Pulat Y.TACAR
Emekli Büyükelçi
KONUNUN HUKUKİ YANLARI
Soy kırımı suçu, sınırları soy kırımı sözleşmesi tarafındanbelirlenmiş
hukukî bir kavramdır.
“Soy kırımı suçu”
kavramı 9.12.1948 tarihli Soy kırımı Suçunu Önleme ve Cezalandırma
Sözleşmesi ile tanımlandı; daha önce böyle bir suç tanımlaması
yoktu. Soy kırımı eylemi, Soy kırımı Sözleşmesini onaylayan
tüm ülkelerde suçtur. Türkiye bu Sözleşmeyi onaylamıştır.
Bu nedenle her şeyden önce soy kırımı suçunun tanımı, unsurları,
nasıl oluştuğu ve bu suçun işlenip işlenmediği ile ilgili
kararın hangi mahkeme tarafından verilebileceği hususlarını
ele almamız gerekir.
Soy kırımı Sözleşmesinin “Giriş” bölümünde
bu suçun savaş veya barış dönemlerinde işlenebileceği kayıtlıdır.
Başka bir deyişle, suçun savaş koşullarında işlenmiş bulunması,
o suçun soy kırımı çerçevesine girmesini engellemez.
Sözleşmenin 2. maddesi hangi eylemlerin, hangi koşullarda
soy kırımı sayılacağını belirtmektedir. Buna göre, soy kırımı
bir ulusal, etnik, ırksal veya dinî gruba mensup insanları,
tamamen veya kısmen, o gruba mensup oldukları için ortadan
kaldırmak – halk deyimi ile kökünü kazımak - amacıyla
işlenmiş aşağıdaki eylemlerden biridir:
A) Bir grubun üyelerini öldürmek;
B) Bir grubun üyelerine cismanî veya aklî zarar vermek;
C) Bir grubun üyelerini fizikî
olarak tamamen veya kısmen yok etme sonucunu vereceği önceden
bilinen yaşam koşulları altına sokmak;
D) Grup içindeki doğumları bilinçli
olarak önlemeğe yönelik önlemler dayatmak;
E) Bir grubun çocuklarını başka gruplar içine zorla götürmek.
İnsanları, belirli bir gruba
mensup bulundukları gerekçesiyle ortadan kaldırma eylemine
bir örnek vermek gerekirse, İkinci Dünya Savaşı sırasında,Almanya’daki
Yahudilerin sırf Yahudi oldukları için toplu olarak katledilmelerini
gösterebiliriz. İnsanları bir ırka ya da dinî gruba mensup
oldukları gerekçesiyle toptan ya da kısmen yok etme niyeti
bulunmadığı takdirde, o eyleme soy kırımı denilemez; olsa
olsa –kendileri de suç olan- cinayet veya toplu öldürme terimleri
kullanılabilir.
Sözleşmenin 3. maddesine göre sadece soy kırımı
suçunu işleyenler değil, buna katkıda bulunanlar, doğrudan
veya açık biçimde teşvik edenler, soy kırımı girişiminde bulunanlar
veya suç ortaklığı yapanlar da soy kırımı suçu ile cezalandırılacaklardır.
Sözleşmenin 4. maddesine göre soy kırımı ile cezalandırılabilecek olanlar hakikî şahıslardır. Bunlar,
kamu görevlileri, özel şahıslar ya da anayasaları gereğince
sorumlu olan yöneticiler olabilir. Yani soy kırımı suçunu,
hükmi şahıslar değil -örneğin devletler veya yerel yönetimler
değil-, gerçek şahıslar işleyebilmekte, bu kişiler yargılanabilinmekte,
suçlu bulunurlarsa cezalandırılmaktadır.
Sözleşmenin 6. maddesine göre
suçun işlenip işlenmediğine karar verecek olan yetkili
mahkeme soy kırımı suçunun işlendiği ülkenin mahkemesidir;
ayrıca taraflar yargı yetkisini kabul ettikleri takdirde,
bir uluslar arası ceza mahkemesi de görevlendirilebilir. Bunun
anlamı, yerel ya da ulusal parlamentoların, sivil toplum örgütlerinin
ve yetkisiz mahkemelerin herhangi bir eylemi soy kırımı olarak
nitelendirmeye hakları bulunmadığıdır. Başka bir deyişle,
Fransa Parlamentosunun ya da ABD’de bir Eyalet Meclisinin
veya örneğin Fransa’da Paris Asliye Mahkemesinin bir başka
ülkede soy kırımı suçu işlendiği konusunda karar verme yetkisi
yoktur. Böyle bir yola gidilmesi, Soy kırımı Sözleşmesinin
ihlâli anlamına gelir.
