Ethem
BARAN
ebaran@meb.gov.tr
“Ama
bir gün kahvaltıdan sonra gelmezsen, bir gün seni bir
aynada, belki de bir başkasının ardından bakar görürsem,
telefon senin boş odanda çınlar, çınlarsa, ondan sonra
ben, anlatılmaz acılardan sonra ben –çünkü insan yüreğinin
çılgınlığına son yoktur- bir başkasını arayacağım, bir
başka sen bulacağım. Bu arada, gel, zaman saatinin tik
taklarını bir vuruşta susturalım. Yaklaş!”
Yıllar önce, Sonrası Ayrılık adlı ilk öykü kitabımda yer alan “Yağmurlar
Biter” adlı öyküme Virginia Woolf’un bu şiirsel ve
beni o yıllarda çok etkileyen –şimdi de bu etki azalmış sayılmaz-
satırlarıyla başlamıştım.
Oysa Woolf, 28 Mayıs 1929 tarihli güncesinde, Dalgalar romanıyla
ilgili olarak şöyle yazıyordu:
“Nasıl başlayacağım? Ne biçim bir şey çıkacak ortaya? Büyük bir dürtü duyduğum
yok; bir ateşle yanıyor da değilim. Yalnızca büyük bir güçlülüğün
baskısı duyduğum. Ne diye yazmalı öyleyse? Her sabah küçük
bir parça yazıyorum, kendimi eğlendirmek için. Bu parçaların
bir tutarlılık taşıdığını söyleyemem. Bir öykü anlatmak değil
çabam. Ama böylesi de olur belki. Düşünen bir kafa. Olur ki
birtakım ışık adaları vardır –sürdürmeye çalıştığım bu akışın
içindeki adalar-; kendi kendine geçip giden yaşam.”
Virginia Woolf’ta beni çeken neydi, bir öykü anlatma çabasında olmaması
yani sadece geçip giden yaşamı anlatma isteği miydi, şiirsel
üslûbu muydu, modernist anlayışı mıydı, bilmiyorum.
Pencereden görünen herhangi bir şeyin yazının, dahası romanın konusu olabileceğini
söylüyordu Woolf. Bu bir gemi de olabilirdi, bir çöl de...
Yeter ki yaşamı yansıtsın. Böylece yirminci yüzyıl romanının
asıl sorununun “yaşam” olduğu ortaya çıkıyordu.
Virginia Woolf, çağdaşı James Joyce ve William Faulkner’le
birlikte geleneksel roman anlayışına karşı çıkan, romana yepyeni
boyutlar getiren bir yazardı. Bu üç yazarın adlarının bir
arada geçmesinin en başta gelen nedeni “bilinç akımı”tekniğidir.
Bu tekniği ilk uygulayanlardan biri James Joyce’dur. Ulysses
adlı romanında, bu tekniği kendisinden sonra birçok yazarın
kullandığı bir yöntem hâline getirmiştir.
Bilinç akımı, “bir karakterin zihinsel süreçlerinin tüm akış ve boyutlarını,
bu süreçlerin bilinçli ve yarı bilinçli düşüncelerle, anı,
beklenti, duygu ve rastlantısal çağrışımlarla karışmasını
da kapsayacak biçimde dile getirmeyi amaçlayan bir anlatım
türü” olarak tanımlanır. Bu tür anlatımlarda, insanın belleğine
çarpan izlenimler olduğu gibi yani bilince yansıdığı biçimiyle,
bir akış hâlinde, o kişinin o anda yapmakta olduğu şeyle aynı
anda, aynı cümlede anlatılır. Bu anlayıştaki yazarlar romanda
o güne değin benimsenen anlamdaki ‘konu’yu bir yana bırakmışlar,
yalnızca bireyin izlenimlerini ve bu izlenimlerin getirdiği
çağrışımları konu edinmişlerdir.
Virginia Woolf, geleneksel romandaki gerçekçiliğin, yaşamın asıl gerçeklerini
yansıtmadığına, yapay olduğuna inanıyordu. Gerçek, her insana
göre değişen, elle tutulamayan, su gibi akan bir şeydi. O
hâlde bir romanda, kişinin o gün ne yaptığını, başından neler
geçtiğini anlatmak değil, aklından gelip geçen duygularla
düşünceleri, anlık izlenimleri saptamaya çalışmak esas olmalıydı.
Çünkü gerçek yaşamda büyük bir karmaşa vardı. Hiçbir şey için
kesin bir başlangıç, orta ve sondan söz edilemezdi. Oysa gerçekçi
romancılar, roman kişilerinin yaşamını başlangıcı, ortası
ve sonu olan derli toplu öykülere dönüştürerek gerçeği yansıttıklarını
sanıyorlardı. Böylece de yaşamın asıl gerçeklerini görmezden
geliyorlardı. Çünkü yaşamın asıl gerçekleri maddesel değil,
ruhsaldı; dış dünyayla değil, insanın iç dünyasıyla ilişkiliydi.
