Selahattin ARSLAN
Yakup
Kadri, Yaban’ıyla Avrupa’nın artık
ihmal
edemeyeceği şayanı dikkat bir sima olarak
Garp
edebiyatının forumuna ayak basıyor.
Das
Deutsche Wort
İlk
yazılı örneklerinden günümüze uzanan edebiyat yapımızın büyük
taşlarından biridir Yakup Kadri Karaosmanoğlu. Doğrusu ya
“Kiralık Konak”sız, “Yaban”sız, “Sodom ve
Gomore”siz, “Bir Sürgün”süz, “Ankara”sız,
“Zoraki Diplomat”sız, “Politikada 45
Yıl”sız ve “Hep o şarkı”sız bir Türk edebiyatı, bugünkü
zenginliğine ve çeşitliliğine ulaşabilir miydi?
Gerçekten, Halide Edib’le, Yakup
Kadri’yi aynı yazıda ele almak gerekirdi. Çünkü, birisini
anlatırken diğerini anmamak pek mümkün ol(a)mıyor. İkisi de
İstanbul’dan yola çıkıp Ankara’ya gelerek, Kurtuluş Savaşı’nın
bir büyük eksiğini tamamlamış, savaşın kalemle verilen mücadele
kolunu oluşturmuştur. Anadolu basınının gücü ve etkinliği
en başta onların kalemiyle ağırlık kazanmış, Kuvvacıların,
güttüğü amaçta haklı ve kararlı oldukları, yerli olsun yabancı
olsun, bütün sağır vicdanlara olanca lirizmiyle anlatılmıştır.
İkisi
de “Yunan mezalimini” yerinde görmek üzere savaş bölgelerini
kent kent, köy köy dolaşmış, bu dramatik görüntüler; birisine,
“Türk’ün Ateşle İmtihanı”yla “Vurun Kahpeye”yi
yazdırırken, diğerine “Millî Savaş Hikâyeleri”ni ve
“Yaban”ı kaleme aldırmıştır. Denilebilir ki bugün,
bundan şu kadar yıl önce yapılmış ve adına Kurtuluş Savaşı
denilen efsaneyi, onurla ve ibretle yaşatıyorsak, bunu bir
ölçüde adı geçen iki yazarın âdeta anıtlaşmış kalemlerine
de borçluyuz.
İki
yazar arasında bir başka ortak yön de giderek tezli romana
yönelmeleridir. Adıvar, Sinekli Bakkal başta olmak üzere Doğu
kültürüyle Batı düşüncesinin ortaklaşa yeni ve sağlıklı toplumu
kuracağına yönelik romanlar yazar, makaleler yayımlar.
Karaosmanoğlu,
bu konuda işi çok daha ileriye götürür. Her eseri, yeni bir
tezin savunucusu, kanıtı durumundadır. Tanzimat toplumundan
tutun da 1950’lere kadar Atatürk Türkiyesini kapsamına alan
romanlarında titiz, gözlemci, gerçekçi, yorum getiren bir
toplumbilimci buluruz. Türk insanının, 19.yüzyılın ortalarından
20.yüzyılın ortalarına kadar geçirdiği sosyal değişimleri,
sarsıntıları ve bunların beraberinde getirdiği yaşayış, düşünüş
farklılıklarını ve yine bu farklılıkların getirdiği çatışmaları
işleyerek, bir bakıma o, Türk toplumunun başından geçenleri
de romanlaştırdı. Yazar; “Bir Sürgün”de II.Abdülhamitli
günleri, “Hüküm Gecesi”nde II.Meşrutiyeti’i,
“Yaban”da Kurtuluş Savaşı yıllarını, “Ankara”da
Cumhuriyeti’n ilk 10 yılını, “Panaroma”da 1928-1952
yılları arasını anlattı. Bunun en güzel örneği, dede-oğul-torun
üçlüsünün yaşadığı kuşaklar çatışmasını işleyen “Kiralık
Konak”tır. “Yaban” adlı romanında da “aydın-köylü”
çatışmasını acımasız boyutlarıyla verir.
Düşünceye
ve teze dayalı bu eserler, ister istemez, yazarın sanat anlayışında
çok köklü değişiklikler yaptı. Bireyci anlayışla, 1909 yıllarında
Fecr-i Âticilere katılan ve bağlı olduğu topluluk gibi “Sanat,
şahsî ve muhteremdir.” yani sanat sanat içindir diye düşünen
ve bu görüşün en ateşli savunucusu olan Karaosmanoğlu, ilkin
buna uygun eserler verdi. “Erenlerin Bağından”
adlı mensur şiir denemelerinde olduğu gibi bireysel duygularını
dile getirdi. Bu tür eserlerinde doğal olarak daha çok romantizm
akımının etkisinde kaldı.
