Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Dergisi

 

 Ana Sayfa    | Eski Sayılar |

 TEMMUZ 2003  |  YIL : 4 |  SAYI : 41

Safranbolu'da Bir Köy ve Recai



Fuat OVAT
fuatovat@hotmail.com., Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı

Bir yanda geleneksel Türk evleri, ahşap, kerpiç, taş işçiliğinin en güzel örnekleri... Öte yanda akarsular, kanyonlar, mağaralar, ormanlar, yaylalar...

Bütün arkadaşlarım gönüllü çalışıyor.

Restore edilip pansiyon olarak düzenlenen evlerden birine yerleşir yerleşmez çekimlere başlıyoruz.

Taş döşeli yollar, çeşmeler, çeşit çeşit meyvelerin olduğu bahçeler, bir kısmı kırılmış, yosun tutmuş kiremitler... Safranbolu’da ilk dikkatimizi çeken bunlar oluyor.

Ardından Safranbolu çarşısı. Üstlerini üzüm asmalarının örttüğü daracık sokaklardaki tek katlı dükkânları görünce zaman tüneline girmiş gibi oluyoruz. Unutulmaz güzellikte insan sıcağını tadıyoruz orada.

Arasta’da son yemenicilerden Mustafa Ustayla tanışıyoruz. Tipik bir Osmanlı beyefendisi, kibar, çalışkan, söyleşisi bal tadında...

Son semerciyle tanışıyoruz. Dürüst, işini sevgiyle yapan, açık sözlü biri. O da yemenici gibi artık kendisinden başka oralarda bu işi yapan birilerinin olmadığının ayrımında. “Ben ölünce bu dükkân kapanır, bu iş de biter gayrı.” diyor. Asistanın, “Semeri kimler alıyor?” sorusuna, bilgece, “Yörede yaşayanlar, genellikle dağ köylerinden gelenler alır.” diye karşılık veriyor.

Son bakırcı, son demirci. Tanıştığımız insanlar mesleğinin son temsilcileri hep. Acı ama, el sanatlarının can çekiştiğini görüyoruz. Sokaklara adını veren mesleklerin icra edildiği iş yerleri bir bir kapanmış.

Geleneksel Türk mimarîsinin tipik örnekleri olan evlerin bir kısmı yıkılmış, harap vaziyette. Bir kısmı da yıkılmaya yüz tutmuş, âdeta, “Kurtarın beni.” der gibi bakıyor gelip geçenlere.

Kimi çeşmelerin suyu akmıyor, suyu akan çeşmelerin sayısı da az değil.

Han, hamam, cami, medrese, köprü. Hepsi güzel. Ama, bunların hemen yakınındaki cafe, disko, bar gibi yerleri görünce şaşırmadan edemiyoruz.

***

Çarşı ve evlerden sonra, Safranbolu anılınca çok azımızın anımsadığı kanyonlara, mağaralara, kaya mezarlarına geliyor sıra. Buralarda çalışmak biraz daha yorucu, aynı oranda da keyifli.

Doğayla baş başayız. Kimi gün, geç kahvaltı yapıldı, kimi gün öğle yemeği yenilmedi. Ara ara bu durumdan yakınan olsa da uyum içinde çalışmaları sürdürdük.

Çok yoğun çalışılan günlerden biri. Birkaç köy dolaşıldı, hepsinin yolu bir birinden kötü. Otomobilden takır tukur, gacur gucur sesler gelse de yolumuzdan dönmedik. Çeşme, kaya mezarları, mağaralar, kanyonlar, ormanlar, yaylalar peş peşe çekildi. Bir yerden bir yere hızla gidiyoruz. Çok zorunlu olmadıkça mola vermiyoruz. Derken, bir yol ayrımı ve bir tabelâ. Hemen durup okuyorum tabelâyı. Köyün adı yazılı, altında da oraya ulaşmak için kaç kilometre yol olduğu.

Bir arkadaşım, “Çok acıktım, hem de yorulduk, bu köye girmeyelim.” diyor. Onu destekleyen başka ses gelmiyor. Bu iyi işte, diyorum, seviniyorum. Orada, o köyde beni çeken bir şey var. Ne olduğunu bilmiyorum. Kim bilir, belki de bir yanılgı bu...

Çok zamanımızı almayacağını söyleyip köy yoluna giriyorum. Güneş battı batacak. Hızla yol alıyorum. Gözüm yerleşim yerini arıyor, tamam işte, geldik.

Küçük bir dağ köyü. Kaya mezarlarını arıyoruz. Acelemiz var. Güneş batmadan çekmemiz gerek. Süratle çevreye bakıyorum.

Köyün mezarlığı yukarıda. Köy, hemen aşağıda. Kaya mezarları görünürde yok.

