Ali KARAÇALI-Selahattin
ARSLAN-Hakkı USLU
- Sayın Gündüz, önce şuradan başlayalım isterseniz; Neden çocuk,
neden çocuklar için yazıyorsunuz? Yazar olarak, çocuk edebiyatını
seçmenizin özel bir anısı var mı?
- Çocuk ruhumun derinliklerine sinmiş,
bilinçaltıma yön veren, son derece duygusal bir anım var ki,
hiç unutamıyorum:Temmuz sıcağı... Tandır evinin gölgeliğinde,
babaannemin dizlerine oturmuş hıçkırıyorum. Babaannem, çok
uzaklardaki bir pancar tarlasının ortasında gezinen kadın
silüetine el ederek sesleniyor:
“Gel
Üzeyir’in anası geeel!... Geeel!...”
Babaannem,
beni avutmaya çalışıyor. Oysa ben biliyorum ki, o kadın benim
annem değil. Kemik veremine yakalanan annemi, uzak bir yere
(Eğirdir Kemik Hastanesine) götürdüklerini biliyordum.Evdekiler,
annem söz konusu olduğunda fısıtlıyla konuşuyorlardı. Onlar
fısıldadıkça, içimdeki hasret daha da büyüyor, hıçkırıklarımın
ardı arkası kesilmiyordu.
Bir
gece annemle ilgili rüyalar gördüm:Gökyüzünün mavi derinliklerinde
iniltiyle uçan bir uçağa el salladım. Bütün köy çocuklarının
yaptığı gibi, o günün diliyle; “Tayyare... Tayyare... Anama
selâm söyle!...” diye bağırdım.
Annemin
hastaneden döndüğü gün ise acısı sevincinden daha ağır basan
tuhaf bir duygu yoğunluğu yaşadım:Annemin boynuna sarılamadım.
O da çok arzu ettiği hâlde bana sarılamadı. Çünkü annemin
karyolasıyla benim aramda babaannem oturuyordu. Yöremize özgü
tuhaf bir töre, bize engel oluyordu. Çünkü gelinler, kayın
valide ve kayın pederlerinin yanında çocuklarını öpemez, kucaklayamaz,
sarılamazdı. Ayıptı.
İşte,
bilinçaltıma saplanan bu ayıbın öyküsünü anne hasreti çeken
bütün çocuklar adına yazmak istedim ve yazdım. Anneler
ve Kuzular adını taşıyan bu hikâyem, aynı zamanda bir
kitabımın da adı oldu. O gün bu gündür yazıyorum.
-Çocuk Üzeyir’i iyi bir okur sayıyor
musunuz?
-Çocuk Üzeyir, tuhaf törelerin kol gezdiği
bir Türkmen coğrafyasında anne hasreti çekti ama kitap okuma
konusunda kendi yaşıtlarına göre daha şanslıydı. Çünkü onun
babası bir eğitimciydi. Önceleri ablası okudu, Üzeyir dinledi.
Daha sonra kendisi bir okuma tutkunu oldu. Bu kez, o okudu
arkadaşları dinledi. Düşünsenize; radyonun bile henüz girmediği
bir köy yerinde, her kitap ayrı bir dünyaydı. Hatta öbür dünyaydı.
Çünkü, dinsel içerikli öykülerin edebî haz içeren kitaplarını
da bu kitaplıktan okuma fırsatı buldu:Ahmediye, Muhammediye,
Seyit Battal Gazi, Kerem ile Aslı, Hz.Ali’nin soluk kesen
cenk hikâyeleri... Dahası; Anadolu Türkmen kültürüyle yoğrulmuş
onlarca kitabı okudu, okudu... Eğer çocuk Üzeyir, bugün çocuklar
için yazıyorsa o günkü okumalarının yüzü suyu hürmetinedir
diyorum.
- Dilerseniz biraz da “Çocuklar için
yazma” üzerinde duralım. Sizce, çocuklar için yazan bir çocuk
edebiyatçısının donanımı ne olmalıdır?Çocuk yazarlığının diğer
yazarlık biçimi ve tutumundan farklı bir yönü, bir ön koşulu
var mıdır?
