Burhan
AKÇADAĞ
Danişmentli İlköğretim Okulu
Müdür Yetkili Öğretmeni
Kdz.Ereğli/ZONGULDAK
George
Orwell, “1984” adlı ünlü romanında bugün hepimizin kullandığı
“soğuk savaş”, “büyük birader”, “düşünce polisi” kavramlarını
dünya diline kazandırdı.
Kırklı yılların sonunda kafasını
hiç bir gizlisi kalmamış, tümüyle saydam hâle getirilmiş insan
tipinin vizyonuna takan George Orwell, mutlak kontrol ile
bu saydamlığı sağlayan süper devlete kitabında “Okyanusya”
adını yakıştırmıştı. “Büyük Birader”in yönetimindeki bu devlette,
yaşam alanlarının her köşesine yerleştirilmiş kameralar olan,
insanların attığı her adımın, sarfettiği her sözün resmî makamlarca
nasıl izlenip, arşivlendiği anlatılmaktaydı söz konusu romanda..
Günün birinde, Winston Smith adlı genç bir memur, bu durumdan sıkılır ve
kurtulmanın yollarını arar. Önce evinde gözetlenmesi mümkün
olmayan bir köşe bulmaya çalışır. “Evinde bir sürü hile uygulayarak
gözetlenmemeye çalışan Smith ardından, doğanın, sevgilisiyle
özgürce buluşabileceğini sandığı, sakin bir köşesine sığınır.
Daha sonra çareyi, kapağı bir eskici dükkanına atmakta bulur.
Çünkü bu kuytu mekanların izlenmesine ihtimal vermemektedir.
Çok geçmeden eskici dükkanının bile Büyük Birader’in gözetiminde
olduğu ortaya çıkar ve ihbar sonucu burada yakayı ele verir.”
Roman kahramanı Winston Smith
ve sevgilisi Julia’nın aşkı, Tanrı tarafından gözetlenen ve
sonunda cennetten kovulan Adem ile Havva’nın hikâyesini çağrıştırır.
Roman boyunca her ikisi de birbirlerine sadık kalmayı, kendi
düşüncelerine sadık kalmaktan daha değerli tutarlar. Zihinsel
olarak ele geçirildiklerinde bile duygusal bağlarının kopmaması
onları canlı tutan tek şeydir. Fakat sonunda onu da yitirirler.
Zihinsel olarak canlı tutan tek şeydir. Fakat sonunda onu
da yitirirler. Zihinsel olarak beslenmeyen sevgilerinde duygu
da kalmaz. Devlet bunun üzerine beynini yıkayarak Simith’in
özgürlük aşkını yok eder, hatta sonunda Büyük Birader’i sevmesini
bile sağlar. “1984”ün kahramanı Winston Smith’in gelecekten
tek beklentisi Büyük Birader’ den nefret ederek ölmektir.
Bu sayede ruhunun ölene dek canlı kaldığından emin olabilir.
Yalnız ve özgür insanın her zaman yenildiği bir dünyada yalnız
ve özgür olmak ister. Halbuki parti birçok şeyin yanı sıra
bireyselliği de yasaklamıştır. Her birey sadece partinin bir
uzantısı olarak düşünülmelidir.
Ülkenin en güçlü örgütü “Düşünce Polisi”dir. Büyük biradere karşı hiçbir
eylemin yapılmadığı, hiçbir düşüncenin ifade edilemediği ülkede,
devletin tek endişesi yurttaşların kafalarında Büyük Birader’e
karşı teknoloji ile bütün yurttaşların hayatını yakından denetlemekte,
kafasında şüpheli düşünceler geçenleri kolayca belirleyerek,
kısa zamanda yok etmektedir. Büyük Birader muhalifi yok edilen
insanların geçmişleri de devlet arşivlerinden silinmekte,
bunlar artık yaşamamış kabul edilmektedir.
Devletin bir resmî ideolojisi vardır: İngsos. Bütün yurttaşların İngsos’un
ilkelerine bağlı olması zorunludur. Vatandaşların resmî ideolojiye
bağlılıkları sürekli kontrol ve test edilir. Rejimin iç ve
dış düşmanları vardır. Bütün vatandaşlar bu iç ve dış düşmanlara
karşı sürekli uyanık olmak zorundadırlar. Goldstein, rejim
düşmanı hain, her kötülüğün arasındaki isimdir. Rejimin en
önemli hedefi “Goldsteincılığın kesin ve tümden yok edilmesidir”...
Her gün rejim düşmanlarını lanetlemek için “iki dakikalık
nefret” uygulaması yapılır... Ayrıca “Nefret Haftası” denen
yılın bir haftasında rejim düşmanları daha yoğun olarak lanetlenir.
