Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Dergisi

 

 Ana Sayfa    | Eski Sayılar |

 MAYIS 2003  |  YIL : 4 |  SAYI : 39

KİTAP

Virginia Woolf, Saatler ve Kendi Kendine Geçip Giden Yaşam


Ethem BARAN
ebaran@meb.gov.tr

“Ama bir gün kahvaltıdan sonra gelmezsen, bir gün seni bir aynada, belki de bir başkasının ardından bakar görürsem, telefon senin boş odanda çınlar, çınlarsa, ondan sonra ben, anlatılmaz acılardan sonra ben –çünkü insan yüreğinin çılgınlığına son yoktur- bir başkasını arayacağım, bir başka sen bulacağım. Bu arada, gel, zaman saatinin tik taklarını bir vuruşta susturalım. Yaklaş!”

Yıllar önce, Sonrası Ayrılık adlı ilk öykü kitabımda yer alan “Yağmurlar Biter” adlı öyküme Virginia Woolf’un bu şiirsel ve beni o yıllarda çok etkileyen –şimdi de bu etki azalmış sayılmaz- satırlarıyla başlamıştım.

Oysa Woolf, 28 Mayıs 1929 tarihli güncesinde, Dalgalar romanıyla ilgili olarak şöyle yazıyordu:

“Nasıl başlayacağım? Ne biçim bir şey çıkacak ortaya? Büyük bir dürtü duyduğum yok; bir ateşle yanıyor da değilim. Yalnızca büyük bir güçlülüğün baskısı duyduğum. Ne diye yazmalı öyleyse? Her sabah küçük bir parça yazıyorum, kendimi eğlendirmek için. Bu parçaların bir tutarlılık taşıdığını söyleyemem. Bir öykü anlatmak değil çabam. Ama böylesi de olur belki. Düşünen bir kafa. Olur ki birtakım ışık adaları vardır –sürdürmeye çalıştığım bu akışın içindeki adalar-; kendi kendine geçip giden yaşam.”

Virginia Woolf’ta beni çeken neydi, bir öykü anlatma çabasında olmaması yani sadece geçip giden yaşamı anlatma isteği miydi, şiirsel üslûbu muydu, modernist anlayışı mıydı, bilmiyorum.

Pencereden görünen herhangi bir şeyin yazının, dahası romanın konusu olabileceğini söylüyordu Woolf. Bu bir gemi de olabilirdi, bir çöl de... Yeter ki yaşamı yansıtsın. Böylece yirminci yüzyıl romanının asıl sorununun “yaşam” olduğu ortaya çıkıyordu.

Virginia Woolf, çağdaşı James Joyce ve William Faulkner’le birlikte geleneksel roman anlayışına karşı çıkan, romana yepyeni boyutlar getiren bir yazardı. Bu üç yazarın adlarının bir arada geçmesinin en başta gelen nedeni “bilinç akımı”tekniğidir. Bu tekniği ilk uygulayanlardan biri James Joyce’dur. Ulysses adlı romanında, bu tekniği kendisinden sonra birçok yazarın kullandığı bir yöntem hâline getirmiştir.

Bilinç akımı, “bir karakterin zihinsel süreçlerinin tüm akış ve boyutlarını, bu süreçlerin bilinçli ve yarı bilinçli düşüncelerle, anı, beklenti, duygu ve rastlantısal çağrışımlarla karışmasını da kapsayacak biçimde dile getirmeyi amaçlayan bir anlatım türü” olarak tanımlanır. Bu tür anlatımlarda, insanın belleğine çarpan izlenimler olduğu gibi yani bilince yansıdığı biçimiyle, bir akış hâlinde, o kişinin o anda yapmakta olduğu şeyle aynı anda, aynı cümlede anlatılır. Bu anlayıştaki yazarlar romanda o güne değin benimsenen anlamdaki ‘konu’yu bir yana bırakmışlar, yalnızca bireyin izlenimlerini ve bu izlenimlerin getirdiği çağrışımları konu edinmişlerdir.