Devletin soy kırımındaki sorumluluğu
konusu da dahil olmak üzere Sözleşmenin yorumu, uygulanması
ve hayata geçirilmesi konusunda Akit Taraflar arasında uzlaşmazlık
olursa, yani Sözleşme ihlâl edilirse, Soy kırımı Sözleşmesinin
9.ncu maddesine göre, ihtilafın taraflarından biri, konuyu
Uluslar arası Adalet Divanına götürebilir. Bir örnek vermek
gerekirse, yetkili yargı organı tarafından varlığı karara
bağlanmamış bir soy kırımı suçu olmadan, Fransa’nın çıkardığı
tek maddelik “Fransa 1915 yılında Ermeniler’e yapılan soy
kırımını tanır” şeklindeki yasa, Soy kırımı Sözleşmesine aykırıdır.
Zira, bir yargı organı olmayan, Soy kırımı Sözleşmesine
göre yetkisi bulunmayan Fransa Parlamentosu, soy kırımı yapıldığı
yolunda bir karar alarak anılan Sözleşmeye aykırı hareket
etmiş, Fransa’nın yürütme organının başındaki Cumhurbaşkanı
da yasayı onaylayarak yayımlamıştır. Ayrıca, soy kırımı suçu
gerçek kişi tarafından işlenebildiği hâlde, bu konuda herhangi
bir kişi hakkında dava açılmamış, kişinin savunması alınarak
usulüne uygun biçimde yargılanmamıştır. Bu nedenle, Sözleşmenin
Fransa tarafından ihlâl edildiğinin saptanması için Uluslar
arası Lahey Adalet Divanına başvurma seçeneğinin ciddî bir
biçimde ele alınması gerektiğini düşünüyorum.
KONUNUN SİYASİ YANLARI
SİYASİ ANLAMDA SOY KIRIMI KAVRAMI
Kimi ülke parlamento veya Eyalet
Meclislerinin ve Avrupa Parlamentosunun yargı organı olmadıkları
ve hiçbir yetkileri de bulunmadığı hâlde Osmanlı
Devleti topraklarında yaşayan Osmanlı vatandaşı Ermenilere
karşı 1915 yılında soy kırımı suçu işlendiği yönünde aldıkları
kararlar hukukî değil, siyasal niteliklidir. Böylece ortaya
“siyasî anlamda soy kırımı” kavramı çıkarılmıştır.
Ermeni soy kırımı savının siyasî nitelikli yorumunun ardında,
o ülke vatandaşı olan Ermenilere hoş görünmek, onlara hak
vererek acılarını bir ölçüde dindirmek, Türkiye’ye baskı yapmak,
ülkemizi Avrupa Birliğine tam üyelikten uzaklaştırmak dahil,
çok farklı amaçlar vardır. Ayrıca, bu yönde düşünenlerin büyük
bir bölümü de söylediklerine gerçekten inanmaktadırlar.
Son zamanlarda, soy kırımı savlarının
hukuka uygun olmadığını kavramış bulunan çok sayıda Ermeni
militan, soy kırımı terimini hukukî değil, siyasî anlamda
kullandıklarını ve siyasî tanıma istediklerini belirtmeye
başlamışlardır. Doğal olarak, böyle bir siyasî tanımanın hukukî
sonuçlarından ziyade, manevî ve siyasî sonuçları öne çıkmaktadır.
TÜRK GÖRÜŞÜ
Türk Hükûmetleri ile Türk ulusunun
ittifaka yakın çoğunluğu, Birinci Dünya Savaşı döneminde Osmanlı
Devleti’nin Ermeni vatandaşlarına soy kırımı uygulandığı savını
kabul etmemektedir. Belge ve verilere de dayanan görüşümüze
göre, 1915 başlarında Anadolu’da bir Ermeni Devleti kurmak
için başlatılan silâhlı ayaklanma ve savaş nedeniyle karşılıklı
öldürmeler olmuş (Osmanlı dilinde buna mukatele -karşılıklı
çok sayıda öldürme de- deniliyor), Osmanlı Devleti’nin
bazı bölgelerinde oturan Ermeniler, ülkenin başka kesimlerine
zorla göç ettirilmiş, bu göç sırasında hastalık, açlık ve
haydutların saldırıları nedeniyle Müslüman veya Gayrimüslim
Osmanlı vatandaşları arasında çok sayıda ölüm vuku bulmuştur.