Bu kutlamalarda sık sık bir marş söylenir: Duyguların yoğunlaştığı
anlarda sık sık söylenen bir nakarattır bu. Büyük Birader’in
bilgeliğine ve görkemine adanan bir ilâhîdir, ama daha çok,
halkın kendi kendisini hipnoz etmesi, bilinçlerin ritmik bir
ses yardımıyla, istemli olarak bastırılmasına yarar.
Romandaki “düşünce polisi”nin insanları konrol için kullandığı gözetleme
mekanizması, aslında kitabın yazıldığı kırklı yıllarda hayal
ürünü olmaktan öteye gitmese de günümüzün sunduğu gerçekler,
Orwell’in tasavvur edebildiklerini çoktan geçti bile.
Tek boyutlu toplumun ve düşüncenin oluşturulmasında en önemli araçlardan
biri de kuşkusuz “dil”dir. Dil zenginleştikçe, düşünce de
zenginleşir. Orwell 1984 adlı eserinde bu düşünceden hareket
ederek, partinin yeni bir dil yaratma çabasından söz eder.
Buna göre, eski dilin kelimeleri, “iskelet haline” getirilinceye
kadar kesilip biçilecekti. Amaç, Örneğin, “iyi” kelimesinin
tersi olan “kötü” kelimesi kullanılmayacaktı. Bunun yerine
“yokiyi” öneriliyordu. Yine, “iyi” kelimesinin derecelerini
belirten kelimeler de kesilip biçiliyordu yeni dilde. Örneğin,
“Mükemmel”, “mümtaz” yerine, “artıiyi”, “katmerliiyi” gibi
kelimelerin kullanılması düşünülüyordu: “Neticede iyilik ve
kötülük kavramı gerçekte tek kelime ile elde edilecekti.”
Düşünce hayatını yok etmek ve ülkenin geçmişiyle ilişkisini
koparmak için ülkenin dili tahrip edilmekte, sürekli yeni
kelimeler üretilmekte, halk içeriği boşalmış kelime ve kavramlarla
birbirini anlamadan konuşmaya zorlanmaktadır. Eski kavramlardan
ve eski kelimelerden arındırılan yeni dilin adı “Yenikonuş”tur.
Yenikonuşun temel ilkesi düşüncenin tüm türlerini olanaksız
kılmak, düşünme sınırlarını daraltmaktır. “Sonunda düşünce
suçunu olanaksızlaştıracağız, çünkü en sonunda, onu anlatacak
sözcükler kalmayacak. Gerek duyulan her kavram tüm eşdeğer
sözcüklerinden sıyrılarak, anlamı kemikleştirilmiş tek bir
sözcükle anlatılacak... sözcük sayısı her yıl biraz daha azalacak
ve bilincin alanı her yıl biraz daha daralacak... Dil yetkinliğe
ulaştığı zaman devrim tamamlanmış olacak...”
Yeni sonuçta bütün kavramların içi ya hiçbir şey ifade edemeyecek
şekilde boşaltılmıştır veya tamamen tersi kavramlarla doldurulmuştur.
Mesela savaş bakanlığının adı “Barış Bakanlığı”dır; rejimin
işine gelmeyen gerçeklerin inkarı ve saptırılmasıyla görevli
bakanlığın adı da “Doğruluk Bakanlığı”dır...
Orwell dilinin tek özelliği, kuşkusuz, kelime sayısının azaltılması değil.
Belki de bundan daha da önemlisi, kelimeleri karşıtı ile açıklamak
suretiyle, onları anlamsızlaştırmaktır.
1984 yılı romanı bugün okuyanlar için kendi hatıralarının olduğu bir zaman
dilimidir, geçmiş zamandır, o yılla ilgili kendi yaşadıklarını
düşündürür, fakat romana yazıldığı zaman açısından baktığımızda
sadece tarihi roman değil, aynı zamanda bir kehanet kitabı
olarak da görmemiz devlet, barış, teknik, bolluk ve adalet
devleti mi, yoksa tamamiyle “polarize” olmuş (kutuplaşmış),
her hareketin planlandığı, kontrol edildiği, gözetlendiği,
Orwell’in “1984”te tasvir ettiği “Büyük Birader”in totaliter
devleti mi olacaktır?
Bu sorulara bugün için cevap vermek imkânsızdır.
KAYNAKLAR:
1-
ORWELL George “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” (Çev: Nuran AKGÖREN)
Can Yayınları 2001
2-
DAVER Bülent “Siyaset Bilimine Giriş” Siyasal Kitabevi Ankara
1993
3-
AKGÖREN Nuran “Geleceği Geçmiş Zamanda Anlatmak” Cumhuriyet
Gazetesi Kitap Eki, 09/08/2001
4-
ŞENER Hasan Engin “Marcuse: İleri Sanayi Toplumunun Bir Eleştirisi”
Demokrasi Kuşağı İçin Girişim C: 1 No: 3-4
5-
ÖZGÜR A.Faruk “Büyük Birader Sizi Gözlüyor” Liberal Düşünce
Topluluğu 2001