Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Dergisi

 

 Ana Sayfa    | Eski Sayılar |

 KASIM2003  |  YIL : 4 |  SAYI : 45

Değinmeler


Selahattin ARSLAN

I

ÜSLÛP ÜSTÜNE

Doğrusu bu konu bana da hep pek ciddî gelmiştir. Ne zaman üslûp desem büyük söz ettiğimi sanır, ciddîyetimi takınır, düşüncelerime çeki düzen vermek gereğini duyarım. Onu bir türlü anlatamayacağım kuşkusuna kapılırım.

Oysa biraz kafa yorunca kuşkum dağılır gider, bilincim açılır ve görürüm ki o soyut, ciddî ve tarif edilemez sandığım şey, dilimin ve kalemimin ucundadır. Yapımda, kişiliğimdedir; dağarcığımdaki Türkçemi kağıt üstüne döküşümdedir.

Buffon’un hani şu “İnsanın kendisidir” dediği şey. Hani Tanzimat Edebiyatının olmazsa olmazı olan Recaizade M.Ekrem’in “Üslûbu beyan ayniyle insan” diyerek Buffon’u doğruladığı şu tanım... Buna göre üslûbu yadırgamanın mantığı yok. Çünkü onu yadırgadığımız zaman, kendimizi de yadırgıyoruz.

Halit Ziya Uşaklıgil, Aşkı Memnu (Yasak Aşk) adlı romanında; baş kişisi olan Bihter’i modanın bir örneği olarak sunar. Herkes onun giydiklerini giyer ama Bihter olamaz. Yazar der ki “Taklit edilemeyen, Bihter’in giydikleri değil, giyiniş şekliydi.”

Giyimde üslûp giyiniş şeklidir. Anlatımda üslûp, anlatış biçimidir. Buna göre üslûp kişinin kendisi oluyor. Öz becerisi, yorumu, ortaya koyuş tarzı…Edebiyatımızda her yazarın kendince bir üslûbu vardır. Ancak her yazara üslûpçu diyemiyoruz. Üslûpçuluk, anlatımın, okuyucuya beğendirilmesi ve benimsetilmesi sanatıdır. Romanını, öyküsünü, makalesini, okumaktan ayrı ve özel olarak hoşlandığımız yazardır üslûpçu olan … “Ne güzel anlatıyor, onun bu anlatımında kendimi buluyorum.” dediğimiz kimse o, üslûpçudur, anlatım ustasıdır. Zaten yarınlara da onlar kalıyor.

Üslûp, o denli belirleyicidir ki yazarın adını görmesek de bilmesek de okuduğumuz sayfaların  kime özgü olduğunu anlarız. Divan şiirinin üç büyüklerinden olan şair Nedim’in, -biraz da kasılarak haykırışı- boşuna değildir:

“Malumdur benim sühânım mahlas istemez

Fehmeyler ânı şehrimizin nüktedanları”

(Benim sözüm bellidir –sonuna- adımı yazmak istemez. şehrimizin ince anlamlı ve esprili sözlerden anlayan kişileri onu anlar.)

Öyledir de… Onu klâsikleşmiş deyişiyle “şen-şakrak” anlatımı kolayca ele verir! Bu anlatıma biraz da alay ve espri kattınız mı Nedim’i keşfettiniz işte…

Edebiyatımızda dünden, T.Fikret, H.Ziya Uşaklıgil; günümüzden, Y.Kadri Karaosmanoğlu, R.Nuri Güntekin, N.Fazıl Kısakürek, O.Veli Kanık anlatımıyla öne çıkmış isimlerdir.

N.Fazıl’ın “Anneciğim” adlı şiiri eskilerin ünlü deyişiyle ne kadar “nevi şahsına münhasır”dır yani ne kadar kişiliğine özgüdür değil mi?

Ak saçlı başını alıp eline,

Kara hülyalara dal anneciğim!

O titrek kalbini bahtın yeline,

Bir ince tüy gibi sal anneciğim!