- Bana göre var. Genel geçer bir kural
olmamakla birlikte, “çocuklar için yazma” işine soyunanların
bilinçaltında biraz çocukluk bulunmalıdır. Çeşitli konularda
binlerce sayfa yazı yazmış bir kimsenin, “Haydi bugün de çocuklar
için yazayım.” demesiyle olmuyor bu iş. Çocuk duyarlığını
yakalamak gerek. Bunun için de içinizdeki çocuğun size kopya
vermesi gerek. Çocuk nelere güler, nelerle duygulanır, nelerle
ağlamaklı olur?Çocuğun duygularını harekete geçiren sözcükler
ve kavramlar nelerdir?Bir çocuk yazarının veya “çocuklar için
edebiyat” yapan birinin bunları kavramadan yola çıkması düşünülemez.Daha
önce de bir söyleşide ifade ettiğim gibi; yüksek edebiyata
mâl olmuş bazı ahlâk ve öğüt kitaplarını basite indirgenmiş
kelime kadrosuyla özetlemek, “çocuk edebiyatı” olarak nitelendirilemez.
Bir
şeye açıklık getirmek gerek: Hep söylenir; bir sanat eserinde
üç amaç göze çarpar diye... Hedef kitleyi bilgilendirmek,
yönlendirmek ve etkilemek. Bana göre, bilgilendirmek
ve yönlendirmek, çocuk edebiyatının öncelikli amacı değildir.
Olmamalıdır. Çünkü edebî zevkin, pedagojik kaygısını düşünmek
son derece yersizdir. Zaten çocuğun da böyle bir beklentisi
yoktur. O, sadece okuduğu serüvenin tadını kaçırmayan, insan
yüreğinde şiirsel bir haz bırakan, son derece kıvrak ve lirik
bir anlatımın büyüsüne kaptırır kendini.
Örneğin
“Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellâl iken,
sıçanlar berber iken...” diye başlayan bir masal girizgâhının,
bilgi donanımı açısından mantıksal bir açıklaması var mı?Ama
çocuk bundan hoşlanıyor. Çünkü onun yaratılış hamurunda güzel
ve estetik olandan haz alma eğilimi vardır. İşte, “çocuklar
için edebiyat” yapan kişinin bu eğilimi bilmesi, ışık tutması
ve onu geliştirmesi gerekiyor. Çocuk yazarı olma konusunda
bugün geldiğim nokta bu.
- Sizce çocuk kitaplarında gülmece ögesinin
yeri nedir?Bunu, öykülerinizde bu ögelerle sık sık karşılaştığımız
için soruyoruz. Gülmeceye özellikle mi başvuruyorsunuz?
- Sanırım hepimiz, çevremizde güler yüzlü
çocuklar isteriz.Ağlayan bebekten çok, gülen bebekleri tercih
ederiz. Hatta bebekleri güldürmek için gıdıklarız. Onlar katıla
katıla gülerken biz de mutlu oluruz. O nedenle okuma çağındaki
çocukların da kitapla gıdıklanması gerektiğine inanıyorum.
Ayrıca çocuk, tekdüzelikten hoşlanmaz. Değişiklik ister. Nasıl
ki anlatım güzelliği ve akıcı bir üslûp, çocuğun kitaba bağlanması
için bir ön koşul ise, anlatımı tekdüzelikten kurtarmanın
yolu da belki, mizahtır. Ama bu mizah, kaba saba, zorlamayla
olmamalı. Örneğin Pinokyo, Güliver’in Gezileri, Tom Sawyer,Don
Kişot gibi ünlü klâsiklerde gülmece ögesi ince bir üslûpla
kullanılmıştır. Ben de, mizah unsurunun çocuk dünyasına bir
renk, bir değişiklik kazandıracağına inandığım için mizaha
hikâye ve romanlarımda zaman zaman başvuruyorum. Dahası, bir
çocuk kitabını şenlendirmek için ne gerekiyorsa yapılmalı
diyorum.
- Çocuğa güler yüzle yaklaşmak, eğitim
biliminin de vaz geçilmez bir ögesi, değil mi?
- Kuşkusuz öyle... Her şeyden önce ben
de bir eğitimciyim. Klâsik pedagojinin bazı gereksiz ve çağdışı
formatlarını tartışmaya açabiliriz. Ama “çocuğa güler yüzle
yaklaşılması” ilkesini tartışmam. Çocuğa güler yüzle yaklaşmak,
eğitimin özüdür. İşte ben, bu özü kitaplarıma da taşıyorum.
