Selahattin ARSLAN
I
ÜSLÛP ÜSTÜNE
Doğrusu bu konu bana da hep pek ciddî
gelmiştir. Ne zaman üslûp desem büyük söz ettiğimi sanır,
ciddîyetimi takınır, düşüncelerime çeki düzen vermek gereğini
duyarım. Onu bir türlü anlatamayacağım kuşkusuna kapılırım.
Oysa biraz kafa yorunca kuşkum dağılır
gider, bilincim açılır ve görürüm ki o soyut, ciddî ve tarif
edilemez sandığım şey, dilimin ve kalemimin ucundadır. Yapımda,
kişiliğimdedir; dağarcığımdaki Türkçemi kağıt üstüne döküşümdedir.
Buffon’un hani
şu “İnsanın kendisidir” dediği şey. Hani Tanzimat Edebiyatının
olmazsa olmazı olan Recaizade M.Ekrem’in “Üslûbu beyan ayniyle
insan” diyerek Buffon’u doğruladığı şu tanım... Buna göre
üslûbu yadırgamanın mantığı yok. Çünkü onu yadırgadığımız
zaman, kendimizi de yadırgıyoruz.
Halit Ziya Uşaklıgil, Aşkı Memnu (Yasak
Aşk) adlı romanında; baş kişisi olan Bihter’i modanın bir
örneği olarak sunar. Herkes onun giydiklerini giyer ama Bihter
olamaz. Yazar der ki “Taklit edilemeyen, Bihter’in giydikleri
değil, giyiniş şekliydi.”
Giyimde üslûp giyiniş şeklidir. Anlatımda
üslûp, anlatış biçimidir. Buna göre üslûp kişinin kendisi
oluyor. Öz becerisi, yorumu, ortaya koyuş tarzı…Edebiyatımızda
her yazarın kendince bir üslûbu vardır. Ancak her yazara üslûpçu
diyemiyoruz. Üslûpçuluk, anlatımın, okuyucuya beğendirilmesi
ve benimsetilmesi sanatıdır. Romanını, öyküsünü, makalesini,
okumaktan ayrı ve özel olarak hoşlandığımız yazardır üslûpçu
olan … “Ne güzel anlatıyor, onun bu anlatımında kendimi buluyorum.”
dediğimiz kimse o, üslûpçudur, anlatım ustasıdır. Zaten yarınlara
da onlar kalıyor.
Üslûp, o denli belirleyicidir
ki yazarın adını görmesek de bilmesek de okuduğumuz sayfaların
kime özgü olduğunu anlarız. Divan şiirinin üç büyüklerinden
olan şair Nedim’in, -biraz da kasılarak haykırışı- boşuna
değildir:
“Malumdur benim sühânım mahlas istemez
Fehmeyler ânı şehrimizin nüktedanları”
(Benim sözüm bellidir –sonuna-
adımı yazmak istemez. şehrimizin ince anlamlı ve esprili sözlerden
anlayan kişileri onu anlar.)
Öyledir de… Onu klâsikleşmiş deyişiyle
“şen-şakrak” anlatımı kolayca ele verir! Bu anlatıma biraz
da alay ve espri kattınız mı Nedim’i keşfettiniz işte…
Edebiyatımızda dünden, T.Fikret,
H.Ziya Uşaklıgil; günümüzden, Y.Kadri Karaosmanoğlu, R.Nuri
Güntekin, N.Fazıl Kısakürek, O.Veli Kanık anlatımıyla öne
çıkmış isimlerdir.
N.Fazıl’ın “Anneciğim” adlı şiiri eskilerin
ünlü deyişiyle ne kadar “nevi şahsına münhasır”dır yani ne
kadar kişiliğine özgüdür değil mi?
Ak saçlı başını alıp eline,
Kara hülyalara dal anneciğim!
O titrek kalbini bahtın yeline,
Bir ince tüy gibi sal anneciğim!
Sanma bir gün geçer bu karanlıklar,
Gecenin ardında yine gece var;
Çocuklar hıçkırır, anneler ağlar,
Yaşlı gözlerinle kal anneciğim!
Gözlerinde aksi bir derin hiçin,
Kanadın yayılmış, çırpınmak için;
Bu kış yolculuk var, diyorsa için,
Beni de beraber al anneciğim!...
