Necla AYDİL (MANT)
Helvadere Lisesi Resim-İş Öğretmeni
AKSARAY
İşte karşımdalar, öğrencilerim... Resim yapıyorlar büyük bir hevesle. Öğrendiler
ya “susam rengi” bildikleri rengin “mor” olduğunu; her fırsatta
bu rengi kullanıp birbirlerine: “Oğlum susam rengi değil,
mor mor...” diyebilmek için can atıyorlar. Çok şükür kontrast
kelimesinin zıtlık olduğunu da kavratabildim. Ooo... Vakit
gelmiş zil çalacak. Oğlum da bekliyordur pencerede, henüz
cümle kuramayan pembe ağzı ile çağırıyordur beni. Ama bugün
gidemeyeceğim. Dün kızlarımızdan Dudu’yu köpek ısırmış, onu
ziyaret edeceğim. Çok merak ediyorum, hiç iyi anlatmadılar
durumunu.
Yağmur başladı, çisil çisil yağıyor. Aldırış etmem. Çünkü Dudu’yu iyi gördüm.
Annesi de yok garibin, Konya’ya ameliyata gitti. Üzülüyor
yemek yapamadım diye. Oğlum beklemese bir çorba çevirecektim
ama bekliyor. Sabah ateşi vardı, nasıl oldu acaba?
İlk göreve başladığım gün, ilk okulum, ilk öğrencilerim aklıma geldi. Hepsi
benden büyük, on sekiz erkek öğrenciden oluşan bir sınıf...
Kapıdan içeri girip onları gördükten sonra öğretmen masasına
gidip oturana kadar geçen bir asırlık zamanda dizlerimin bağı
çözülmüştü. “Abiler sınıfı” olmuştu sonra bu sınıf. Nasıl
efendi, nasıl ağırbaşlılardı. Hele Seyit! Sığmazdı sıraya,
eni boyu kapı gibiydi. Sanat Tarihi sınavında yazılı kâğıdını
teslim eden çıkıyordu bahçeye. Sınıfımız zemin katta idi.
Sınavın bitmesine kısa bir süre vardı ki Seyit’in kafası açık
camdan uzandı. Telâşla: “Hocam 8. sorunun cevabını hatırladım,
gelip yapabilir miyim?” diye sordu. Sonsuz kahkahalar çınlamıştı
sınıfın her köşesinde. Gerçekten hatırlayıp geldiğinde inanabileceğim
kadar saf ve temiz kalpliydi.
Yine ilkler, ilk resim sergisi... Çocuklarım ve ben öyle heyecanlıydık
ki... Açılıştan yarım saat sonra Samet gelmişti yanıma nefes
nefese: “Örtmenim, saydım saydım 57 kişi geldi. Daha da geliyorlar
n’apçaz?” Çok şaşırmıştım. “Oğlum neden sayıyorsun? Anlamadım,”
deyince afallamıştı sarı kafa. “Ama örtmenim her gelen iki
dane yaprak sarması yese bize galır mı diye sayıyodum. Sarmaları
da sayacağıdım, gızlar saydırmadı. Hepsine virecek miyik?...”
Meğer ikram için hazırladığımız yiyeceklerde kalmış aklı.
Ban çok enteresan gelmişti bu konuşma. İlçede ilk kez bir
resim sergisi açılıyordu ve merak edilecek yüzlerce konu vardı.
Nasıl oluyordu da üç-beş yiyecek merak edilebiliyordu? Sonra
öğrendim, kan oturdu yüreğime... Eğer bir evde patates ve
bulgurdan başka bir şey yenmezse ve bunları da yiyecek evin
içinde dokuz kişi bulunursa, evdekilerin aklı hep yemekte
olurmuş, öğrendim. Hâlâ içim sızlar, evde ne zaman bu yemek
pişse, yemeğin kokusu, Samet’in kokusu olur yüreğimde...