geliştirme politikası gütmektedir.
Türkiye Avrupa ve Asya’yı birbirine bağlayan jeopolitik konumu ile her
dönemde dikkat çeken; doğu ve batı arası köprü işlevinde önemli;
hassas ilişkiler kuran; Avrupa, Orta Doğu, Akdeniz, Karadeniz
ve Balkan ülkesi kimliği ile de tanınmaktadır. Türkiye’nin dış
politikasında tarihî ve jeostratejik durumu yanında bölgesel
ve uluslar arası politik çevreler de etkili olmuştur.
Geçmişte Osmanlı Devleti, bugün de Türkiye Cumhuriyeti, bu jeopolitik ve
jeostratejik konumundan dolayı çeşitli gizli oyunların çevrilmek
istendiği bir alan olmuştur. Osmanlı Devleti’ni parçalayarak
tarih sahnesinden silmek isteyen sömürgeci devletler, bu gizli
hesapların içine yüzlerce yıl Türklerle dostça yaşayan Ermenileri
de çekmişlerdir.
1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu’ndan sonra, Osmanlı Devleti içindeki Hıristiyanların
koruyuculuğunu üstlenen Batılı Devletler, Ermeniler üzerinde
de etkili olmaya başlamışlardır. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı
sonrası Rusların Doğu Anadolu’ya inmesi ile Ermeni sorunu yeni
bir boyut kazanmıştır. Rusya’nın teşvikiyle Rus ordusunda bulunan
Ermeni asıllı askerler Anadolu’daki Ermenilerle temasa geçmiş
ve onları isyana teşvik ederek isyanların Rus ordusu tarafından
destekleneceği vaadinde bulunmuşlardır. Ayrıca, Osmanlı Devleti’ni
yıkmayı amaçlayan Batılı Devletler, Balkanlar’da Slavların ve
diğer Hıristiyan grupların isyanına destek verdikleri gibi;
Doğu Anadolu’da da Ermenilere destek sağlıyorlardı. Bu gelişmeler
sonucu, Yeşilköy (Ayastafenos) Antlaşması’nın 16. maddesi ile
Rusya Ermenilerin koruyuculuğunu üzerine almıştır. Daha sonra
imzalanan ve Ayastefanos Antlaşması’nın yerini alan 1878 Berlin
Antlaşması’nın 61. maddesi ile Ermenilerle ilgili durum uluslar
arası siyasi sistemin gündemine girmiştir. Buna göre Osmanlı
Devleti, Ermeniler hakkında iyileştirici tedbirler alacak ve
büyük devletleri bilgilendirecektir. Bu antlaşmada yer alan
Ermenilerin durumunun iyileştirilmesi hususu önce isyanların,
ardından bağımsızlığa giden sürecin başlangıcı olmuştur. Ermenilerin
asıl isteği durumlarının iyileştirilmesinden çok, önce özerklik
sonra bağımsızlık elde etmektir. Ermeniler, bu amaçla teşkilatlandırılmışlar,
gerek Osmanlı Devleti sınırları içinde, gerekse dışarıda komite
ve dernekler kurma yoluna gitmişlerdir. Rusların Ermenileri
kullanarak Doğu Anadolu’dan güneye inme düşüncesi İngiltere’yi
rahatsız ediyordu. Bu sebeple İngiltere, Ermenileri bağımsız
bir devlet olarak desteklemekte kendisi açısından yarar görüyordu.
1885’de Van’da kurulan Armenakan, 1890’da Tiflis’te kurulan Daşnak, 1897’de
İsviçre’deki Hınçak komiteleri Ermeni isyanlarının hazırlanması
ve çıkışında rol oynadılar. 1890’da Erzurum’da başlayıp 1909’da
Adana’da devam eden yaklaşık 31 isyanın ve devamındaki Muş,
Diyarbakır, Elazığ, Erzurum, Sivas, Trabzon, Ankara, Adana,
Urfa, İzmit, Bursa, Musa Dağı olaylarının amacı Osmanlı Devleti’ni
parçalayarak bağımsız Ermenistan Devleti’nin kurulmasını sağlamaktı.
Bu isyanlar özellikle I. Dünya Savaşı yıllarında birçok cephede
savaşan Osmanlı Devleti’nin doğudaki cephesine intikallerin
ve ikmalin yapılmasını engelleyecek Trabzon’dan Adana’ya uzanan
bir hat üzerinde çıkarılmıştır. Birçok masum insanı katleden,
köy-kasabaları yakıp yıkan, düşmanla işbirliği içinde hareket
eden Ermeni komite ve çetelerinin çıkardığı bu isyanlar Osmanlı
Devleti için artık bir iç güvenlik ve devletin varlığını koruma
meselesi haline gelmiştir.