Hiç kuşkusuz, üslûp, deneyimle
de çok yakından ilgilidir. Bu nedenle siz genç yazarlarımız
daha işin başındasınız. Yazıyor, anlatıyorsunuz ama kırık
dökük. Bir beğeniyorsunuz bir beğenmiyorsunuz! Sanki başkasının
sesiyle türkü söylüyor gibisiniz. Söylediğiniz başka, söylemek
istediğiniz başka. Kalem alıp başını gidiyor değil mi? Siz
bir yana, o bir yana. Yazdıklarınızı saklayıp da bir süre
sonra adınızı kapatıp size gösterseler, tanıyamazsınız...
Bunlar doğaldır. Bunlar ün yapmış büyük
yazarlar için de böyleydi. Fakat siz, yazmayı seviyorsunuz.
Yazmadan duramıyorsunuz. Bir şiir, sevgi üstüne, sevda üstüne…
İnsanların sizi anlayamadığını anlatan bir şiir. Köyünüzden,
kentinizden, yaylanızdan, obanızdan söz eden… Bir öykücük
annenize, öğretmeninize sunulmuş... Bir demet anı, kısacık
geçmişinizden arta kalan… Kalemle kâğıt en yakın arkadaşınız.
Önemli olan da bu zaten. Yaza
yaza anlatımınızı bulacaksınız. Gelişigüzellikler, “rast gele”ler
yavaş yavaş azalmaya başlayacak. Giderek yazdıklarınızla,
yazmak istedikleriniz örtüşecek. Yazdıklarınızda kendiniz
olmaya başlayacaksınız. şiirlerinizi, öykülerinizi, anılarınızı
okuyanlar, bu onun yazısı diyecekler. Bu söyleyiş güzelliği,
bu yeni imajlar, bu sözler ona özgü diyecekler. İşte bunlar
denilmeye başlandığında artık yazarsınız. şair, hikayeci,
romancısınız. Pek inanamadınız değil mi? Gözümüz öyle yükseklerde
değil mi diyorsunuz? Niçin olmasın?Yeter ki inanınız ve çalışınız.
Çalışınız dedim değil mi? Oysa çoğunuz, sanatçı olmak için
çalışmaya ne gerek var diyorsunuz belki de. şiir denilen şey
içimizden doğmuyor mu? Duygularımızı kaleme vurduk mu, kâğıda
döktük mü, tamamdır.
Oysa tamam değildir. Yazdığımız şiir,
öykü, yeteneğinizin üst sınırında yazabileceğiniz şiirin,
kim bilir kaçta kaçıdır. Güzelin güzeli vardır çünkü... O
güzelin güzelini, iyinin iyisini yakalamak için ödemeniz gereken
bir bedel vardır. Harçlıklarınıza kıyacaksınız biraz. Kitaplar
alacaksınız. Eğlencelerinize kıyacaksınız da kitaplıklara
gideceksiniz. Uykularınıza da kıyacaksınız hatta... Bir saat
geç yatsanız yılda şu kadar saat eder. O sürede kaç kitap
biter bir yol düşününüz.
Kitaplar söyleyecek size büyük şiirin
nasıl olduğunu… Sanatın geçmiş dönemlerdeki hikâyesini. Anadan
doğma duyguların, düşüncelerin nasıl olgunlaştırıldığını…
Yunus Emre mi dediniz, Karacaoğlan mı dediniz… Hiç kuşkunuz
olmasın onlar da çok iyi biliyordu bir parçası olduğu şiirin
geleneğini… Türkçeyi, vurguyu, vezni, kafiyeyi ve bunların
nerelerden nerelere geldiğini de…
Dergimizin siz genç yazarlarımıza diyeceği
şudur. Bir yazı yazayım demeyiniz, “şöyle bir yazı yazayım”
deyiniz. Hele bir başlayayım da nasıl olsa sonu gelir demeyiniz.
Yazınızın sonunun nasıl geleceğini önceden tasarlayınız. Tesadüflere
bağlı bir şiirin hele bir öykünün özürlü doğacağını aklınızdan
çıkarmayınız.
Sözün burasında, ünlü eleştirmen Nurullah
Ataç’ı anmadan geçemeyeceğim . Özetle şunları söylüyor Ataç:
“Sanatçı yazarken çok çalışacak, çok
düşünecek, silecek düzeltecek, eziyet çekecek. Fakat okuyucuya
bunları belli etmeyecek. Okuyucu, okuduğunun bir solukta yazılmış
olduğunu sanacak. İşte işin ustalığı buradadır.”
