Duygu DİNÇER
Söke Hilmi Fırat Anadolu Lisesi Öğrencisi/AYDIN
Güneşin azizliğine uğradım bu sabah. Penceredeki kalın güneşliklere rağmen
odama sızmayı başarmış, inatçı bir çocuk gibi beni uyandırmak
için her şeyi yapıyordu. Uyandım işte sonunda. Ve gözlerimi
açar açmaz aklıma ilk gelen soru “nerede olduğum” oldu. Küçük
ama şirin odamdaydım işte yine... Karamsar geçen yağmurlu
bir geceden sonra, uykusuzluğu yenmeyi başarmış, şimdiye kadar
deliksiz uyumuştum. Ben ve odam birlikteydik işte yine. Önemli
olan da buydu... Kendi kendime bugün mutlu olma sözü verdim...
Çatlamış aynaya baktım yüzümü yıkarken. Ne kadar da değişmişim görmeyeli!
Uzun süredir aynaya bakmadığımı fark ettim. Gözlerimin altı
torbalaşmış, yüzümde yeni sivilceler çıkmış ve saçlarım uzamış...
“Aman Allah’ım! Ne olmuş bana böyle?” diye düşünürken, içimde
haykırıp duran sese kulak verdim. “Bu benim işte, öyle de,
böyle de yine ben!”
Bu duygularla mutfağa yöneldim. Kendime nefis bir kahvaltı hazırlayacaktım,
ne zamandır yapmadığım. Dolabı açmamla beraber, uzun zamandır
yemekle de ilgilenmediğimi anladım. Kuruyup kalmış iki kalıp
peynir, birkaç zeytin ve buruş buruş olmuş domateslerden başka
dişe dokunur bir şey kalmamıştı... Olsun, çay içebilirdim.
Bir fincan çay alıp tekrar odama döndüm.
Perdeleri açtım. Yatağımı topladım, geçmişten kalan her şeyi yok etmek
istercesine odamı düzenledim. Fincanımı alıp pencerenin önüne
geçtim. Dışarısı hiç olmadığı kadar güzel görünüyordu. Bahar
gelmişti! Bahçedeki erik ağacı çiçeklenmiş, her yer yeşile
bürünmüştü. Baharın gelişini kutlarmış gibi görünen kuşlar,
daldan dala neşeyle uçuşuyorlardı. Doğa canlanmıştı.
İlk gözüme çarpan karşıdaki bakkal dükkânı oldu. Bakkal, fırından gelen
ekmekleri aldı ve yerleştirmeye başladı. Ekmek bekleyen birkaç
kişi hemen içeri sokuldular.
Bir kadın, çocuğunu kolundan tutmuş, yarı sürükler bir biçimde götürüyordu.
Çocuksa, sabahın bu saatinde nereye götürüldüğünden habersiz,
daha uyanamamıştı.
Liseli olduğunu tahmin ettiğim birkaç öğrenci, durakta servislerini bekliyor,
kendi aralarında konuşuyorlardı. Okulla ilgili konuşuyor olacaklar
ki, şikayetçi oldukları yüzlerinden okunuyordu.
O sırada saatine baka baka, koşar adımlarla bir adam yaklaştı durağa. Bir
elinde kocaman bir iş çantası, diğerinde ise bir sürü dosya
vardı. Sanırım o da işe geç kalmıştı ve bir sonraki otobüsü
beklemeye başladı.
Kafasının üstünde kocaman tepsisiyle şimdiden başlamıştı simitçi çocuk,
hayatın küçücük omuzlarına yüklediği yaşam kavgasını vermeye...
Trafik bir hayli yoğundu, otobüslerin, arabaların kornaları ortalığı inletiyordu.
Otobüslerin biri kalkmadan diğeri durağa yanaşıyor, yolcuları
tıka basa doldurmadan ayrılmıyordu.
Yaşlı bir adam, günlük eşofmanlarıyla, yine aynı saatte, gazete bayisinin
önünde, gazetesini alıyordu. Hayattan elini eteğini çektiği,
emekli olduğu belliydi, gazetenin başlıklarına göz atarak
yavaş yavaş yürümeye başladı.
Arabaların içindeki insanlar da ona nispeten, çok daha telâşlı görünüyorlardı.
Takım elbiseli, iş kadını görünümlü genç bir kadın, kırmızı
ışıkta durunca hemen cep telefonuna sarıldı ve bir yandan
esnerken görüşmesini sürdürdü.
Yolun öte tarafında bir grup ilkokul öğrencisi, çoktan okul yolunu tutmuşlardı.
Hemen yanlarında beliren, ağzında sigara, oldukça bakımsız, sakallı hâliyle
bir işçi, kuruyup kalmış bedeniyle bugün de eve ekmek götürme
çabasını sürdürecekti.
Ne için uğraşıyordu, neyin kavgasını veriyordu bütün bu insanlar? Sabahın
bu saatinden başlıyorlardı koşturmaya. Hep bir şeyleri yakalamaya
çalışıyorlardı.
Bense bu küçücük odaya takılıp kalmış, hayatın beni keşfetmesini bekliyordum.
Haftalardır dört duvar arasında dönüp duruyor, kendimden bile
habersiz yaşıyordum. Yalnızlığımla baş başa, karamsarlığın
kararttığı dünyamda, her gün yeni bir umutla doğan güneşin
bile beni bulmasına izin vermiyordum... Evet, ne zamandır
uyuyordum ben!...
Çok uzun bir kâbustan henüz uyanabilmiş ve hayatın hâlâ devam ettiğini,
yaşadığımı fark etmiştim. Koşar adımlarla kopıya yöneldim,
yepyeni bir dünyaya “Merhaba!” demek için geç bile kalmıştım...