Köyün girişinde, çeşme başında duran kadına soruyoruz.

“Ben bilmem. Recai bilir.” diyor kadın.

“Recai nerede?”

“Aha, orada.”

Yaklaşık yüz metre aşağıda, petrol yeşili atlet giymiş biri köpeklerle oynuyor.

Kadının işaret ettiği bu adamın yanına gidiyoruz çabucak. Derdimizi anlatıyoruz.

“Onların yerini biliyorum. Size yolu tarif ederim. Ama önce gelin evimi, buradaki resimlerimi görün.” diyor.

Biraz şaşırıyorum. Bir dağ köyünde evine çağıran ve “Gelin resimlerimi görün.” diyen biri. Öğretmen olmalı, sıkıntıdan resim yapıyor her hâlde diye düşünüyorum.

Recai’yle konuşup anlaşıyoruz. Önce kaya mezarlarını çekeceğiz. Ardından evine gidip onun resimlerini göreceğiz.

“Bize yolu gösterir misin?” diyorum.

Recai, arabaya biniyor. Sıcak biri. Güler yüzlü, kendisiyle, doğayla, insanlarla barışık.

Arabaya bindikten çok kısa bir süre sonra, Recai’nin, Ankara’da bir arkadaşımızın bize, felsefeci, ressam olarak anlattığı, adını, adresini bulamadığımız kişi olduğunu anlıyoruz.

Cep telefonumdaki onunla ilgili yazılı mesajları gösteriyorum ona. Recai’nin gözleri ışıl ışıl.

Kendisiyle ilgileniyor olmamız mutlu ediyor onu. Recai seviniyor, biraz da mahcup oluyor sanki.

Kaya Mezarlarının yaşayan tarih olduğunu söylüyor. Anadolu’nun uygarlıklar beşiği olduğunu ekliyor. Değişik uygarlıklara ait kalıntıların yeterince korunmayışını eleştiriyor.

***

Güneş batmadan kaya mezarlarını çekmenin rahatlığıyla Kültür Merkezine yöneliyoruz.

Recai, sanat eğitimi almamış... Anadolu’nun uzak dağ köylerinden birindeki bu adamın resimleri, düşünceleri, dünyaya baktığı pencere hepimizi şaşırtıyor.

Resim eğitimi almayan biri böyle güzel resimleri nasıl yapar, bu durumu kim, nasıl açıklar, bilmiyorum.

Recai ilkokulu bitirince okumak istemiş. İstanbul’daki akrabaları, “Gönderin okutalım.” demişler. Recai çok sevinmiş, koşa koşa gitmiş İstanbul’a.

Ne var ki uzun sürmemiş Recai’nin sevinci. Bakmış ki okul filan yok, bakkal çıraklığı yaptırıyorlar. Büyük umutlarla gittiği İstanbul’dan köyüne dönmüş.

***

Eline geçen eski gazeteleri, dergileri, kitapları okumuş. Kitaplar aracılığıyla Orhan Veli’yi, Cahit Sıtkı’yı, Picasso’yu, Van Gogh’u tanımış.

Gazetelerin ek olarak verdiği dergilerin sayfalarını tuvale dönüştürmüş. Almış eline fırçayı yüzlerce resim yapmış.

Resim yapmak bir yere kadar. An gelmiş, canı türkü söylemek istemiş Recai’nin. Almış bağlamayı eline, türküler söylemiş, sıcak, içten. Gitar çalmayı öğrenmiş, Aşık Veysel türkülerine can vermiş bu kez.

Unutulmaya yüz tutmuş yöre türkülerini çalmak için babasının iki telli bağlamasını almış. Onunla bize bir yöre türküsü dinletir misin deyince gözleri ışıdı, yüreği kabardı âdeta.

Tıpkı sayıları giderek azalan, neredeyse nesli tükenen âşıklar gibiydi, “Aç kapıyı ben geldim.” türküsünü söylerken.

Peki, yaklaşık 500 resim yapmış olan Recai, tablo satıp para kazanıyor mu?...

Bugüne değin hiç resim satmamış ya da satamamış. Bir iki galeriye resimlerini götürmüş, yarım ağız ilgilenmiş, dudak bükmüşler. Ayrılırken de, “O tabloları götürüp ne yapacaksın, bırak şurada dursun.” demişler. Bakmış ki bedelini ödemeden emeğine göz dikenler var. Almış tablolarını koltuğunun altına köyüne koşmuş Recai...

Peki, nasıl geçiniyor Recai? Fırçaları, boyaları nereden, nasıl alıyor?