Sanma bir gün geçer bu karanlıklar,

Gecenin ardında yine gece var;

Çocuklar hıçkırır, anneler ağlar,

Yaşlı gözlerinle kal anneciğim!

Gözlerinde aksi bir derin hiçin,

Kanadın yayılmış, çırpınmak için;

Bu kış yolculuk var, diyorsa için,

Beni de beraber al anneciğim!...

Hiç kuşkusuz, üslûp, deneyimle de çok yakından ilgilidir. Bu nedenle siz genç yazarlarımız daha işin başındasınız. Yazıyor, anlatıyorsunuz ama kırık dökük. Bir beğeniyorsunuz bir beğenmiyorsunuz! Sanki başkasının sesiyle türkü söylüyor gibisiniz. Söylediğiniz başka, söylemek istediğiniz başka. Kalem alıp başını gidiyor değil mi? Siz bir yana, o bir yana. Yazdıklarınızı saklayıp da bir süre sonra adınızı kapatıp size gösterseler, tanıyamazsınız...

Bunlar doğaldır. Bunlar ün yapmış büyük yazarlar için de böyleydi. Fakat siz, yazmayı seviyorsunuz. Yazmadan duramıyorsunuz. Bir şiir, sevgi üstüne, sevda üstüne… İnsanların sizi anlayamadığını anlatan bir şiir. Köyünüzden, kentinizden, yaylanızdan, obanızdan söz eden… Bir öykücük annenize, öğretmeninize sunulmuş... Bir demet anı, kısacık geçmişinizden arta kalan… Kalemle kâğıt en yakın arkadaşınız.

Önemli olan da bu zaten. Yaza yaza anlatımınızı bulacaksınız. Gelişigüzellikler, “rast gele”ler yavaş yavaş azalmaya başlayacak. Giderek yazdıklarınızla, yazmak istedikleriniz örtüşecek. Yazdıklarınızda kendiniz olmaya başlayacaksınız. şiirlerinizi, öykülerinizi, anılarınızı okuyanlar, bu onun yazısı diyecekler. Bu söyleyiş güzelliği, bu yeni imajlar, bu sözler ona özgü diyecekler. İşte bunlar denilmeye başlandığında artık yazarsınız. şair, hikayeci, romancısınız. Pek inanamadınız değil mi? Gözümüz öyle yükseklerde değil mi diyorsunuz? Niçin olmasın?Yeter ki inanınız ve çalışınız. Çalışınız dedim değil mi? Oysa çoğunuz, sanatçı olmak için çalışmaya ne gerek var diyorsunuz belki de. şiir denilen şey içimizden doğmuyor mu? Duygularımızı kaleme vurduk mu, kâğıda döktük mü, tamamdır.

Oysa tamam değildir. Yazdığımız şiir, öykü, yeteneğinizin üst sınırında yazabileceğiniz şiirin, kim bilir kaçta kaçıdır. Güzelin güzeli vardır çünkü... O güzelin güzelini, iyinin iyisini yakalamak için ödemeniz gereken bir bedel vardır. Harçlıklarınıza kıyacaksınız biraz. Kitaplar alacaksınız. Eğlencelerinize kıyacaksınız da kitaplıklara gideceksiniz. Uykularınıza da kıyacaksınız hatta... Bir saat geç yatsanız yılda şu kadar saat eder. O sürede kaç kitap biter bir yol düşününüz.

Kitaplar söyleyecek size büyük şiirin nasıl olduğunu… Sanatın geçmiş dönemlerdeki hikâyesini. Anadan doğma duyguların, düşüncelerin nasıl olgunlaştırıldığını… Yunus Emre mi dediniz, Karacaoğlan mı dediniz… Hiç kuşkunuz olmasın onlar da çok iyi biliyordu bir parçası olduğu şiirin geleneğini… Türkçeyi, vurguyu, vezni, kafiyeyi ve bunların nerelerden nerelere geldiğini de…

Dergimizin siz genç yazarlarımıza diyeceği şudur. Bir yazı yazayım demeyiniz, “şöyle bir yazı yazayım” deyiniz. Hele bir başlayayım da nasıl olsa sonu gelir demeyiniz. Yazınızın sonunun nasıl geleceğini önceden tasarlayınız. Tesadüflere bağlı bir şiirin hele bir öykünün özürlü doğacağını aklınızdan çıkarmayınız.