Virginia Woolf, geleneksel romandaki gerçekçiliğin, yaşamın asıl gerçeklerini yansıtmadığına, yapay olduğuna inanıyordu. Gerçek, her insana göre değişen, elle tutulamayan, su gibi akan bir şeydi. O hâlde bir romanda, kişinin o gün ne yaptığını, başından neler geçtiğini anlatmak değil, aklından gelip geçen duygularla düşünceleri, anlık izlenimleri saptamaya çalışmak esas olmalıydı. Çünkü gerçek yaşamda büyük bir karmaşa vardı. Hiçbir şey için kesin bir başlangıç, orta ve sondan söz edilemezdi. Oysa gerçekçi romancılar, roman kişilerinin yaşamını başlangıcı, ortası ve sonu olan derli toplu öykülere dönüştürerek gerçeği yansıttıklarını sanıyorlardı. Böylece de yaşamın asıl gerçeklerini görmezden geliyorlardı. Çünkü yaşamın asıl gerçekleri maddesel değil, ruhsaldı; dış dünyayla değil, insanın iç dünyasıyla ilişkiliydi.

Virginia Woolf’un amacı, gerçekçi romancılar gibi yaşamın bir fotoğrafını çekmek değildi; insanların günlük yaşantılarındaki duygu, düşünce ve olayları belli bir sıralamayla düzenlemeksizin, olduğu gibi, olanca karmaşıklığı ile ve “binlerce izlenim” biçiminde aktarmaktı.

İşte bu yüzden Mrs. Dalloway, Deniz Feneri, Dalgalar gibi romanlarında belli bir olay örgüsü yoktur; başı, ortası ve sonu olan bir öykü anlatılmaz.

Mrs.Dalloway, tıpkı James Joyce’un Ulysses’i gibi bir tek günde geçer. Clarissa Dalloway, akşam bir parti düzenleyecektir, alışveriş için sokağa çıkar, çiçekçiye uğrayıp çiçek alır, eski sevgilisiyle görüşür; bu arada savaş yüzünden dengesi bozulan bir genç kendini öldürür. Romanın konusu budur. Londra’da, 1923 yılı Haziran ayının bir günü... Londra meydanlarının büyük saatleri, özellikle Big Ben her yarım saatte bir çalar ve biz roman kişilerinin neler yaptığını saat saat izleriz.

Belki de bu yüzden Virginia Woolf, Mrs. Dalloway romanına “Saatler” adını vermeyi düşündüğünü yazar günlüğünde.

Virginia Woolf, 1925 yılında yayınlanan bu romanına “Saatler” adını vermemiştir ama yıllar sonra, 1999 yılında bir Amerikalı yazar, Michael Cunningham, Virginia Woolf’un yaşamına ve 1941’deki intiharına göndermelerle dolu ve Mrs. Dalloway’ı temel alan romanına Saatler adını verir.

Michael Cunningham, otuz yaşında yayınladığı ilk romanı satmayınca yazmaya ara vermişti ve hayranı olduğu Virginia Woolf’un Mrs.Dalloway’inden yola çıkarak yazdığı üçüncü kitabı Saatler’i yazdığında yine satmayacağını düşünüyordu; “Bu benim sanatsal kitabım olacaktı. Plânım en çok satan listelerine girecek bir sonraki kitabımla arayı kapatmaya çalışmaktı.” diyordu. Ama Saatler ile 1999 Pen Faulkner Ödülü ve 1999 Pulitzer Ödülü’nü kazandı. Kitap ülkemizde de 2000 yılında yayınlandı ve 2000 Yılı Dünya Kitap Çeviri Ödülü’nü aldı.

Saatler (The Hours), yönetmen Stephen Daldry tarafından sinemaya aktarıldı. Cinselliklerinde kararsız üç kadının anlatıldığı filmde Virginia Woolf’u Nicole Kidman canlandırıyordu; filmin diğer oyuncuları ise Meryl Streep ve Julianne Moore’du.

Saatler, 2003 yılı Altın Küre En İyi Film, 2003 Altın Küre En İyi Kadın Oyuncu ve 2003 Berlin Altın Ayı En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini aldı.

Nicole Kidman bu filmdeki Virginia Woolf rolüyle 2003 En İyi Kadın Oyuncu Oscarıyla ödüllendirildi.

•••

Sıradan bir kadının yaşamındaki bir tek gün bir romanı doldurabilir mi? İşte Woolf, Mrs. Dalloway’da bunu yapıyor. Çünkü o, büyük sayılan şeyler üzerinde değil, küçük sanılan şeyler üzerinde durmuştur bütün eserlerinde. Ele aldığı kişiler, renkli bir hayatları, çarpıcı yanları olmayan sıradan insanlardır. Ancak onların iç dünyaları olağanüstü renkli ve zengindir. Virginia Woolf eserlerinde psikolojik yorum yapmaktan, roman kişileri hakkında belirli yargılara varmaktan da kaçınır. Çünkü ona göre, bir insanı tam olarak bilmek, derinliğine tanımak imkânsızdır. En yakından tanıdığımız insanların günün birinde yaptıkları herhangi bir şey onları aslında hiç tanımamış olduğumuzu göstermemiş midir bize? Şöyle diyor Virginia Woolf: “Herkes kendi geçmişini, kalbiyle bildiği bir kitabın sayfaları gibi kapalı tutar ve dostları sadece onun başlığını okuyabilir.”