Berlin Antlaşması’nın 61. maddesinde ıslahat yapılması öngörülen Doğu Anadolu’daki
6 vilayetten biri de Van’dı. 1914 nüfus istatistiğine göre bu
ilimizde 179.380 Müslüman nüfusa karşılık, 67.792 Ermeni vardı.
Komitecilerle Kilisenin ortaklığı sonucu Akdamar Ruhban Mektebi
bir ihtilal merkezi haline gelmiş ve bölgedeki kanlı olaylar
buradan idare edilmiştir. Şubat 1915’te başlayan Van olayları
15 Nisan 1915’te Ermeni çetelerinin kışkırtmasıyla artmıştır.
Van valisi Cevdet Bey Ermeni vahşetinden korumak için Türkleri
göç ettirmiştir.
Bu olaylar üzerine 24 Nisan 1915’te İstanbul’da elebaşıların, komitecilerin
yakalanarak tutuklanması olayı kimi Ermeniler tarafından çarptırılarak
asılsız “Ermeni Soy kırımı Günü-24 Nisan” olarak kabul ettirilmeğe
çalışılmaktadır. Anadolu’da bir katliam yapılmışsa da bu Ermeni
komiteleri tarafından yapılmıştır. Bu olayların sonucunda “Yer
Değiştirme ve İskan Kanunu” 27 Mayıs 1915 tarihinde çıkarılarak
bazı Ermenilerin isyan bölgelerinden daha iç bölgelere yine
Osmanlı Devleti’nin toprakları olan yerlere sevk ve iskanı gerçekleştirilmiştir.
Soykırım iddiaları ile yapılan suçlamanın asılsız olduğunu anlayabilmek
için bu terimin kapsamını belirleyen, dergi ekinde yer verilen,
Birleşmiş Milletlerin 9.12.1948 tarihli Soy kırımı Suçunu Önleme
ve Cezalandırmaya İlişkin Sözleşmesindeki; tanıma bakmak yeterlidir.
Soy kırımı ulusal, etnik, ırkî veya dinî bir gruba mensup insanları,
tamamen veya kısmen, o gruba mensup oldukları için ortadan kaldırmak
– halk deyimi ile kökünü kazımak - amacıyla işlenmiş
aşağıdaki eylemlerden biridir:
•
Bir grubun üyelerini öldürmek;
•
Bir grubun üyelerine cismani veya akli zarar vermek;
• Bir grubun üyelerini fizikî olarak
tamamen veya kısmen yok etme sonucunu vereceği önceden bilinen
yaşam koşulları altına sokmak;
• Grup içindeki doğumları bilinçli
olarak engellemeğe yönelik önlemler dayatmak;
•
Bir grubun çocuklarını başka gruplar içine zorla götürmek.
Ermeniler ise Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti içindeki savaş
cephesinden uzak, yine Osmanlı Devleti içerisinde bulunan daha
güvenli bölgelere yerleştirilmişlerdir. Bu, iddia edildiği ve
tanımdan da anlaşılacağı gibi, bir soy kırımı değildir.
Tarihte olduğu gibi günümüzde de Ermeni toplumu üzerinden siyasî ve ekonomik
çıkar sağlamaya çalışan ülkeler vardır. Bazı ülkelerde, Türkleri
ve Türkiye’yi asılsız soy kırımının faili olarak tanımaya yönelik
kararlar -ki bunlar siyasîdir, gerçekleri yansıtmamaktadır-
parlamento gündemlerine getirilmektedir.
Bugüne kadar, asılsız Ermeni soy
kırımını tanıyan 11 ülke ve bir uluslar arası kuruluş bulunmaktadır.
Uruguay (1965), Güney Kıbrıs (1982), Arjantin (1993), Rusya
(1995), Kanada (1996), Yunanistan (1996), Lübnan (1997-2000),
Belçika (1998), Vatikan (2000), İtalya (2000), Fransa (2001),
Avrupa Parlamentosu. Avrupa Parlamentosunda 1987 tarihinde alınan
kararın 2000’de onaylanması, söz konusu kararların münhasıran
Ermeni soy kırımı ile ilgili olmadığı Türkiye ile ilgili bir
çok konuyu kapsadığı ifade edilmiştir. Ayrıca, Amerikan eyaletlerinden
28’inde çeşitli makamlarca alınan asılsız soy kırımını tanıyan
kararlar da mevcuttur.