Virginia Woolf’un amacı, gerçekçi romancılar gibi yaşamın bir fotoğrafını
çekmek değildi; insanların günlük yaşantılarındaki duygu,
düşünce ve olayları belli bir sıralamayla düzenlemeksizin,
olduğu gibi, olanca karmaşıklığı ile ve “binlerce izlenim”
biçiminde aktarmaktı.
İşte bu yüzden Mrs. Dalloway, Deniz Feneri, Dalgalar gibi romanlarında
belli bir olay örgüsü yoktur; başı, ortası ve sonu olan bir
öykü anlatılmaz.
Mrs.Dalloway, tıpkı James Joyce’un Ulysses’i gibi bir tek günde geçer. Clarissa
Dalloway, akşam bir parti düzenleyecektir, alışveriş için
sokağa çıkar, çiçekçiye uğrayıp çiçek alır, eski sevgilisiyle
görüşür; bu arada savaş yüzünden dengesi bozulan bir genç
kendini öldürür. Romanın konusu budur. Londra’da, 1923 yılı
Haziran ayının bir günü... Londra meydanlarının büyük saatleri,
özellikle Big Ben her yarım saatte bir çalar ve biz roman
kişilerinin neler yaptığını saat saat izleriz.
Belki de bu yüzden Virginia Woolf, Mrs. Dalloway romanına “Saatler”
adını vermeyi düşündüğünü yazar günlüğünde.
Virginia Woolf, 1925 yılında yayınlanan bu romanına “Saatler” adını vermemiştir
ama yıllar sonra, 1999 yılında bir Amerikalı yazar, Michael
Cunningham, Virginia Woolf’un yaşamına ve 1941’deki intiharına
göndermelerle dolu ve Mrs. Dalloway’ı temel alan romanına
Saatler adını verir.
Michael Cunningham, otuz yaşında yayınladığı ilk romanı satmayınca yazmaya
ara vermişti ve hayranı olduğu Virginia Woolf’un Mrs.Dalloway’inden
yola çıkarak yazdığı üçüncü kitabı Saatler’i yazdığında yine
satmayacağını düşünüyordu; “Bu benim sanatsal kitabım olacaktı.
Plânım en çok satan listelerine girecek bir sonraki kitabımla
arayı kapatmaya çalışmaktı.” diyordu. Ama Saatler ile 1999
Pen Faulkner Ödülü ve 1999 Pulitzer Ödülü’nü kazandı.
Kitap ülkemizde de 2000 yılında yayınlandı ve 2000 Yılı
Dünya Kitap Çeviri Ödülü’nü aldı.
Saatler
(The Hours), yönetmen Stephen Daldry tarafından
sinemaya aktarıldı. Cinselliklerinde kararsız üç kadının
anlatıldığı filmde Virginia Woolf’u Nicole Kidman
canlandırıyordu; filmin diğer oyuncuları ise Meryl
Streep ve Julianne Moore’du.
Saatler, 2003 yılı Altın Küre En İyi Film, 2003 Altın Küre En İyi Kadın
Oyuncu ve 2003 Berlin Altın Ayı En İyi Kadın Oyuncu
ödüllerini aldı.
Nicole Kidman bu filmdeki Virginia
Woolf rolüyle 2003 En İyi Kadın Oyuncu Oscarıyla ödüllendirildi.
•••
Sıradan
bir kadının yaşamındaki bir tek gün bir romanı doldurabilir
mi? İşte Woolf, Mrs. Dalloway’da bunu yapıyor.
Çünkü o, büyük sayılan şeyler üzerinde değil, küçük sanılan
şeyler üzerinde durmuştur bütün eserlerinde. Ele aldığı
kişiler, renkli bir hayatları, çarpıcı yanları olmayan
sıradan insanlardır. Ancak onların iç dünyaları olağanüstü
renkli ve zengindir. Virginia Woolf eserlerinde psikolojik
yorum yapmaktan, roman kişileri hakkında belirli yargılara
varmaktan da kaçınır. Çünkü ona göre, bir insanı tam olarak
bilmek, derinliğine tanımak imkânsızdır. En yakından tanıdığımız
insanların günün birinde yaptıkları herhangi bir şey onları
aslında hiç tanımamış olduğumuzu göstermemiş midir bize?
Şöyle diyor Virginia Woolf: “Herkes kendi geçmişini, kalbiyle
bildiği bir kitabın sayfaları gibi kapalı tutar ve dostları
sadece onun başlığını okuyabilir.”
Virginia Woolf, romanın içeriğinde değişiklikler yaptığı gibi romanın tekniğinde
de büyük değişiklikler yapmıştır. Romanlarında, her şeyi bilen,
kontrolü altında tutan bir üst anlatıcı yoktur; olup bitenler
yazar tarafından seçilen bir roman kişisi tarafından da anlatılmaz.
Kişilerin iç dünyası doğrudan doğruya, bilinç akımıyla anlatılır.
Mina Urgan, Virginia Woolf’la ilgili kitabında,
“Bildiğimiz kadarıyla ömründe şiir yazmayan Virginia Woolf’un
romanları, romandan fazla şiire benzer.” yorumunu yapar. E.M.
