Fuat OVAT
fuatovat@hotmail.com., Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı
Bir
yanda geleneksel Türk evleri, ahşap, kerpiç, taş işçiliğinin
en güzel örnekleri... Öte yanda akarsular, kanyonlar, mağaralar,
ormanlar, yaylalar...
Bütün
arkadaşlarım gönüllü çalışıyor.
Restore
edilip pansiyon olarak düzenlenen evlerden birine yerleşir
yerleşmez çekimlere başlıyoruz.
Taş
döşeli yollar, çeşmeler, çeşit çeşit meyvelerin olduğu bahçeler,
bir kısmı kırılmış, yosun tutmuş kiremitler... Safranbolu’da
ilk dikkatimizi çeken bunlar oluyor.
Ardından
Safranbolu çarşısı. Üstlerini üzüm asmalarının örttüğü daracık
sokaklardaki tek katlı dükkânları görünce zaman tüneline girmiş
gibi oluyoruz. Unutulmaz güzellikte insan sıcağını tadıyoruz
orada.
Arasta’da
son yemenicilerden Mustafa Ustayla tanışıyoruz. Tipik bir
Osmanlı beyefendisi, kibar, çalışkan, söyleşisi bal tadında...
Son
semerciyle tanışıyoruz. Dürüst, işini sevgiyle yapan, açık
sözlü biri. O da yemenici gibi artık kendisinden başka oralarda
bu işi yapan birilerinin olmadığının ayrımında. “Ben ölünce
bu dükkân kapanır, bu iş de biter gayrı.” diyor. Asistanın,
“Semeri kimler alıyor?” sorusuna, bilgece, “Yörede yaşayanlar,
genellikle dağ köylerinden gelenler alır.” diye karşılık veriyor.
Son
bakırcı, son demirci. Tanıştığımız insanlar mesleğinin son
temsilcileri hep. Acı ama, el sanatlarının can çekiştiğini
görüyoruz. Sokaklara adını veren mesleklerin icra edildiği
iş yerleri bir bir kapanmış.
Geleneksel
Türk mimarîsinin tipik örnekleri olan evlerin bir kısmı yıkılmış,
harap vaziyette. Bir kısmı da yıkılmaya yüz tutmuş, âdeta,
“Kurtarın beni.” der gibi bakıyor gelip geçenlere.
Kimi
çeşmelerin suyu akmıyor, suyu akan çeşmelerin sayısı da az
değil.
Han,
hamam, cami, medrese, köprü. Hepsi güzel. Ama, bunların hemen
yakınındaki cafe, disko, bar gibi yerleri görünce şaşırmadan
edemiyoruz.
***
Çarşı
ve evlerden sonra, Safranbolu anılınca çok azımızın anımsadığı
kanyonlara, mağaralara, kaya mezarlarına geliyor sıra. Buralarda
çalışmak biraz daha yorucu, aynı oranda da keyifli.
Doğayla
baş başayız. Kimi gün, geç kahvaltı yapıldı, kimi gün öğle
yemeği yenilmedi. Ara ara bu durumdan yakınan olsa da uyum
içinde çalışmaları sürdürdük.
Çok
yoğun çalışılan günlerden biri. Birkaç köy dolaşıldı, hepsinin
yolu bir birinden kötü. Otomobilden takır tukur, gacur gucur
sesler gelse de yolumuzdan dönmedik. Çeşme, kaya mezarları,
mağaralar, kanyonlar, ormanlar, yaylalar peş peşe çekildi.
Bir yerden bir yere hızla gidiyoruz. Çok zorunlu olmadıkça
mola vermiyoruz. Derken, bir yol ayrımı ve bir tabelâ. Hemen
durup okuyorum tabelâyı. Köyün adı yazılı, altında da oraya
ulaşmak için kaç kilometre yol olduğu.
Bir
arkadaşım, “Çok acıktım, hem de yorulduk, bu köye girmeyelim.”
diyor. Onu destekleyen başka ses gelmiyor. Bu iyi işte, diyorum,
seviniyorum. Orada, o köyde beni çeken bir şey var. Ne olduğunu
bilmiyorum. Kim bilir, belki de bir yanılgı bu...
Çok
zamanımızı almayacağını söyleyip köy yoluna giriyorum. Güneş
battı batacak. Hızla yol alıyorum. Gözüm yerleşim yerini arıyor,
tamam işte, geldik.
Küçük
bir dağ köyü. Kaya mezarlarını arıyoruz. Acelemiz var. Güneş
batmadan çekmemiz gerek. Süratle çevreye bakıyorum.
Köyün
mezarlığı yukarıda. Köy, hemen aşağıda. Kaya mezarları görünürde
yok.
Köyün
girişinde, çeşme başında duran kadına soruyoruz.
“Ben
bilmem. Recai bilir.” diyor kadın.
“Recai
nerede?”
“Aha,
orada.”
Yaklaşık
yüz metre aşağıda, petrol yeşili atlet giymiş biri köpeklerle
oynuyor.
Kadının
işaret ettiği bu adamın yanına gidiyoruz çabucak. Derdimizi
anlatıyoruz.
“Onların
yerini biliyorum. Size yolu tarif ederim. Ama önce gelin evimi,
buradaki resimlerimi görün.” diyor.
Biraz
şaşırıyorum. Bir dağ köyünde evine çağıran ve “Gelin resimlerimi
görün.” diyen biri. Öğretmen olmalı, sıkıntıdan resim yapıyor
her hâlde diye düşünüyorum.
Recai’yle
konuşup anlaşıyoruz. Önce kaya mezarlarını çekeceğiz. Ardından
evine gidip onun resimlerini göreceğiz.
“Bize
yolu gösterir misin?” diyorum.