Bunun dışında aynı yerleşim biriminde oturan Osmanlı yurttaşı
Türkler ve Ermeniler, öç alma gibi duygularla birbirlerini
öldürmüşlerdir. Bunun aksi de olmuş, komşular birbirlerini
korumuşlardır. Ancak, bizim değerlendirmemize göre, Osmanlı
Ermenilerini, Ermeni oldukları gerekçesiyle tamamen veya kısmen
yok etme niteliği taşıyan - yani 1948 Soy kırımı Sözleşmesinin
hukukî çerçevesine giren- bir eylem yapılmamıştır. Ayrıca,
hukuk açısından 1948 yılında oluşmuş bir suç kavramının, geriye
doğru işletilmesi mümkün değildir. Nihayet, Ermeniler, Sevr
Anlaşması görüşmelerine katılırken “savaşan taraf” olduklarını
resmen ileri sürmüşlerdir. Savaşan taraf, savaşta kaybettiği
askerlerinin soy kırımına uğradığını ileri süremez.
Gene de o dönemde yaşanan trajedide,
Gayrimüslim ve Müslüman pek çok Osmanlı yurttaşının – maalesef
- hayatını kaybettiği, yaralandığı, malından, yerinden yurdundan
olduğu bir gerçektir. Ancak bu acıların sadece Osmanlı vatandaşı
Ermeniler tarafından çekildiğini ileri sürmek büyük haksızlıktır,
Haçlı zihniyetinin sonucu olan dinî bağnazlıktır; kabul edilmesi
beklenmemelidir.
ERMENİLER SORUNA NASIL BAKIYOR?
Ermenilerin soruna bakış açısını
inceleyecek olursak, atalarının soy kırımına uğradığı ve yaklaşık
bin yıldır oturdukları topraklarından sökülüp atıldıkları
savının, günümüzde Türkiye dışındaki Ermeni toplumunun kimliğinin
çimentosunu oluşturduğunu görürüz. Ermenistan Cumhuriyeti’nde
yaşayanlar da dahil olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerine
dağılmış olan Ermeniler, sistemli biçimde beyinlerini yıkayan
–terör örgütleri de dahil olmak üzere- bazı derneklerin ve
Türkiye dışındaki Ermeni Kilisesinin gayretleri ile Anadolu’nun
doğusunu da içine alan Büyük Ermenistan hayalini beyinlerinden
çıkaramamakta, bu hayali canlı tutmak için atalarının çektiği
acıları belleklerinde tazeleyerek yaşatmaktadırlar.Bugün Ermenistan
Cumhuriyeti’ne gidenler, sokak, meydan, otel adlarından başlayarak,içki
adlarına kadar uzanan yer ve malların isim veya simgelerinin
Doğu Anadolu’daki bölge, dağ ve kentleri canlandırdığını göreceklerdir.
Oysa, Birinci Dünya Savaşı sırasında,
Osmanlı Ermenilerinin bir bölümü, başlarında Osmanlı Meclisindeki
temsilcileri olduğu hâlde Doğu Anadolu’da ayaklanmışlardır.
Van isyanı buna bir örnek teşkil
etmektedir. Bu macera sonucunda uğradıkları büyük kayıplar,
ayaklanmalarının ve giriştikleri savaşın sonucudur. Bu ayaklanmadan
sonra, Osmanlı Hükûmetinin aldığı zorunlu yer değiştirme sırasında
hastalık, yorgunluk, açlık ve dağlardan inen çetelerin saldırıları
sonunda ölenlerin sözde soy kırımına uğratıldıkları ileri
sürülmektedir. Militan Ermenilerin iddiasına göre, az sayıda
Ermeni çetecisinin ayaklanması bahane edilerek ülkedeki tüm
Ermeniler İttihat ve Terakki Hükûmeti tarafından plânlı ve
bilinçli olarak kırıma uğratılmıştır.
Gerçekte ise Osmanlı Ermenileri,
Osmanlı Devletinden koparak ve bağımsızlıklarını kazanan Yunanlar,
Sırplar, Karadağlılar, Bulgarlar, Romenler gibi bağımsızlıklarını
kazanmak için silâha sarılmış ve Osmanlı Devleti ile savaşmışlardır.