Gülerek karşılık veriyor buna:

“Elektrik işleri yaparım, marangozluk yaparım, mezar kazarım, onurla yaparım bu işleri. Kazandığım parayla da boya alırım, fırça alırım, oturur resim yaparım...”

***

Bir banka, Recai’ye kitaplar göndermiş. Bunların içinde Sanat Ansiklopedisi de varmış. Her nasıl olmuşsa bu ansiklopedi bir yerlerde kalmış, kaybolmuş. Recai bunu fark edince, üzülmüş, incinmiş. Kitapları da almamış, onlar da sizin olsun, demiş.

“Oysa alsaydım, Kültür Merkezinin girişine kitaplık yapacaktım, olmadı.” diyor.

Recai’yle söyleşi, hakiki bal kıvamında, şekersiz kahve tadında...

“Bu köy yetiyor mu sana, sıkılınca ne yapıyorsun?” diyorum. Yalnız adam, gülümsüyor.

“Şehirlerde sıkılan insanlar köye gelir kafalarını dinlerler. Ben de burada sıkılırsam, alır başımı giderim. Kendimi İstanbul’un kalabalığına, gürültüsüne atarım. Çok sürmez bu. Birkaç gün sonra yine köyüme dönerim.”

Söyleşi koyulaştıkça peş peşe mesajlar veriyor Recai:

“Beni hiç arayan soran yok.”

“İnsanlar tanımak istiyorum, insanlar beni tanısın istiyorum.”

“Paylaşmak istiyorum.”

***

Recai’ye, içinde Cahit Külebi’yle ilgili anma yazımın da bulunduğu bir dergiyi göndermiştim.

Bir akşam posta kutumda bir mektup buldum. Recai’den... Dergi için teşekkür ediyor. Mektubunda da ilginç bir mesaj var:

“İleriki günler benden ne alıp ne götürecek, bunu bugünden kestirmek oldukça güç.”

Gelecek günler Recai’den bir şeyler alıp götürmese, Recai mutlu olsa...

 

 

 

 

İçindekiler

Editör

Başyazı

Turizm Cennetinde Düş Yolculuğu
Murat SAMANCI

İda'dan Kazdağı'na, İlyada'dan Sarıkız'a
Dr.F. Filiz ÇİÇEK

Safranbolu'da Bir Köy ve Recai
Fuat OVAT

Bir Masalcı Dede
Selehattin ARSLAN

Üzeyir Gündüz ile "Öykü, Masal ve Çocuk Edebiyatı" Üzerine
Selehattin ARSLAN-Hakkı USLU

Bir Fantezi Yumağı: Masal
Üzeyir GÜNDÜZ

Üzeyir Gündüz'den Bir Masal Trafikçi Saksağan

Şehirlerin "Şehir" Üzerine Düşündükleri
Ethem BARAN

360 Derece Performans Değerlendirme
Ayşegül AYTAÇ

Çocukluğum
D.Emre UYSAL

Müzik Eğitiminde Güdülemenin Önemi
Mahiye MORGÜL

Kaptan'ın Seyir Defterinden
Ömer KARAYILAN

Evlerinin Önü
Hayrettin GÜNAY

Sessiz ve Karanlık
Sümeyra YAVAŞOĞLU

Değil Mi?
Şaban ÖZÜDOĞRU

Kanayan
Türkay KORKMAZ

Yolculuk Vakti
Esma YAŞAR

Bir Öneri: Okullarda Işıklı Sistem
Yard.Doç.Dr.Muharrem ÖK

Mektup
Nihal GÜMÜŞ

Perişan Türkü
Cevat AKKANAT

Yıldız Yağmuru
Rıfkı KAYMAZ

Uyanış
Duygu DİNÇER

Başak Bozkurt'tan Üç Şiir

Kara Ceylan
Nuray DELİBAŞ

Çocuk
Ümmet CANER

Yalnızlık Korkak Bir Çocuk
Betül GÜNEL

Körpecik Yüreklere Sesleniyorum
Sibel GÜMÜŞ

Aydınlık Karanlıklarım
Nesrin YAVUZ

Onun İçin Gel Dedim
Saadet BABUR

Canım Öğretmenim
Enes ATEŞ

İçimdeki Çocuk
Fatin Murat SEFERBEYOĞLU

Zoraki Yalnızlık
M.Esat HALAÇOĞLU

Karikatür
Hakkı USLU

Diğer Elektronik Yayınlar

[Tebliğler Dergisi][Milli Eğitim Dergisi]

 Ana Sayfa    | Eski Sayılar  |

Copyright © T.C. Milli Eğitim Bakanlığı  Yayımlar Dairesi Başkanlığı, 2000
URL: http://yayim.meb.gov.tr
 Yorum, öneri ve yazılarınızı bekliyoruz.
baae@meb.gov.tr