Yabancı ülkelerde alınan bu kararlar, tarihî ve bilimsel belgelerden çok,
iç politik hesaplara ve Türkiye’yi uluslar arası politik alanda
kıskaca almaya yöneliktir. Siyasî merkezlerin almış olduğu Ermeni
soy kırımı iddialarını destekleyen kararlar tarihî açıdan olduğu
gibi hukuken de geçersizdir. Ermeni propagandacıları tüm dünyayı
yanıltmaya çalışmakta ve yeni nesillere kin aşılamaktadır. Oysa,
gelişen dünyamızda kine yer yoktur.
İki ulusun arasına anlamsız nifak tohumları, Türkiye Cumhuriyeti sınırları
içinde kendi örf-âdetlerini ve dinlerini özgürce yaşayan Ermeni
asıllı Türk vatandaşlarınca değil, Ermenistan’daki ve bu ülkenin
topraklarından fiziken ve ruhen çok uzakta bulunan dışarıdaki
Ermeniler ile oy avcılığı uğruna halkını boş ve tehlikeli emeller
uğruna peşinden sürükleyen fırsatçılar tarafınca ekilmeğe çalışılmaktadır.
Bu konuda; tahriklere kapılmamalı ve gerçekler bilimsel verilerle
ortaya konulmalıdır.
Ermenistan’ın bağımsızlığını tanıyan Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik,
ekonomik, kültürel ilişkiler kurulamadı. Türk toplumu Ermeni
toplumu ile eskiden olduğu gibi yeniden dostça yaşayamaz mı?
Elbette yaşarlar, ancak; bu birlikteliğin önündeki engel Ermenilerin
asılsız soykırım iddialarını uluslar arası alanda gündeme getirmesidir.
Türkiye aleyhindeki bu faaliyet ve girişimleri sadece düşmanlık ve intikam
duygularıyla açıklamak zordur. Bu durum, Ermenilerin bazı beklentileri
olduğu ve bunların birbirini izleyecek (Dört T) diye
adlandırılan aşamalarla gerçekleşmesini ümit ettiklerini
göstermektedir.
1.
Asılsız soy kırımın diğer ülkelerce ve uluslar arası kuruluşlarca
tanınması,
2.
Türkiye’nin bu ülkelerin asılsız soy kırımı tanımasından etkilenmesi
ve bu ülkelerin baskısı ile asılsız soy kırımını tanımak
mecburiyetinde kalması,
3.
Türkiye’nin asılsız soy kırımına uğrayanların yakınlarına tazminat
ödemesi,
4.
Türkiye’den toprak talebinde bulunulması.
Ermenilerin bu asılsız iddiaları iki toplum arasındaki barış ve huzur ortamını
etkilemektedir. Artık, tarihi gerçekler kabul edilerek, uluslar
arası anlaşmalara saygı duyulmalıdır. Ancak bu şekilde barış
ve huzur ortamı sağlanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlık bilinci ile kendine bağlı olan Ermeni
asıllı vatandaşlarıyla hiçbir sorunu yoktur. Ermeni asıllı Türk
vatandaşları da Ermenistan’daki ve diğer ülkelerdeki Ermeni
toplumunun Türkiye aleyhindeki faaliyetlerinden rahatsızlık
duymaktadır. Onlar bu rahatsızlıklarını da Dergimizin ekler
bölümünde yer verdiğimiz Türkiye’deki Ermeni Apostolik Ortodoks,
Ermeni Katolik ve Ermeni Protestan cemaatlerin sivil temsilcilerinin
Türkiye Ermenileri Patriği II. Mesrob’un başkanlığında gerçekleştirdikleri
bir toplantı sonucunda kamuoyuna duyurdukları bildiri ile göstermişlerdir.
Türkiye Cumhuriyeti ve Türk ulusu üzerine yapılan hesapları boşa çıkarmak
için özellikle Atatürk’ün Cumhuriyet’i emanet ettiği gençliğe
büyük görev düşmektedir.
“Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim”
dergimizin Nisan sayısını Ermeni konusuna ayırarak özel bir
sayı çıkarmayı uygun gördük. Öğretmen ve öğrencilerimiz başta
olmak üzere eğitim sürecinin tüm paydaşlarının bilgi temelinde
bilinçlenmeleri amacıyla, konunun uzmanı bilim adamlarının yazıları
ve görüşleri gençlerimize ışık tutacak mahiyettedir.
Dergimizin bu sayısında yardımlarını esirgemeyen geçici yayın kuruluna,
Atatürk Araştırma Merkezine, Avrasya Stratejik Araştırmalar
Merkezi (ASAM) Ermeni Araştırmaları Enstitüsüne, yazarlarımıza,
emeği geçenlere en içten teşekkürlerimizi sunarız.
|