Forster da “Elinden geldiğince romana yakın bir şey yazmak
isteyen bir şairdir o.” demiştir.
1931’de yayınladığı, kitaplarının en güç anlaşılanı, en karmaşığı olan
Dalgalar’ın hem düz yazıyla kaleme alınacağını, hem şiir,
hem roman hem de tiyatro oyunu olacağını yazar günlüğünde.
Bu romanı olay örgüsüne uyarak değil, bir ritme uyarak yazdığını
söyler; sürekli düzeltmeler yaparak iki yıl içinde üç kez
yeniden yazar.
Virginia Woolf’un en ünlü ve en beğenilen romanı Deniz Feneri’dir.
Eşi bu roman için ruhbilimsel bir şiir tanımlamasını yapar.
Deniz Feneri, Virginia Woolf’un anne babasına, çocukluğuna
yaktığı bir ağıt olarak nitelenmiştir.
Deniz
Feneri’nde de belli bir öykü anlatılmaz. Amaç yine kişilerin iç dünyalarını anlatmaktır.
Dışta olanlarsa şunlardır: Mrs. Ramsay, pencerenin önünde
oturup bahçeyi ve denizi seyrederek deniz feneri bekçisinin
oğluna çorap örmektedir. Altı yaşındaki James’in en büyük
isteği ertesi gün deniz fenerine gitmektir ve bu arada
önündeki katalogdan resim kesmekle meşguldür. Mr. Ramsey
bahçede dolaşmakta, ressam Lily Briscoe bir tabloyla uğraşmaktadır.
Konuklarla kumsalda yürünür, akşam yemeği yenilir. Romanın
ikinci bölümünde Mrs. Ramsey’in ve ailenin bir oğluyla
bir kızının öldüğünü öğreniriz. Üçüncü bölümde ise Mr.
Ramsey, oğlu James ve kızı deniz fenerine giderler.
Mrs. Ramsey edebiyat tarihinin en önemli tiplerinden biridir. Eleştirmenler,
böylesine kusursuz bir insanı edebî bir eserde canlandırmanın
dünyanın en zor işi olduğunu ve bunu ancak Dostoyevski’nin
Budala’da Prens Mişkin ile başarabildiğini ileri sürerler.
•••
Viktorya Çağı’nın tanınmış yazarlarından birinin kızı olarak 1882’de Londra’da
dünyaya gelen Virginia Woolf, on üç yaşındayken çok sevdiği
annesini kaybeder, peşinden de annesinin yerine koyduğu ablasını
ve sonra bir kardeşini daha... İlk depresyonunu annesinin
ölümü üzerine geçirir ve bu nöbetler intiharına kadar belirli
aralıklarla devam eder.
Michael Cunningham’ın ödüllü kitabı da bu kitaptan yapılan
Saatler filmi de Virginia Woolf’un intiharıyla açılıyor:
İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında İngiltere.
“Evden telâşla çıkıyor, sırtındaki manto o havaya göre oldukça kalın. Yıl
1941. Yeni bir savaş başlamış. Leonard için bir not bırakmış,
bir tane de Vanessa için. Kararlı adımlarla ırmağa doğru yürüyor,
yapacağı şeyi kafasına koymuş olsa da dikkatini dağıtan şeyler
var...” Kitapta bu şekilde başlayan sahne, filmde Nicole Kidman
(Virginia Woolf)’ın sırtında ceplerine taş doldurduğu kalın
bir paltoyla ırmağa girip sulara gömülüşüyle başlıyor. (Aynı
sahne filmin sonunda da tekrarlanıyor.) Saatler’de üç kadının
üç ayrı zaman diliminde geçen yaşantıları Mrs. Dalloway’ın
ekseninde birbirine paralel bir anlatımla veriliyor. 2000’li
yılların New York’undan editör Clarissa Vaughan, 1949 yılının
Los Angeles’ından ev kadını Laura Brown, 1923 yılının Londra’sından
Virginia Woolf... Varoluşlarının nedenlerini sorgulayan; aşk,
arkadaşlık, dostluk, başarı, umut ve umarsızlık kıskacında
sıkışıp kalmış insanların Bayan Dalloway romanına bağlanan
öyküleri... Ve beklenmedik, hüzünlü bir son...
Bu bol ödüllü roman ve film, Türk okurunca pek tanınmadığını düşündüğümüz
Virginia Woolf’u ‘keşfe’ çağırıyor.
Sıradan bir kadının yaşamındaki bir tek gün bir romanı doldurabilir
mi? İşte Woolf, Mrs. Dalloway’da bunu yapıyor. Çünkü
o, büyük sayılan şeyler üzerinde değil, küçük sanılan şeyler
üzerinde durmuştur bütün eserlerinde. Ele aldığı kişiler,
renkli bir hayatları, çarpıcı yanları olmayan sıradan insanlardır.
Ancak onların iç dünyaları olağanüstü renkli ve zengindir.