Ancak,
Balkan Savaşı’nda yaşanan acı hikâyeler ve I.Dünya Savaşı’nın
olanca acımasızlığı karşısında, “Sanat şahsî ve muhteremdir.”
diyemedi ve bunu bencillik saydı. O da Stendhal gibi “Roman,
yol boyunca gezdirilen bir aynadır.” diye düşündü, böylece
elinde tuttuğu ve hep kendi yüzünü izlediği bu aynayı, topluma
çevirdi. Artık realist ve natüralist bir yazar olma yolundaydı
ve gerçekçiliğin, gerçekleri olduğu gibi sunmak anlamına gelmediğini
biliyordu. Balzac’ın, “Sanatın ödevi, doğayı kopya
etmek değil, doğayı ifade etmektir.” demiş olmasının ne
anlama geldiğini de çok iyi biliyordu. Flaubert, Maupassant
gibi Fransız yazarlarının yabancısı değildi.
Çünkü
sanat eserini yorumlayışı oldukça anlamlıdır:
“… Bir sanat eserinin alelâde bir tabiat ve cemiyet kopyası
olduğu manası çıkarılmamalıdır. (…) İyi romanın birinci vasfı
bir şahsiyetin, bir mizacın ifadesi olmaktır. İyi bir romanda
tipler, vakalar tamamı tamamına hayatta oldukları ve cereyan
ettikleri gibi değil, sanatkârın kafasındaki “kompozisyon”
hususiyetlerine göre şekil ve mahiyet alırlar. (…) Hayatın
tıpa tıp kopyası olmakla kalan romanlar, roman tarzının en
müptezel örnekleridir.”
Karaosmanoğlu, bu söylemiyle
bir bakıma sanatçının; sanat tutumu, sanat anlayışı gibi konularda,
dönemiyle barışık olması gerektiğini gösteren 85 yıllık bir
ulu çınardır.
1889
Kahire doğumlu olan Karaosmanoğlu, gerçek memleketi olan Manisa’da
dal budak salmış, İstanbul’da ilk meyvelerini vermiş, Ankara’da
güneşe çıkmış, 1934’ten 1954’e kadarki 20 yıllık elçilik yaşantısında
gözlemleriyle gücüne güç katmış ve yazının en başında söylediğimiz
gibi edebiyat yapımızın büyük taşlarından birisi olmuştur.
Karaosmanoğlu’nun
bu yazgısı, onun sanat tutumlarını etkilerken çok doğal ve
kaçınılmaz olarak dil anlayışını da değiştirmiştir. “Sanat,
şahsî ve muhteremdir.” diye düşündüğü günlerde, kullandığı
dilin, toplumun en geniş kesimlerince anlaşılması gerektiğini
düşünmemiştir. Sanat “şahsî” olduğuna göre, bireyci tutumda
buna gerek de yoktur ve dil araç olduğu kadar da amaçtır,
sanat yapmanın ta kendisidir. Karaosmanoğlu, bu bakış açısında
kaldığı süre, dilde yalın değildir. İşte “Baskın” adlı
öyküsünden bir cümle:
“İzmir İdadisi’nden karib-ül âlâ bir şahadetname ile çıkıp
İstanbul’da mekâtip-i âlîye kapılarında hacaletâlud inhizamlara
uğramasına ve (…) fenâ bir tesâdüfün sevkıyle Aydın Vilayeti’nin
hiç de neş’e-âver olmayan bu sıkıntılı köşesine sürüklenip
mâdâm –el-hayat…”
Bu
dille, toplumun her kesimine ulaşamayacağını giderek anlayan
yazar, sonradan yazdıklarını gözden geçirip yalınlaştırmıştır.
“Bir Tercüme-i Hâl” adlı öyküsünden buna bir örnek:
“Ortada, esir ve bend-i kayd
olmuş, cesîm kuşlara benziyen, mecrûh-pâ iki kadın yürüyordu.
(…) Mirkaçat-ı tebgüdaz-ı hayâtının kırk sekizinci kademesinde,
sekte-i kalbiyeden vefat etti.”
Yazar,
bu cümleleri sonradan yalınlaştırarak şu duruma getirir:
“Ortada,
bir avcı kemendine tutulmuş cesim kuşlara benzeyen iki kadın
yürüyordu. (…) Dik ve yorucu hayat merdiveninin kırk sekizinci
kademesinde, yorgun, kalp sektesinden vefat etti.”
Bir
varsayım ama yazar, yaşasaydı da bu yalınlaştırmayı bugün
yapsaydı, umarız ki “kement” “cesim” “sekte” sözcüklerini
de Türkçeleştirirdi. Çünkü Ömer Seyfettin’in “Şimdi yeni
bir hayata, yeni bir intibak devresine giren Türklere (…)
kendi lisanları lâzımdır.” demesinden 11 yıl sonra Yakup
Kadri de onun gibi düşünüp şunları söylüyor:
“Kim
ne derse desin, eski Osmanlıca artık yeni Türkiye’nin lisanı
olamaz.”
Bununla
birlikte Karaosmanoğlu’nun dili üstünde çalışanlar onun, eski
sözlere olan düşkünlüğü yüzünden, konuşma dilini tam olarak
kullanamadığını söyler.