Sözün burasında, ünlü eleştirmen Nurullah Ataç’ı anmadan geçemeyeceğim . Özetle şunları söylüyor Ataç:

“Sanatçı yazarken çok çalışacak, çok düşünecek, silecek düzeltecek, eziyet çekecek. Fakat okuyucuya bunları belli etmeyecek. Okuyucu, okuduğunun bir solukta yazılmış olduğunu sanacak. İşte işin ustalığı buradadır.”

Ataç, yerden göğe haklıdır. Bu haklılığın güzel örneği de Yahya Kemal’dir. Bir şiir ustası olan şair, “Geç ve güç” yazdığını söyler. Eski şiirin rüzgârıyla yazdıklarını saymazsak, uzun sanat yıllarından “bir kitaplık” şiir bırakmıştır sadece. Kim bilir o “geç ve güç” yazdığı şiirlerinde ne sıkıntılar çekmiştir. Fakat biz o sıkıntıları hiç mi hiç duymuyoruz:

“Gönlümle oturdum da hüzünlendim o yerde,

Sen nerdesin ey sevgili yaz günleri nerde!

Dağlar ağarırken konuşmuştuk tepelerde,

Sen nerdesin ey sevgili yaz günleri nerde!”

dizelerini okurken, sanırız ki bir kuş kanat çırpıyor yüreğimizde… Yine sanırız ki bu şiir bize bir su gibi şırıl şırıl, kolay kolay akıp gelmiş.

Acaba?

Hani “Soğanın acısını yiyen değil doğrayan bilir.” demiş ya atalarımız. Aynen öyle! Divan şiirinin harika bir beyiti vardır:

“şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir

Mübtelâyı gama sor kim geceler kaç saat”

“En uzun geceyi (şebi yeldâ) ne bilir müneccimle vakitçi/ Gecelerin kaç saat olduğunu gam çekene sor.”der. Bunun gibi güzel bir eserin nasıl doğduğunu okuyucu ne bilsin... Bir güzel şiirin, öykünün, bestenin ve tablonun ne emekle oluştuğunu sanatçıya sormak gerek.

Sevgili genç yazarlarımız sözüm odur ki yazılarınız giderek daha kendiniz olsun. Diliyle, anlatımıyla, duygusuyla, düşüncesiyle, kısacası biçimi ve içeriğiyle sizin imzanızı taşısın. Büyük sanatçıların yeni yazarlara sanki ardımdan gel dediğini ancak –günü geldiğinde sıyrılmasını bilmeyeni- ömrü billâh gölgesinde bıraktığını göz ardı etmeyiniz. Bu da bizi üslûp farklılığına götürüyor, daha açık bir deyişle özgün olmaya götürüyor.

II

Sevgili yazarlarımız, yazılarınız  geliyor ne güzel… Kurak toprağa nisan yağmuru nasıl düşerse  öyle geliyor yazılarınız. Dergimizin sayfaları sizin yazılarınızla var, güzel ve anlamlı …

Yazılarınızı sırasıyla yayımlıyor, sizi size sunuyoruz. Bazılarını da bu sayfalarda değerlendirmeye alıyoruz. Çünkü hepsi heyecan dolu. Ancak yönlendirilmeleri de kaçınılmaz. Çünkü gün ışığına çıkmaya çok az kalmış.

****

Özden GÜVEN
(Hilmi Fırat Anadolu Lisesi öğrencisi, Söke/AYDIN)

 “Yalandı” adlı şiirinize, “Mübalağasız bir aşkla sevdim seni/Mübalağa yapamam ki/Sorsan /Ferhat’ı şirin’i/ Anlamam ki…” diye başlıyorsunuz. Belli ki dizeyi (mısrayı) tanıyorsunuz. Söyleyişiniz doğal ve vurgulu. Bir de kelime oyunlarından kurtulabilseydiniz... Bir sürü renklerle oynamış, mübalağa sözcüğünü dilinize takmışsınız… Duygularınızı da pek abartmışsınız.