Virginia Woolf, romanın içeriğinde değişiklikler yaptığı gibi romanın tekniğinde de büyük değişiklikler yapmıştır. Romanlarında, her şeyi bilen, kontrolü altında tutan bir üst anlatıcı yoktur; olup bitenler yazar tarafından seçilen bir roman kişisi tarafından da anlatılmaz. Kişilerin iç dünyası doğrudan doğruya, bilinç akımıyla anlatılır.

Mina Urgan, Virginia Woolf’la ilgili kitabında, “Bildiğimiz kadarıyla ömründe şiir yazmayan Virginia Woolf’un romanları, romandan fazla şiire benzer.” yorumunu yapar. E.M. Forster da “Elinden geldiğince romana yakın bir şey yazmak isteyen bir şairdir o.” demiştir.

1931’de yayınladığı, kitaplarının en güç anlaşılanı, en karmaşığı olan Dalgalar’ın hem düz yazıyla kaleme alınacağını, hem şiir, hem roman hem de tiyatro oyunu olacağını yazar günlüğünde. Bu romanı olay örgüsüne uyarak değil, bir ritme uyarak yazdığını söyler; sürekli düzeltmeler yaparak iki yıl içinde üç kez yeniden yazar.

Virginia Woolf’un en ünlü ve en beğenilen romanı Deniz Feneri’dir. Eşi bu roman için ruhbilimsel bir şiir tanımlamasını yapar. Deniz Feneri, Virginia Woolf’un anne babasına, çocukluğuna yaktığı bir ağıt olarak nitelenmiştir.

Deniz Feneri’nde de belli bir öykü anlatılmaz. Amaç yine kişilerin iç dünyalarını anlatmaktır. Dışta olanlarsa şunlardır: Mrs. Ramsay, pencerenin önünde oturup bahçeyi ve denizi seyrederek deniz feneri bekçisinin oğluna çorap örmektedir. Altı yaşındaki James’in en büyük isteği ertesi gün deniz fenerine gitmektir ve bu arada önündeki katalogdan resim kesmekle meşguldür. Mr. Ramsey  bahçede dolaşmakta, ressam Lily Briscoe bir tabloyla uğraşmaktadır. Konuklarla kumsalda yürünür, akşam yemeği yenilir. Romanın ikinci bölümünde Mrs. Ramsey’in ve ailenin bir oğluyla bir kızının öldüğünü öğreniriz. Üçüncü bölümde ise Mr. Ramsey, oğlu James ve kızı deniz fenerine giderler.

Mrs. Ramsey edebiyat tarihinin en önemli tiplerinden biridir. Eleştirmenler, böylesine kusursuz bir insanı edebî bir eserde canlandırmanın dünyanın en zor işi olduğunu ve bunu ancak Dostoyevski’nin Budala’da Prens Mişkin ile başarabildiğini ileri sürerler.

•••

Viktorya Çağı’nın tanınmış yazarlarından birinin kızı olarak 1882’de Londra’da dünyaya gelen Virginia Woolf, on üç yaşındayken çok sevdiği annesini kaybeder, peşinden de annesinin yerine koyduğu ablasını ve sonra bir kardeşini daha... İlk depresyonunu annesinin ölümü üzerine geçirir ve bu nöbetler intiharına kadar belirli aralıklarla devam eder.

Michael Cunningham’ın ödüllü kitabı da bu kitaptan yapılan Saatler filmi de Virginia Woolf’un intiharıyla açılıyor: İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında İngiltere.