Eğer bir çocuk yazarının, aynı zamanda, eğitsel bildirileri
varsa, bunu ancak güler yüzlü bir kitapla sunabilir. Öğütçü,
kural düşkünü, asık suratlı ve “sınav” yaptırımıyla antipatik
bir görünüm sergileyen ders kitaplarının hakkından, güler
yüzlü bir öykü veya masal kitabı gelebilir. Ölçü şu:Tatlı
ve sürükleyici bir öykü, sihirli, akıcı bir dil ve metne serpiştirilmiş
dolaylı bildiri.
- Çocuk edebiyatımız, uzun yıllar çeviri
kitapların etkisinde kaldı. Bildiğimiz kadarıyla sizin de
çeviri çocuk kitaplarınız var. Bu durumun, size göre olumlu
ve olumsuz yanları nelerdir?
- Bildiğiniz gibi bizim öteden beri doğru
dürüst bir çocuk politikamız yok. (Çocuk felsefemiz desem
daha uygun olacak.) Hâl böyle olunca; bu konudaki belirleyici
merkez de yine “Batı” olmuş. Onların çocuklar için uygun gördükleri,
bizim de “çocuklar için uygun gördüklerimiz” hâline gelmiş.
Bunun doğal sonucu olarak; Batı’dan tercüme edilmiş çocuk
kitaplarıyla tanışmışız. Bunun uzun yıllar etkisi devam etmiş.
Çünkü onun yerine konulacak seçenekler üretememişiz. Büyükler
için kalem oynatan aydınlar, çocuklar için yazmayı “çocukça
bir iş” olarak görmüşler. Nitekim bir iki eğitimcinin dışında
da konuyu ciddîye alan olmamış.
Tercüme
çocuk kitaplarının yararsız olduğunu söylemek biraz insafsızlık
olur. Bu çalışmalar her şeyden önce, “çocuk merkezli bir edebiyat”ın
oluşturulması gerektiği fikrini uyandırmıştır.Çocuk klâsikleri
adıyla anılan tercüme kitaplar, her ne kadar, çocukları amaçlayarak
yazılmış olmasalar bile, çocuk merakını uyandırdıkları için
önem kazanmıştır.Dahası, çocuğu gündeme taşımıştır.
Jules
Vernes’in kendi kurguladığı bilim kurgu türü macera romanlarının
yanı sıra, Grim kardeşlerin masal analarından derledikleri
hayâl ve fantezi kokan (cin peri) masalları da çocuklar tarafından
çok sevilmiştir. Bu iki türün oluşturduğu tiplemeler bizde
de yankı bulmuş ve yerli yazarlarımız, özgün macera kitaplarıyla,
kendi kültürümüze ait halk masallarını derleyerek çocuk boyutuna
taşıyan eserler oluşturmuşlardır. Bu çalışmalar yeterli ve
bilinçli olmamakla birlikte, önemli bir adımdır. Bu nedenle
tercüme çocuk kitaplarını, ulusal bilinci harekete geçiren
bir etmen olarak görüyorum.
Tercüme
çocuk kitaplarının ulusal kültürü dejenere ettiği ve yozlaşmaya
yol açtığı tezine katılsak bile (ben kişisel olarak katılmıyorum),
özgün eserler üretme sürecini hızlandırmadığımız takdirde,
çocuklarımız yine de bu beğenmediğimiz seçenekle karşı karşıya
kalacaklardır.
Şunu asla unutmayalım:Çocuklar,
kültür çatışmalarında taraf olmayı bilmezler. Onlar, doğalarının
gerektirdiği yere yönelirler.Eğer sizin kitap kültürünüzde
çocuklara fındık, fıstık, oyuncak dağıtan, iyi yürekli, sevecen
bir Hızır Dede’niz yoksa; onlar Noel Baba adındaki al yanaklı,
şirin ve tombul bir ihtiyarı seveceklerdir. Çocuğun doğasını
değiştiremeyeceğimize göre, çocuğa yaklaşmayı denemek zorundayız.
- Peki, söz ulusal kültürden açılmışken
şunu da soralım. Örneğin Keloğlan ve Dede Korkut gibi masallar,
sizce hiçbir yoruma uğramadan günümüz çocuklarına sunulabilir
mi?
-Efendim, siz de bilirsiniz ki masal
türünün doğasında zaman ve mekân kavramlarının akılcı bir
mantığı yoktur. Gizemli güçler sayesinde, her an yeni bir
sürprizle karşılaşabilirsiniz. Küçücük bir tılsımla sevimli
Keloğlan’ı 2003’e taşımanız mümkün. Burada önemli olan, Keloğlan’a
yüklediğimiz özgün kimliğin korunmasıdır:Tembel ve sünepe
görüntüsünün altında son derece akıllı, kurnaz, haksızlığa
karşı çıkan, haklının yanında olan, her problemi şiddete başvurmadan,
kendine özgü bir kurnazlıkla çözebilen bir kahramanımız var...
