Esra ÜNAL
Atatürk İlköğretim Okulu Türkçe Öğretmeni Tuzluca/IĞDIR
Gözlerin yuvalarından fırladığı alı al moru mor suretler vardı.Telâş kavramı
saltanatını yaşıyordu ortalarda.Bir seyyah misali yollara
yazılan itekleyişler verdi bu kararı. Tepki alınacaktı artık.Şimdiye
kadar verilmişti verilen, alınsındı gayrı.
Büyük dağlar göz kırparak, küçük dağları kıpırdattı.Seher yeli elif elif
baktı her ikisine de. Yırtılmalar ve sancılar yoksul bakışların
yâreniydi o vakit.O vakit bir de sevda vardı ertelenen.
Uçaklar pike yaparken kentin üzerinde ayaklar birbirine düğümlenirdi.Sosyal
güdüler alıp götürmeye adaydı erdemleri.Gönül koydu kardaşlar
birbirlerine.Cüceler, devlerle aynı sahneyi paylaşmak istemiyorlardı.Yakın
olsalar bile yeterdi.
Sosyal patlamanın habercisi dendi bir zaman bu belirtilere.Ağalar, paşalar
tez tedbir alsınlar diye. Yaşanmamış ne varsa yaşamak gayesiyle
atılan adımlar, sahneye yaklaştıklarını düşünerek kaynıyorlardı.Buharlaşıp
uçanlar ise turnaların yâreniydi.
Cüce adını onlara kim vermişti bilmiyorlardı.Paslı dükkân kepenkleri, Arnavut
kaldırımlı sokaklar, aktarlar, çilek kokan manavlar onların
güzergâhındaydı.
Sahneye fersah fersah ilerliyorlardı.Kederleri bile bozguna uğradığından
olsa gerek, cüce demişlerdi onlara.Sahneye çıkmayı hiç düşünemiyorlardı.Yakın
olsalar bile yeterdi.Dört koldan yürüyorlardı hâlâ. Murat
Çayı,Gediz,Kızılırmak,Ceyhan akıttı bir köpükte onları. Mavi
cam kırıkları, savruk düşlerle anlaşmıştı. Gelgelelim hâlâ
“sahneye yakın olalım yeter” nidalarıyla inleyen sokaklar
bu anlaşmadan bihaberdi.
“Sahneye çıkalım” çığlıkları olmadan, ne çilek kokar sokaklar ne de şenlenir
yeryüzü.
Gençliğimin memleketi sancıdan kıvranmıştı o vakit.Ya şimdi...