Buna
karşılık Karaosmanoğlu’nun anlatımını hemen herkes çekici
ve doyurucu bulur. Bu anlamda Yakup Kadri, iyi bir söz ustasıdır.
Tasvirleri, portreleri o denli özgündür ki bunları onun kaleminden
okumanın tadına doyum olmaz.
Bakınız,
Tiran’daki acemi diplomatlığını şu satırlarda ne güzel veriyor:
…
“Bu ziyaretler bir de baktık ki Tiran’da, mutlaka çizgili
pantolonlu bonjur ve silindir şapka ile yapılması lâzım gelirmiş.
Bu benim için de lüzumundan fazla iddialı bir “merasimperestlik”ti.
On beş günümü bu yüzden, hep giyinip soyunmakla geçirdim.
Her sokağa çıkışımda kendimi bir panayır oyuncusundan farksız
buluyor hâlime gülmekten katılasım geliyordu.”
Tasvirleri
o denli canlıdır ki anlatılan yerleri gözlerinizle görür gibi
olursunuz:
“Öyle ki arabalarımıza
binip Tiran yoluna revan olduğumuz zaman, âdeta kır gezintisine
çıkmış bir aile hâlinde idik. Ne hoştu, Draç’la Tiran arasındaki
bu yol… Tıpkı bizim Ege illeri yollarına benziyordu. Hafif
inişler yokuşlar, serin derecikler, sağlı sollu küme küme
korular, beyaz badanalı evleriyle küçük küçük köyler, bana
hep çocukluğumun geçtiği o yerleri hatırlatıyordu. Elimi,
otomobilin penceresinden uzatıp her yanı okşayasım geliyordu.
Hele, bazı köylerin yakınlarından geçerken bize gülümseyerek
bakan beyaz donlu çocukların yuvarlak, kumral kafaları, pos
bıyıklı ihtiyar çobanların keçi sürüleri arasından seğirtip
yol kenarında selâma duruşları, beni, büsbütün içlendiriyordu.”
Karaosmanoğlu,
Monografi türünde iki eser verdi: Atatürk, Ahmet Haşim… Bence
bu eserleri okumadan Yakup Kadri’nin “portre çizme”deki gücü
ve ustalığı anlaşılamaz. Makalelerini içeren “Ergenekon”da
da yer yer bu portreler ilgimizi çeker. İşte Yakup Kadri’den
zarif bir Atatürk portresi:
“Mustafa
Kemal Paşa sivil giyinmiş, orta boylu, zayıf ve sarışın bir
zattır. Gazetelerde gördüğünüz resimlerden hiçbirine benzemiyor.
Kendisi bu resimlerin hepsinden daha sevimli, daha canlı,
daha ayrı bir simadır. (…) Elmacık kemikleri çıkık, ağız kemikleri
kuvvetli ve alnı serttir. Ve bu yüzün umumî görünüşünde çok
zahmet çekmiş , çok uğraşmış, çok düşünmüş kimselerin yüzündeki
ifade var; fakat hiçbir yorgunlu belirtisi gözükmemek şartıyle…
Kısık ve sıcak bir sesle konuşuyor, (…) İnce, uzun parmaklı
elleri durmadan iri taneli bir kehribar tespihle oynuyor.
Bu tespihi kâh bileğine geçiriyor, kâh bir ucundan tutup çeviriyor,
sağdan, sola, soldan sağa sallıyor.”
Yakup
Kadri Karaosmanoğlu’nun, yaklaşık bir asra varan ömrü göz
önüne alınırsa, çok yazan bir yazar olmadığı söylenebilir.
Yirmi kadar olan bu eserler, bu uzun ömre vurulduğunda, 3-4
yıla bir eser düşer ki çok değildir. Ancak edebiyat tarihi,
bu tür yazarların verdiği eserleri, sayıca değil, oluşturduğu
sanat ve düşünce ortamıyla, yönlendirdiği olayların toplum
hayatındaki tutarlılık oranıyla değerlendirmek ve ölçmek alışkanlığındadır.
Bu ölçülerce, Yakup Kadri’nin günümüze yüz akıyla geldiğini
söylemekte bizce hiçbir sakınca yoktur. Yarınlara mı dediniz?
Ona da yarınlar karar verecektir; yarınların yeni kuşakları,
yeni okurları, yeni eleştirmenleri daha doğrusu…
KAYNAKÇA;
1- Karaosmanoğlu, Yakup Kadri,
Zoraki Diplomat, İstanbul 1955.
2- Karaosmanoğlu, Yakup Kadri,
Ergenekon, İstanbul 1964.
3- Kudret, Cevdet, Türk Edebiyatı’nda
Hikâye ve Roman, İstanbul 1987.
4- Moran, Berna, Türk Romanına
Eleştirel Bir Bakış 1, İstanbul 1991.
5- Naci, Fethi, Türkiye’de Roman
ve Toplumsal Değişme, İstanbul 1961.
6- Yücel, Hasan-Âli, Edebiyat
Tarihimizden, Ankara 1957.