Ancak biz, Özden Güven’in şair olabileceği inancındayız ve yeni şiirlerinizi bekliyoruz.

****

Pınar ŞİMŞEK
(Hilmi Fırat Anadolu Lisesi öğrencisi, Söke/AYDIN)

Sizden de çok umutluyuz. “Yeni Varoluşlar” adını taşıyan yazısınızda dil ve anlatım çok başarılı. Neredeyse bir üslûp geliştirmişsiniz:

“Var olmak yürekle başlar… O dinmek bilmez çarpıntıyı hissettiğin an, yüreğinde çoktan merhaba demişsindir bile hayata. Ve sıcacık bir sevgi dolunca yüreğine, var olmanın adı dinmez dudaklarında…”

Yazınız böylece akıp gidiyor. Bir de içeriği olsaydı diye hayıflanıyorsunuz. Çokça bilinen şeyleri söylüyor ve tekrarlıyorsunuz. Bu sorunu da aşarsanız sayfalarımızın da konuğu olacaksınız.

Söke lisesinden epey yazı gelmiş dergimize. Tümüne başarılar ve teşekkürler.

****

Müjgan YILDIRIM
(
Karşıyaka MLO İlköğretim Okulu İngilizce öğretmeni, Karşıyaka/İZMİR)

şiirinizi anmadan geçmek çok zor. Olayların ve dolayısıyla insanların giderek nasıl yabancılaştığını anlatıyor ve diyorsunuz ki:

“Önce/ kapıları söktüler/ birer, birer/ o güzelim/ asma kilitli/ tahta kapılar/ gittiler/ Yerlerine/ gıcır gıcır /yağlı boyalı/ kocaman/ iki kanatlı/ garaj kapısı/  niyetine/ yapılan/demir kapılar/ geldiler.”

Ne diyelim öyle de oldu. Belki öyle de olması gerekiyordu. Ancak o burukluk da hâlâ yüreğimizde… Hepimiz çocukluğumuzdan ayrı düştük değil mi?

Değerli öğretmenimiz, dizeleri niçin kırıyorsunuz acaba? Halide Edip Adıvar’ın üslûbu için söylenilenleri sizin için de söyleyebiliriz. şiirinizde anlatım, “Çok lezzetli fakat çok kılçıklı bir balık gibi” …Biz gene de dizelerin boyunu makasla kırpmayınız diyoruz. Dizelerin ses ve anlam bütünlüğünü korumak gerek. Bir de uzun şiirlerin kaçınılmaz hatası olan tekrarlara düşüyorsunuz ve böylece şiir, şiirimsileşiyor. Ancak şiir kurgunuzla ve kendinize has söyleyiş biçiminizle şiire yıllarınızı verdiğiniz hemen belli oluyor.

Ayrıca ilişik yazınıza da değinmeden geçemeyeceğiz:

“Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim dergisi ile yeni tanıştım. Okul Müdürümüz M.Süleyman Aksoy sayesinde bunca ay sonra da olsa bu tanışmadan sonra çıkan bütün sayıları bir solukta okudum. Belki de bunun etkisiyle kaybettiklerimizi düşündüm.”

Ne diyelim, teşekkürlerimizi bildirir, yeni yazılarınızı bekler, esenlikler dileriz.

****

Bilgehan EKŞİOĞLU
(Mesut Karaoğlu İlköğretim Okulu öğrencisi, Ardeşen/ RİZE)

“Yok Üzerine” adlı yazınız oldukça değişik. Genelde yetersiz yazıları dil, anlatım bakımından başarılı, içerik bakımından başarısız buluyoruz. Ancak sizin yazınızda içerik yeterli, dil anlatım yetersiz:

“Yok, kelime olarak bitme, tükenme anlamında olduğu gibi hiç var olamama anlamındadır.” diye başlıyorsunuz yazınıza.