Diğerlerinden farkları Ermenilerin Osmanlı Devleti’nin hiçbir
bölgesinde çoğunlukta bulunmamalarıdır. Bu durumda, Ermeni
çeteciler ayaklandıkları yerlerde, Rus ordusunun da yardımıyla
katliâma ve etnik temizliğe başvurmuşlardır. Öte yandan, Türkiye’nin
güneyini işgal eden Fransızlar, bir bölümü Osmanlı vatandaşı
olan Ermeniler’den Fransız Lejyonları kurmuşlar, bunları Fransız
askeri üniforması giydirerek silâhlandırmış ve savaşa sokmuşlardır.
Ermenistan’da yaşayan Ermenilerin ve diğer ülkelerdeki yurttaşlarının bir
bölümünün şimdiki beklentisi, bugünkü Ermenistan Cumhuriyetinin
–Batı Ermenistan diye adlandırdığı- Türk topraklarına doğru
genişlemesi ve asılsız soy kırımına uğrayanların bir bölümü
için tazminat sağlanmasıdır. Bunun mümkün olamayacağını bilen
gerçekçi bazı Ermeniler ise toprak ve tazminat taleplerini
ileride ortaya atılabilecek bir pazarlık unsuru olarak kenara
bırakmakta ve ilk aşamada, Osmanlı Devleti’nin Ermenilere
soy kırımı uygulandığının Türkiye Cumhurtiyeti tarafından,
bir şekilde tanınmasını istemektedirler.Bunlar, Avrupa Birliğinin
Türkiye’nin tam üyelik talebini görüşeceği son karar aşamasında,
asılsız Ermeni soy kırımının tanınmasını olmazsa olmaz koşul
olarak ileri sürmesini hayal ediyorlar ve Avrupa Parlamentosunun
asılsız Ermeni soy kırımını tanıyan kararı nedeniyle bu isteklerinin
gerçekleşeceğine inanıyorlar.
Ermeniler’in –kimliklerinin ayrılmaz
bir parçasını oluşturan- atalarının soy kırımına uğradığı
savından vazgeçeceklerini sanmıyorum; böyle bir vazgeçme,
kimliklerinin önemli ölçüde yaralanması, âdeta yok olması
anlamına gelecektir. Öte yandan, soy kırımı savları Ermeniler
dışında da destek bulmaktadır. Pek çok ülkede oluşan inanç,
Birinci Dünya Savaşında Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı olan
Ermenilere büyük bir kırım uygulandığı yolundadır. Haçlı döneminden
başlayarak yüzyıllar boyu Türkler ile savaşmış olan batılı
ülkeler ve kötü Türk imajı ile beslenmiş olan Avrupa kamuoyu,
Birinci Dünya Savaşında yapılan Türk karşıtı propagandadan
da etkilenerek, perçinlenen kanaatini bu konuyu fazla incelemeye,
ayrıntılarını araştırmaya gerek görmeden sürdürmektedir. Sosyal
psikoloji ile uğraşanlar, kanaat değişimi sürecinin ne kadar
zor ve engebeli olduğunu bilirler.
BU KOŞULLAR ALTINDA NE YAPILABİLİR?
Türkiye’de üst düzey bazı yöneticiler,
kimi düşünürler ve parlâmento üyelerinin bir bölümü sorunun
tarihe ya da tarihçilere havalesini öneriyorlar. “Tarihe
havale etmek” terimi kanımca çok soyuttur; tarih yazımının
ise sübjektif olduğu kanısındayım. Hele tarihteki olayları,
nedenleri ile birlikte ele alıp incelediğimizde, varacağımız
sonuçlar bakış açımıza ve incelemenin yapıldığı zamana ve
o dönemde geçerli olan hukuk veya etik normlarına göre farklı
olacaktır.
Her iki tarafın tarihçileri ile
tarafsız denebilecek bilim adamları, bu yolda yıllardır Ermeni
olayları konusunu inceliyorlar; söylenebilecek olan hemen
her şey söylenmiş, yazılmıştır; bunlar arasında büyük fark
ve çelişkiler vardır. Taraflar kendi gerekçe ve belgelerini
öne çıkarmakta, diğerlerinin belgelerinin sahte, tanıklarının
ise yalancı olduğunu söylemektedir. Kimi tarihçiler, tarihin
bazı sayfalarını okumamakta, yok saymaktadır. Taraflar kendi
tezlerini destekleyen bilgi ve belgelere inanmaya , bunları
öne çıkarmaya devam edeceklerdir. Objektif denebilecek tarihçilerin
ulaşacakları sonuçların ise asılsız soy kırımını kendi kimliklerinin
ayrılmaz bir parçası hâline getiren dogma sahiplerini ikna
etmesi beklenmemelidir. Unutmayalım ki dogma sahipleri “kendi
gerçekleri” sorgulama sonucunu verebilecek olan araştırma
veya inceleme yapılmasını bile istemezler. Başkalarından tek
bekledikleri kendilerinin bir dinî inanış gibi algıladıkları
“nihaî ve mutlak gerçeğinin” kabul edilmesidir. Bütün bu nedenlerle,
bugün Ermenistan’da ya da diğer ülkelerde yaşayan Ermenilerin,
atalarına soy kırımı uygulanmadığı hususunda ikna edilebileceklerine
inanmıyorum.