Masal atmosferi içinde, Keloğlan’ın yaşadığı çağ veya kullandığı
objeler o kadar önemli değil. Dün sihirli tokmağını veya tılsımlı
aynasını kullanan Keloğlan’ı, günümüz çocuklarının kullandığı
dijital oyuncaklarla tanıştırıp o oyuncakların soğuk ve ruhsuz
yanlarına birazcık “insanîlik” ilâve edebiliriz. Öyle de yapmalıyız.
Dede
Korkut türü bir masala (destan desek, belki daha doğru) gelince;
bence bunların (anlatım biçimi ve dili olarak) tarihî dokusunu
bozmak uygun olmaz kanısındayım.Çünkü Dede Korkutta o dönemin
edebî zevkine tanıklık eden özel bir lirizm, bir şiirsel haz
vardır. Belki aynı konu, günümüz çocuklarının anlayabileceği
bir dille (olay bazında) yeniden yazılabilir.
- Ülkemizde son yıllarda çocuk edebiyatına
yoğun bir yöneliş var. Çocuklar için çok sayıda masal, hikâye,
roman ve şiir yazılıyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
- Hiç kuşkusuz, bu ilgiyi sevindirici
buluyorum. Her şeyden önce, çocuğun gündem oluşturması bakımından
önemli. Ancak, yazılıp çizilenlerin tümünü birden “çocuk edebiyatı”
tahtına oturtmayı uygun bulmuyorum. Çocuk kitabı yayınlamak
başka şey, çocuğa edebî zevki kazandırmak kaygısıyla oluşturulan
düzeyli eserler üretmek başka şey.
Çocuğu
“kolay bir tüketici” olarak gören ticarî anlayışı asla onaylamıyorum.
Nüfusunun üçte birini çocukların oluşturduğu bir ülkede, ister
istemez, bu alanda da bir sektör oluşacak. Bunu yadırgamıyorum.
Ama çocuklarımıza edebî zevkten yoksun, kaba ve sıradan şeyler
okutmaya da hakkımız yok. Piyasadaki çocuk kitaplarını eleştirel
bir gözle inceleyecek olursanız, dünya çocuk klâsiklerinin
bile tadının kaçtığını göreceksiniz.Çünkü; önüne gelen herkes
bir yayın evi kuruyor; telif kaygısı gütmeden, son derece
bozuk bir Türkçe ile, sınırsız ve sorumsuz bir anlayışla “Çocuk
Klâsikleri” yayımlıyor.Zavallı “Kırmızı Başlıklı Kız” da kendisini
tanıyamaz oldu. Önceleri, büyük annesine kurabiye götürürken
ormanda yolunu kaybetmişti; şimdilerde ise sorumsuz yayıncılar
yüzünden kişiliğini kaybetti.
Yazarlık
bilincine erişmiş aydınlarımızın “çocuk edebiyatı” ile ilgilenmenin
çocukça bir iş olmadığını kavrayarak bu işe eğilmelerini,
piyasa işi çocuk kitapları yayınlayanların da çocuğu bu kadar
hafife almamalarını temenni ederim.
- Sizce çocuk edebiyatı, yalnızca çocuğa
seslenen bir edebiyat mıdır? Ne dersiniz?
- Özellikle vurgu yaptığınıza göre, sorunuzun
ikinci kısmına katıldığımı söylemem daha doğru olacak. Çünkü
ben, içinde “edebîlik” taşıyan lirik ve şiirsel haz bırakan
güzel bir metnin -yaş sınırı tanımadan- herkes tarafından
zevkle okunabileceğine inanıyorum. Ben henüz sekiz yaşlarında
bir çocukken, babamın dolabında ilginç bir kitap vardı:“Âdem
ile Havva ve Cennet-i Âlâ”. Bu kitabın giriş bölümünde, secîli*
nesirle yazılmış bir cennet tasviri yer alıyordu. Birkaç paragrafı
geçmeyen bu bölümü, ablama ısrarla okutur okutur dinlerdim.