Bir yerde güzel ve geniş olan düşüncelerinize yazık oluyor. Cümle çok önemli. Klâsik tanımıyla bile o, “Bir duyguyu, bir düşünceyi anlatan” tek araç.

Dil sorununu aşmış yeni yazılarınızla sizi bekliyoruz.

Son olarak bir yazarımıza sesleneceğim. Sn.Nihal Yalçın, “Duydum bahar gelmiş/ Yemek yapmışsın yabanî otlardan.” diye başlıyor şiiriniz. Dizeleri, yüreğimize, geçmiş anılarımızdan yapılmış biber tozları gibi serpiyorsunuz. Güzel şiir böyledir işte … Okur okumaz sizi bir hikâyeye götürür. Bunları N.Ataç söylüyor. şiir yazınız lütfen daha çok şiir yazınız da daha çok güzel şiir okuyalım.

Dergimizin değerli yazarları ve okurları bu sayıda bu kadar. Gelecek sayıda buluşmak üzere derken bu sayfalarda sizlerin de katılımlarını, katkılarını, yorumlarını bekliyoruz.

 

 

İçindekiler

Editör

Başyazı

Öğretmene Mektup
Doç.Dr.Hüseyin ÇELİK

Öğretmen
Arzu CAVLAK

Güzelleme
İmran ÇETİNKAYA

Bir Kor Düşmüş Yüreğime
Köksal CENGİZ

Çocuk
Mehmet ARİF

Çocuklar Vardı Köyümde
Taner KARAHAN

Öğretmen Olmak
Fatih Murat SEFERBEYOĞLU

Olmalı Öğretmenim
Nadide ALBAYRAK

Müfettişler Öyle İstiyor
Hidayet SELİMOĞLU

Sayfaların Dedikleri
Selahattin ARSLAN

Su
Abdullah SATOĞLU

Gitmeler
Taha YALAR

Işık Kervanı Öğretmen
Cuma EĞİLMEZ

Yokluğuna Dokununca
Betül GÜNEL

H.Hüsnü CIRITLI ile Bir Görüşme
Şaban ÖZÜDOĞRU-Selahattin ARSLAN-Hakkı USLU

Bir Eğitim Sevdalısı:İhsan SUNGU
Fuat OVAT

Niçin Yazarız?
Şaban ÖZÜDOĞRU

Kaptanın Seyir Defterinden
Ömer KARAYILAN

Köprüde Yürüyen Adam
Elif DOĞAN

Öğretmen
Musa SERİN

Sen Ölme Öğretmenim
Müzeyyen ATVUR

Dedem Saati Sordu Yoruldum Koşmaktan
Selami ŞİMŞEK

Karikatürler
Enver BOLAT

Tekillik ve Çoğulluk
Mehmet GÜRCAN

Çocuk
Abdullah GÜZELDÜLGER

Çiçek Bahçesinin Sevdalısı
Ergül ALTAŞ

Bendeki Sen
Hatice KENAR

Bir Şarkıyım Ben
Lale TURAN

Sorgulama
Ahmet TEKE

Öğrencim Mihrali"ye
Şeref ACAR

Kızınız Büyüyor
Simge AKPULLUKÇU

Kara Elmasa Doğru
Celalattin KURT

Köyüme Gitmek İstiyorum
Seval EVCİL ÖZCAN

21.Yüzyılın Başında Öğretmenin Değişen Rolleri
Dr.Tufan AYTAÇ

1984 Romanında Adı Geçen Kavramlar
Burhan AKÇADAĞ

Kalemlerin Sancısı
Mehmet EROL

Değinmeler
Selahattin ARSLAN

Karikatür
Hakkı USLU

Diğer Elektronik Yayınlar

[Tebliğler Dergisi][Milli Eğitim Dergisi]

 Ana Sayfa    | Eski Sayılar  |

Copyright © T.C. Milli Eğitim Bakanlığı  Yayımlar Dairesi Başkanlığı, 2000
URL: http://yayim.meb.gov.tr
 Yorum, öneri ve yazılarınızı bekliyoruz.
baae@meb.gov.tr