Bunun yanında, birlikte veya
yanyana yaşamanın koşullarını da yaratmak gereklidir. Bence
bunu sağlamanın yolu 1915 olaylarında yaşanan trajik olayların
acısını, eylemlerden zarar görenlerden sadece bir bölümünün
çektiği düşüncesinin ve kabul edilemeyeceğinin, soy kırımının
esas itibariyle hukukî bir terim olduğunun, bu konuda karar
vermeye yetkili yargı organının 1948 Soy kırımı Sözleşmesinde
belirlenmiş bulunduğunun , siyasî veya entelektüel çevrelerin
kendilerini yetkili yargıç sayarak, yargısız infaz yapmalarının
kabul edilemeyeceğinin, her fırsattan yararlanılarak belirtilmesi
ve tek taraflı suçlamalar ile barış içinde yaşama koşullarının
sağlanamayacağının vurgulanmasından geçer.
Bu konudaki görüşlerimiz, yurt
dışında ve Türkiye’de yabancıların katılımı ile yapılacak
çalışma, panel veya sempozyumlarda Ermenilere ve onları destekleyen
çevrelere anlatılmalıdır.Düzenleyeceğimiz toplantılara sadece
Türk görüşlerini destekleyen yabancılar değil, tarafsız olanlar
ve hatta değerlendirmelerimizi paylaşmayanlar da davet edilmelidir.
Bu anlatım ve görüş değiş tokuşu, duygusallıktan uzak bir
biçimde, soğukkanlılıkla yapılmalıdır. Bu çerçevede Ermeni
tarihçilerinin ve onları destekleyenlerin savları tek tek
incelenmeli, gerçeğe uygun olmayan hususlar ortaya çıkarılmalı,
kabul eylemediğimiz savları ileri sürenlere, gerekçeli karşı
görüşlerimiz iletilmelidir. En önemlisi diyalogun başlatılması
ve sürdürülmesi, farklı görüş ve yorum bulunduğunun belirlenmesidir.
Gerek tarihte olan olaylar konusunda, gerek diğer güncel konularda
sürdürülecek diyalog, sonuçta ve uzun vadede birlikte yaşamanın
koşullarını yaratacaktır.
Tarihin her döneminde, dünyanın
her yerinde yaşanan trajik olaylar geniş toplum kesimlerini
etkilemiştir. Bu olaylarda zarar görenlerin, hayatlarını kaybedenlerin
soylarının belleklerinin silinmesi, belleklere yerleşmiş verilerin,
sevinç ve üzüntülerin yok sayılması beklenemez. Bu duyguların
da anlayışla karşılanması, yaraların deşilmesi yerine, sarılması
için gereken psikolojik adımlar atılmalıdır. Öte yandan, belleğe
saygı duyulması bağlamında, sadece sevke bağlı trajik olaylarda
hayatlarını kaybeden Ermenilerin çocuk veya torunlarının değil,
Iğdır’da, Maraş’ta, Van’da ve ülkenin başka yerlerinde öldürülen
Müslüman Osmanlı vatandaşlarının kaderlerinin de bunların
soylarının belleğine kayıtlı bulunduğu gerçeği unutulmamalı
ve anımsamayanlara gerektiğinde hatırlatılmalıdır.
Bu konuda dikkate alınması gereken
bir diğer husus, soy kırımı iddiaları karşısında son derecede
ağırbaşlı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin onurunu ve çıkarını ön
plâna çıkarıcı bir tutum sergileyen Ermeni yurttaşlarımızın,
kimi gelişmeler vesilesiyle rahatsız edilmemeleri ve incitilmemeleridir.
Türk vatandaşı Ermenilerin, ülkemizde tüm vatandaşların yararlandığı
saygınlığa ve onura sahip bulundukları hatırdan çıkarılmamalıdır.
Ermeni yurttaşlarımızın ülkemizde yararlandıkları hak ve özgürlükler,
soy kırımı savlarını geçersiz kılan deliller olmalıdır.