İnanın, çoğu sözcükleri anlamazdım bile... Ama beni o kitaba
bağlayan şey, anlatımın güzelliğiydi. Ablam kitabı okurken,
ben de ilginç hayâller kurardım. Belki de “edebîlik”le “çocukça”lığın
bir arada olması buydu. Oysa bu kitap, çocuklar için kaleme
alınmamıştı. Tabiî bugün, kum saati ters döndü:Şu anda 53
yaşındayım ve ben çocuklar için yazılmış güzel masalları okuyorum.
Ama ölçü aynı:Edebî haz.
- Genelde çok okumayan bir toplum olduğumuz
söylenir. Okuma alışkanlığının kazanılmasında çocuk edebiyatının
yeri nedir?
- Sanırım bu şikâyet, bizim toplumumuzun
ana dertlerinden biri. Yeterince okuyamıyoruz. Yıllardan beri
bu hep söylenir. Tahmin ediyorum, okuma yoksunluğundan şikâyet
edenlerle, okumayı önemsemeyenler, sosyo-ekonomik plâtformun
ayrı kulvarlarında koştukları sürece bu yakınma hep sürecek.
Yani, ekonomik kaygı, kültürel kaygının birkaç adım önünde
gidiyor. Dolayısıyla da “az okuyan bir toplumuz” sorunu, ülke
nüfusunun ancak yüzde yirmisini ilgilendiriyor. Çünkü geriye
kalan yüzde seksen, “okumuşluk” sözünden diploma sahibi olmayı
anlıyor. Hâl böyle olunca, yapılacak tek şey var:“Okuma bilinci”ni
“diplomalılık” algısının önüne geçirmek. İşte burada, çocuklar
için yapılan edebiyatın önemi ortaya çıkıyor.Eğer okuma çağındaki
çocuklarımıza, zevkle ve heyecanla okuyabilecekleri, düzeyli
ve seçkin kitaplar sunabilirsek, okuma bir tutkuya dönüşecektir.
Bilinçaltının bir parçası hâline gelecektir. İleriki yaşlarda,
ekonomik kaygı sarmalına yakalansalar bile, bu tutku onları
yalnız bırakmayacaktır. Belki o zaman, “okuma”nın, bir diploma
yakalama sürecinin ötesinde bir şey olduğu anlaşılacaktır.
- Peki, söz buraya gelmişken önemli
bulduğumuz bir konuyu daha sormak istiyoruz: Ülkemizdeki çocuk
edebiyatı çalışmalarını değerlendirirken resmî kurumların
bu alandaki çalışmalarını yeterli buluyor musunuz?
- Dilerseniz bu sorunuzu şöyle bir girişle
cevaplayayım: Çocuklara öğüt niteliği taşıyan kitapları bir
yana bırakırsanız, yukarıda genel çerçevesini çizdiğimiz “çocuk
edebiyatı” kavramının tarihi o kadar eski değil. Tıpkı Batı
ülkelerinde olduğu gibi, ülkemizdeki çocuk edebiyatı da çocuk
psikolojisinin bizdeki tarihiyle eş zamanlı olarak ortaya
çıkmıştır. İbrahim Alaaddin Gövsa’dan Enver Naci Gökşen’e
kadar uzanan çizgide, odak noktasını çocuk psikolojisinin
oluşturduğu, fakat yine de öğretmen merkezli, güdüleyici ve
iyi vatandaş yetiştirme kaygılarıyla örülmüş metinler, çocuk
edebiyatının amaca uygun türleri olarak değerlendirilmiştir.
Yani, bir taraftan çocuğun kendisine özgü bir psikolojisinin
varlığından söz edilirken, diğer taraftan, çocuğun öz itişli,
özgür ve özgün duyarlığı gözardı edilmiştir. Bana göre bu
süreç, resmî kurumlarda hâlâ devam ediyor.Çünkü resmî örgün
eğitimin merkezi (bilerek veya bilmeyerek) mutlu çocuk yerine,
iyi vatandaş görüntüsüyle donatılmış adamcıklar bekliyor.
Örneğin;
“Ağustos Böceği ile Karınca” masalını (fablını) okuyan çocuktan,
karıncanın tarafını tutması bekleniyor. Oysa çocuk, doğasındaki
acıma duygusunun bir sonucu olarak ağustos böceğinden yana
olabilir. Ama eğitsel (!)olarak buna hakkı yoktur. Çünkü ağustos
böceği gibi tembel değil, karınca gibi çalışkan çocuk görüntüsü
vermelidir.
Onun
içindir ki 7-9 yaş grubunu ilgilendiren öğretim programında,
Hayat Bilgisi “Hayatın Bilgisi”, mihver (merkez) derstir.