“Evden telâşla çıkıyor, sırtındaki manto o havaya göre oldukça kalın. Yıl 1941. Yeni bir savaş başlamış. Leonard için bir not bırakmış, bir tane de Vanessa için. Kararlı adımlarla ırmağa doğru yürüyor, yapacağı şeyi kafasına koymuş olsa da dikkatini dağıtan şeyler var...” Kitapta bu şekilde başlayan sahne, filmde Nicole Kidman (Virginia Woolf)’ın sırtında ceplerine taş doldurduğu kalın bir paltoyla ırmağa girip sulara gömülüşüyle başlıyor. (Aynı sahne filmin sonunda da tekrarlanıyor.) Saatler’de üç kadının üç ayrı zaman diliminde geçen yaşantıları Mrs. Dalloway’ın ekseninde birbirine paralel bir anlatımla veriliyor. 2000’li yılların New York’undan editör Clarissa Vaughan, 1949 yılının Los Angeles’ından ev kadını Laura Brown, 1923 yılının Londra’sından Virginia Woolf... Varoluşlarının nedenlerini sorgulayan; aşk, arkadaşlık, dostluk, başarı, umut ve umarsızlık kıskacında sıkışıp kalmış insanların Bayan Dalloway romanına bağlanan öyküleri... Ve beklenmedik, hüzünlü bir son...

Bu bol ödüllü roman ve film, Türk okurunca pek tanınmadığını düşündüğümüz Virginia Woolf’u ‘keşfe’ çağırıyor.

Sıradan bir kadının yaşamındaki bir tek gün bir romanı doldurabilir mi? İşte Woolf, Mrs. Dalloway’da bunu yapıyor. Çünkü o, büyük sayılan şeyler üzerinde değil, küçük sanılan şeyler üzerinde durmuştur bütün eserlerinde. Ele aldığı kişiler, renkli bir hayatları, çarpıcı yanları olmayan sıradan insanlardır. Ancak onların iç dünyaları olağanüstü renkli ve zengindir.

 

 

 

 

İçindekiler

Editör

Başyazı

Sonsuzluğa İki Işık
Selahattin ARSLAN

Otistik Çocuklar ve Eğitimleri
Tümer TÜRKBAY

Güçlüyüm Ben Bir Engelim Olsa Bile
Çetin ASLAN

İlk Engelli Milletvekili Lokman Ayva ile Özürlüler, Özürlülerin Sorunları ve Eğitimi Üzerine
Yaşar ERTUĞRUL-Emine GÜVENİLİR

Eğitimde Drama ve Engelli Çocuklar
Mübeccel GÖNEN

Üstün Yetenekli/Zekalı Çocuk ile Yaşamak
Ayşegül ATAMAN

Geleceğin Işığı Olacağım
Gülsüm TEKKANAT

Zihinsel Öğrenme Yetersizliği Nedir?
Oktay TOPALOĞLU-Hacer KARABULUT-Sülbiye CEBECİ

Engelli Çocuk ve Gençlerin Cinsel Eğitimi
İsmihan ARTAN

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivitesi Olan Öğrencinin Sınıf Kontrolü
Mine BAŞOL

Zihinsel Engelli Bireyler için Güzel Sanatlar Eğitimi
Bülent SALDERAY

Öğrenme Güçlüğü Olan Çocuklar
Fetanet KARLIDAĞ-Suna ERTÜRK

Engelli Olmak Bir Engel Mi?
Abdullah ÖZTÜRK

Aynadaki Akisler
Şifanur VURAL

Virginia Woolf, Saatler ve Kendi Kendine Geçip Giden Yaşam
Ethem BARAN

Anneden Çocuğa Mektup
Fatma ÇETİN

Sevgili Annem
O.Nuri KIZILCA

Barışa Bulanmış Bir Sevdayım Ben
Emine DÜŞÜNCELİ

Fırtına Çiçekleri
Yılmaz iMANLIK

Sevinçten Hüzne
Didem ÖZCAN

Manolya
Ömer KARAYILAN

İstiyorum
Yusuf YANÇ

Gelmeyeceksin
Özden GÜVEN

Memleketim
Esra ÜNAL

Sensizlik Ülkesine Sürgünüm
Mahmut KURU

Gözler ve Yaşlar
Muhammed ÇİTGEZ

Ben Toprağı Sevdim Toprak Da Beni
Güven TAHTAKIRAN

Karikatür
Hakkı USLU


Diğer Elektronik Yayınlar

[Tebliğler Dergisi][Milli Eğitim Dergisi]

 Ana Sayfa    | Eski Sayılar  |

Copyright © T.C. Milli Eğitim Bakanlığı  Yayımlar Dairesi Başkanlığı, 2000
URL: http://yayim.meb.gov.tr
 Yorum, öneri ve yazılarınızı bekliyoruz.
baae@meb.gov.tr