Ataç, yerden göğe haklıdır. Bu haklılığın
güzel örneği de Yahya Kemal’dir. Bir şiir ustası olan şair,
“Geç ve güç” yazdığını söyler. Eski şiirin rüzgârıyla yazdıklarını
saymazsak, uzun sanat yıllarından “bir kitaplık” şiir bırakmıştır
sadece. Kim bilir o “geç ve güç” yazdığı şiirlerinde ne sıkıntılar
çekmiştir. Fakat biz o sıkıntıları hiç mi hiç duymuyoruz:
“Gönlümle oturdum da hüzünlendim o yerde,
Sen nerdesin ey sevgili yaz günleri
nerde!
Dağlar ağarırken konuşmuştuk tepelerde,
Sen nerdesin ey sevgili yaz günleri
nerde!”
dizelerini okurken, sanırız ki bir kuş
kanat çırpıyor yüreğimizde… Yine sanırız ki bu şiir bize bir
su gibi şırıl şırıl, kolay kolay akıp gelmiş.
Acaba?
Hani “Soğanın acısını yiyen değil doğrayan
bilir.” demiş ya atalarımız. Aynen öyle! Divan şiirinin harika
bir beyiti vardır:
“şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne
bilir
Mübtelâyı gama sor kim geceler kaç saat”
“En uzun geceyi (şebi yeldâ) ne bilir
müneccimle vakitçi/ Gecelerin kaç saat olduğunu gam çekene
sor.”der. Bunun gibi güzel bir eserin nasıl doğduğunu okuyucu
ne bilsin... Bir güzel şiirin, öykünün, bestenin ve tablonun
ne emekle oluştuğunu sanatçıya sormak gerek.
Sevgili genç yazarlarımız sözüm odur
ki yazılarınız giderek daha kendiniz olsun. Diliyle, anlatımıyla,
duygusuyla, düşüncesiyle, kısacası biçimi ve içeriğiyle sizin
imzanızı taşısın. Büyük sanatçıların yeni yazarlara sanki
ardımdan gel dediğini ancak –günü geldiğinde sıyrılmasını
bilmeyeni- ömrü billâh gölgesinde bıraktığını göz ardı etmeyiniz.
Bu da bizi üslûp farklılığına götürüyor, daha açık bir deyişle
özgün olmaya götürüyor.
II
Sevgili yazarlarımız, yazılarınız
geliyor ne güzel… Kurak toprağa nisan yağmuru nasıl düşerse
öyle geliyor yazılarınız. Dergimizin sayfaları sizin yazılarınızla
var, güzel ve anlamlı …
Yazılarınızı sırasıyla yayımlıyor, sizi
size sunuyoruz. Bazılarını da bu sayfalarda değerlendirmeye
alıyoruz. Çünkü hepsi heyecan dolu. Ancak yönlendirilmeleri
de kaçınılmaz. Çünkü gün ışığına çıkmaya çok az kalmış.
****
Özden GÜVEN
(Hilmi Fırat Anadolu Lisesi öğrencisi,
Söke/AYDIN)
“Yalandı” adlı şiirinize,
“Mübalağasız bir aşkla sevdim seni/Mübalağa yapamam ki/Sorsan
/Ferhat’ı şirin’i/ Anlamam ki…” diye başlıyorsunuz. Belli
ki dizeyi (mısrayı) tanıyorsunuz. Söyleyişiniz doğal ve vurgulu.
Bir de kelime oyunlarından kurtulabilseydiniz... Bir sürü
renklerle oynamış, mübalağa sözcüğünü dilinize takmışsınız…
Duygularınızı da pek abartmışsınız.
Ancak biz, Özden Güven’in şair olabileceği
inancındayız ve yeni şiirlerinizi bekliyoruz.
****
Pınar ŞİMŞEK
(Hilmi Fırat Anadolu Lisesi öğrencisi,
Söke/AYDIN)
Sizden de çok umutluyuz. “Yeni
Varoluşlar” adını taşıyan yazısınızda dil ve anlatım çok başarılı.