Recai,
arabaya biniyor. Sıcak biri. Güler yüzlü, kendisiyle, doğayla,
insanlarla barışık.
Arabaya
bindikten çok kısa bir süre sonra, Recai’nin, Ankara’da bir
arkadaşımızın bize, felsefeci, ressam olarak anlattığı, adını,
adresini bulamadığımız kişi olduğunu anlıyoruz.
Cep
telefonumdaki onunla ilgili yazılı mesajları gösteriyorum
ona. Recai’nin gözleri ışıl ışıl.
Kendisiyle
ilgileniyor olmamız mutlu ediyor onu. Recai seviniyor, biraz
da mahcup oluyor sanki.
Kaya
Mezarlarının yaşayan tarih olduğunu söylüyor. Anadolu’nun
uygarlıklar beşiği olduğunu ekliyor. Değişik uygarlıklara
ait kalıntıların yeterince korunmayışını eleştiriyor.
***
Güneş
batmadan kaya mezarlarını çekmenin rahatlığıyla Kültür Merkezine
yöneliyoruz.
Recai,
sanat eğitimi almamış... Anadolu’nun uzak dağ köylerinden
birindeki bu adamın resimleri, düşünceleri, dünyaya baktığı
pencere hepimizi şaşırtıyor.
Resim eğitimi almayan
biri böyle güzel resimleri nasıl yapar, bu durumu kim, nasıl
açıklar, bilmiyorum.
Recai
ilkokulu bitirince okumak istemiş. İstanbul’daki akrabaları,
“Gönderin okutalım.” demişler. Recai çok sevinmiş, koşa koşa
gitmiş İstanbul’a.
Ne
var ki uzun sürmemiş Recai’nin sevinci. Bakmış ki okul filan
yok, bakkal çıraklığı yaptırıyorlar. Büyük umutlarla gittiği
İstanbul’dan köyüne dönmüş.
***
Eline geçen eski gazeteleri,
dergileri, kitapları okumuş. Kitaplar aracılığıyla Orhan Veli’yi,
Cahit Sıtkı’yı, Picasso’yu, Van Gogh’u tanımış.
Gazetelerin
ek olarak verdiği dergilerin sayfalarını tuvale dönüştürmüş.
Almış eline fırçayı yüzlerce resim yapmış.
Resim
yapmak bir yere kadar. An gelmiş, canı türkü söylemek istemiş
Recai’nin. Almış bağlamayı eline, türküler söylemiş, sıcak,
içten. Gitar çalmayı öğrenmiş, Aşık Veysel türkülerine can
vermiş bu kez.
Unutulmaya yüz
tutmuş yöre türkülerini çalmak için babasının iki telli bağlamasını
almış. Onunla bize bir yöre türküsü dinletir misin deyince
gözleri ışıdı, yüreği kabardı âdeta.
Tıpkı
sayıları giderek azalan, neredeyse nesli tükenen âşıklar gibiydi,
“Aç kapıyı ben geldim.” türküsünü söylerken.
Peki,
yaklaşık 500 resim yapmış olan Recai, tablo satıp para kazanıyor
mu?...
Bugüne
değin hiç resim satmamış ya da satamamış. Bir iki galeriye
resimlerini götürmüş, yarım ağız ilgilenmiş, dudak bükmüşler.
Ayrılırken de, “O tabloları götürüp ne yapacaksın, bırak şurada
dursun.” demişler. Bakmış ki bedelini ödemeden emeğine göz
dikenler var. Almış tablolarını koltuğunun altına köyüne koşmuş
Recai...
Peki,
nasıl geçiniyor Recai? Fırçaları, boyaları nereden, nasıl
alıyor?
Gülerek
karşılık veriyor buna:
“Elektrik
işleri yaparım, marangozluk yaparım, mezar kazarım, onurla
yaparım bu işleri. Kazandığım parayla da boya alırım, fırça
alırım, oturur resim yaparım...”
***
Bir
banka, Recai’ye kitaplar göndermiş. Bunların içinde Sanat
Ansiklopedisi de varmış. Her nasıl olmuşsa bu ansiklopedi
bir yerlerde kalmış, kaybolmuş. Recai bunu fark edince, üzülmüş,
incinmiş. Kitapları da almamış, onlar da sizin olsun, demiş.
“Oysa
alsaydım, Kültür Merkezinin girişine kitaplık yapacaktım,
olmadı.” diyor.
Recai’yle
söyleşi, hakiki bal kıvamında, şekersiz kahve tadında...
“Bu
köy yetiyor mu sana, sıkılınca ne yapıyorsun?” diyorum. Yalnız
adam, gülümsüyor.
“Şehirlerde
sıkılan insanlar köye gelir kafalarını dinlerler. Ben de burada
sıkılırsam, alır başımı giderim. Kendimi İstanbul’un kalabalığına,
gürültüsüne atarım. Çok sürmez bu. Birkaç gün sonra yine köyüme
dönerim.”
Söyleşi
koyulaştıkça peş peşe mesajlar veriyor Recai:
“Beni
hiç arayan soran yok.”
“İnsanlar
tanımak istiyorum, insanlar beni tanısın istiyorum.”
“Paylaşmak
istiyorum.”
***
Recai’ye,
içinde Cahit Külebi’yle ilgili anma yazımın da bulunduğu bir
dergiyi göndermiştim.
Bir
akşam posta kutumda bir mektup buldum. Recai’den... Dergi
için teşekkür ediyor. Mektubunda da ilginç bir mesaj var:
“İleriki
günler benden ne alıp ne götürecek, bunu bugünden kestirmek
oldukça güç.”
Gelecek günler Recai’den bir şeyler alıp götürmese, Recai mutlu olsa...