Türkçe dersinde yer alacak yazıların da onu destekleyen didaktik
(öğretici)metinler olması istenir. Hayâl, fantezi, şiirsel
haz ve çocuk duyarlığı önem taşımaz. Oysa çocuk edebiyatının
bel kemiği bunlardır.
Bizim
beklentimiz, Millî Eğitim ve Kültür Bakanlığı gibi eğitim
ve kültür amaçlı devlet kuruluşlarının, kaliteli çocuk yayıncılığını
ilke edinmeleridir. Ne yazık ki, bugüne kadar, her iki bakanlığın
da çocuklara yönelik uzun soluklu bir dergileri bile olmamıştır.
Dönem dönem ortaya çıkan çocuk dergilerinin ise bir edebiyat
dergisinden çok oyun, eğlence ağırlıklı yayınlar olduğu görülmüştür.
Bu bakanlıkların yıl içerisinde yayımladıkları birkaç çocuk
kitabı da ihtiyaca cevap verecek yoğunlukta değil. Dahası,
yayımlanan çocuk kitapları, editöryal bir yaklaşımla ele alınmıyor.
Yaş grubu, konu tasnifi, dizi mantığı, boy ve sayfa standardı
gibi esaslara dikkat edilmiyor. Oysa Milli Eğitim Bakanlığı’nın,
çocuk kitabı yayınlayan diğer kurumlara öncülük edecek örnek
çalışmaları olması gerekir.
Son
günlerde, “Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim” dergisinin
Elma Şekeri adlı çocuk ekini gördüm, sevindim. Bir
formalık şirin bir dergi... İleride daha boyutlu, edebî yoğunluğu
artmış, bağımsız bir çocuk dergisi olur diye umuyorum. Bu
konuda bizler, Çocuk Edebiyatçıları Birliği olarak bu dergiye
veya Millî Eğitim Bakanlığının çocuk kitaplarıyla ilgili çalışmalarına
katkıda bulunmaya hazırız.Umarım, yetkililer bizim bu çağrımıza
ilgi ve ihtiyaç duyarlar. Bu mesajımızı da buradan sizin aracılığınızla
iletmiş oluyorum.
-Dileriz dediğiniz gibi olur... Bize
zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.
-Biz de teşekkür ederiz.
ÜZEYİR
GÜNDÜZ
1950’de Kırşehir Mucur’da doğdu. İlk öğrenimini Mucur’da, orta öğrenimini
Kayseri’de, yüksek öğrenimini ise Kayseri Erciyes Üniversitesi
İlâhiyat Fakültesinde tamamladı. Çeşitli okullarda öğretmenlik
ve idarecilik yaptı. 1988 yılında, Millî Eğitim Bakanlığı
Türkçe Eğitimi Geliştirme Merkezi (TEGEM)’de görevlendirildi.
Bakanlıkça hazırlanan ilköğretim Türkçe kitaplarında metin
yazarı ve çocuk edebiyatçısı olarak çalıştı. 1990 yılında
Film-Radyo-TV. ile Eğitim Merkezi (FRTEM) ne atandı. Bu kurumda
sırasıyla; müdür yardımcılığı, medya danışmanlığı ve basılı
eğitim araçları uzmanlığı yaptı.
Yazı hayatına lise yıllarında başladı. İlk yazısı 1968 yılında Okul-Aile
Birlikleri dergisinde çıktı. Üniversite yıllarında çocuk edebiyatına
ilgi duydu. Çeşitli çocuk dergilerinde ve değişik gazetelerin
çocuk sayfalarında çocuk edebiyatına ilişkin yazıları yayımlandı.
Çağdaş çocuk edebiyatının önde gelen yabancı yazarlarından
çeviriler yaptı. 1987 yılında, Tek Kanatlı Güvercin
adlı kitabıyla Kültür Bakanlığı’nın, 1998 yılında da Yeni
Kervan dergisinin Çocuk Edebiyatı ödüllerini kazandı. Türkiye
Yazarlar Birliğince 2000 yılının çocuk edebiyatçısı seçilen
yazarın Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, Çocuk Vakfı,
Diyanet İşleri Başkanlığı ve özel sektöre ait değişik yayın
evlerince basılan telif ve tercüme olmak üzere 40’a yakın
çocuk kitabı bulunmaktadır.
Evli ve 3 çocuk
babası olan Gündüz, hâlen Çocuk Edebiyatçıları Birliği’nin
başkanlığını yürütüyor.