Neredeyse bir üslûp geliştirmişsiniz:
“Var olmak yürekle başlar… O dinmek
bilmez çarpıntıyı hissettiğin an, yüreğinde çoktan merhaba
demişsindir bile hayata. Ve sıcacık bir sevgi dolunca yüreğine,
var olmanın adı dinmez dudaklarında…”
Yazınız böylece akıp gidiyor. Bir de
içeriği olsaydı diye hayıflanıyorsunuz. Çokça bilinen şeyleri
söylüyor ve tekrarlıyorsunuz. Bu sorunu da aşarsanız sayfalarımızın
da konuğu olacaksınız.
Söke lisesinden epey yazı gelmiş dergimize.
Tümüne başarılar ve teşekkürler.
****
Müjgan YILDIRIM
( Karşıyaka MLO İlköğretim Okulu İngilizce
öğretmeni, Karşıyaka/İZMİR)
şiirinizi anmadan geçmek çok zor. Olayların
ve dolayısıyla insanların giderek nasıl yabancılaştığını anlatıyor
ve diyorsunuz ki:
“Önce/ kapıları söktüler/ birer,
birer/ o güzelim/ asma kilitli/ tahta kapılar/ gittiler/ Yerlerine/
gıcır gıcır /yağlı boyalı/ kocaman/ iki kanatlı/ garaj kapısı/
niyetine/ yapılan/demir kapılar/ geldiler.”
Ne diyelim öyle de oldu. Belki öyle
de olması gerekiyordu. Ancak o burukluk da hâlâ yüreğimizde…
Hepimiz çocukluğumuzdan ayrı düştük değil mi?
Değerli öğretmenimiz, dizeleri niçin
kırıyorsunuz acaba? Halide Edip Adıvar’ın üslûbu için söylenilenleri
sizin için de söyleyebiliriz. şiirinizde anlatım, “Çok lezzetli
fakat çok kılçıklı bir balık gibi” …Biz gene de dizelerin
boyunu makasla kırpmayınız diyoruz. Dizelerin ses ve anlam
bütünlüğünü korumak gerek. Bir de uzun şiirlerin kaçınılmaz
hatası olan tekrarlara düşüyorsunuz ve böylece şiir, şiirimsileşiyor.
Ancak şiir kurgunuzla ve kendinize has söyleyiş biçiminizle
şiire yıllarınızı verdiğiniz hemen belli oluyor.
Ayrıca ilişik yazınıza da değinmeden
geçemeyeceğiz:
“Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim
dergisi ile yeni tanıştım. Okul Müdürümüz M.Süleyman Aksoy
sayesinde bunca ay sonra da olsa bu tanışmadan sonra çıkan
bütün sayıları bir solukta okudum. Belki de bunun etkisiyle
kaybettiklerimizi düşündüm.”
Ne diyelim, teşekkürlerimizi bildirir,
yeni yazılarınızı bekler, esenlikler dileriz.
****
Bilgehan EKŞİOĞLU
(Mesut Karaoğlu İlköğretim Okulu öğrencisi,
Ardeşen/ RİZE)
“Yok Üzerine” adlı yazınız oldukça değişik.
Genelde yetersiz yazıları dil, anlatım bakımından başarılı,
içerik bakımından başarısız buluyoruz. Ancak sizin yazınızda
içerik yeterli, dil anlatım yetersiz:
“Yok, kelime olarak bitme, tükenme anlamında
olduğu gibi hiç var olamama anlamındadır.” diye başlıyorsunuz
yazınıza.
Bir yerde güzel ve geniş olan düşüncelerinize
yazık oluyor. Cümle çok önemli. Klâsik tanımıyla bile o, “Bir
duyguyu, bir düşünceyi anlatan” tek araç.
Dil sorununu aşmış yeni yazılarınızla
sizi bekliyoruz.
Son olarak bir yazarımıza sesleneceğim.
Sn.Nihal Yalçın, “Duydum bahar gelmiş/ Yemek yapmışsın yabanî
otlardan.” diye başlıyor şiiriniz. Dizeleri, yüreğimize, geçmiş
anılarımızdan yapılmış biber tozları gibi serpiyorsunuz. Güzel
şiir böyledir işte … Okur okumaz sizi bir hikâyeye götürür.
Bunları N.Ataç söylüyor. şiir yazınız lütfen daha çok şiir
yazınız da daha çok güzel şiir okuyalım.
Dergimizin değerli yazarları ve okurları
bu sayıda bu kadar. Gelecek sayıda buluşmak üzere derken bu
sayfalarda sizlerin de katılımlarını, katkılarını, yorumlarını
bekliyoruz.