Prof. Dr. Necat BİRİNCİ
Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı
Bizde
bir Millî Marş’a duyulan ihtiyaç 1920 yılında Erkân-ı
Harbiye Reisliği tarafından ortaya kondu. Erkân-ı Harbiye
Dairesi, Maarif Vekâletine müracaat ederek millî azim
ve imanı besleyecek bir marşın yazılmasını ordu adına
teklif etti. Maarif Vekâleti 7 Kasım 1920’de basın yolu
ile, konu hakkında bir yarışma açıldığını bütün yurda
duyurdu. Birinciliği kazanacak şaire 500 TL mükâfat verilecekti.
Bu, devrine göre büyük bir miktardır.
Yarışmaya katılacak şiirlerin 21
Aralık 1920 tarihine kadar Maarif Vekâletine gelmesi gerekiyordu.
Gelen şiirler 23 Aralık’tan itibaren Vekâlette kurulmuş bir
komisyon tarafından incelenecekti.
Yarışmaya katılım büyük oldu. Mecliste devrin pek büyük ünlü edibi ve şairi
vardı. Bunlardan bazıları da yarışmaya katıldılar. Hatta Şark
Fatihi olarak isim yapan Kâzım Karabekir Paşa dahi yarışmaya
katılmıştı.
Yarışmaya 724 şiir geldi. Ancak
bunlardan hiçbiri komisyon tarafından beğenilmedi. Bu arada
Mehmet Âkif’in millî bir destan olabilecek bir şiir üzerinde
çalıştığı etrafa yayılmıştı. Âkif, meclisin oturum dışı saatlerinde,
loş köşelerde, Tâcettin Dergâhı’nın uykusuz geçen saatlerinde
avucunun içine aldığı küçük kâğıt parçalarına İstiklâl Marşı
isimli şiirinin ilk şekillerini karalıyordu. Ancak, şiirini
yarışmaya katmayacağı da ağızdan ağıza söyleniyordu. Bunun
sebebi yarışmaya konan mükâfattı.
Ancak Mustafa Kemal Paşa başta olmak üzere pek çok milletvekili Mehmet
Âkif’in yarışmaya katılmasını, hatta Millî Marş’ı onun yazmasını
istiyordu. Çünkü Türk’ün irade ve imanını ancak onun anlatabileceği
inancı yaygındı.
Nihayet, Maarif Vekili Hamdullah Suphi, 5 Şubat 1921 tarihinde Âkif’e yazdığı
bir mektupta “asil endişenizin îcap ettiği ne varsa hepsini
yaparız” diyerek ve para meselesini kaldırmayı vaat ederek
Âkif’in yarışmaya katılmasını sağlamaya çalıştı. Âkif, yakın
dostlarının ve bilhassa Balıkesir mebusu Hasan Basri Bey’in
ısrarı ile şiirini yarışmaya gönderdi.
TBMM’nin 26 Şubat 1921 tarihli toplantısında Millî Marş konusu ele alındı.
Şiirleri incelemek üzere bir komisyon kuruldu. Komisyon, 724
şiir arasından 7 şiiri Meclis kürsüsünden okumaya karar verdi.
1 Mart 1921 tarihli, Mustafa
Kemal Paşa’nın başkanlık ettiği oturumda , Hasan Basri Bey’in
bir takriri üzerine şiirlerin okunmasına Âkif’in şiiri ile
başlandı. Daha ilk mısra büyük bir alkış tufanı ile karşılandı.
Şiirin her mısraı yoğun alkış sağnağı ile karşılandı. Nafia
Vekili İsmail Fâzıl Paşa’nın isteği kabul edilerek şiir dört
defa ve her defası da büyük heyecan ve alkışlar arasında okundu.
Kalan 6 şiirin okunmasından, meclis kararı ile vazgeçildi.
Türk’ün irade ve imanını dile getiren şiir bulunmuştu.
12 Mart 1921 tarihli oturumda bu şiirin Millî Marş olarak kabulü oylandı
ve kabul edildi.
İstiklâl Marşı,
bir
milletin millî ve dinî irade ve imanını ebediyyen ayakta tutacak
ve besleyecek kudrette bir dil abidesidir. Türk milletinin
mâşerî vicdanına onun kadar yakışan bir başka şiirimiz yok
gibidir.
İstiklâl Marşı yazıldığı sıralarda Anadolu’nun birçok şehri işgal altındaydı.
Tarih boyunca devletsiz yaşamamış milletimizin istiklâl ve
istikbâli tehlikedeydi. Ülkenin ufukları kap karanlıktı.
İşte Mehmet Âkif’in İstiklâl Marşı ile yükselen sesi, vatan semalarında
böyle bir zamanda yankılandı.
Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al
sancak!
Burada korkmak fiili, hiçbir zaman ürkmek, çekinmek, hatta canından dolayı
kaygı duymak manalarını taşımaz. Vatan ve istiklâl için milletçe
duyulan asil endişeye bir cevap ve çıkış yolu teşkil eder.
İstiklâl Marşı, milletimizin, tarih boyunca bağlandığı ve yaşattığı değerleri,
baştan sona kadar derin bir şiir örgüsü içinde işler.
Bu değerlerden ilki İstiklâldir. İstiklâl’in sembolü ise Al sancaktır.
Al sancak, bacası tüten son ocak kalıncaya kadar dalgalanacaktır.
İkinci ve çok önemli duygu da Hakka tapmaktır. Âkif, istiklâlle
Allah’a tapma arasında bağ kurar.
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin ,
istiklâl
mısraı bunu açık şekilde gösteriyor. Burada Hak kelimesi, adalet,
doğruluk değil, doğrudan Allah karşılığıdır.
İstiklâl Marşı’nda üzerinde önemle durulan bir başka sosyal değer de hürriyettir.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür
yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış?
Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner,
aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam,
taşarım.
kıt’ası bu fikri mükemmel şekilde dile getiriyor.
Bütün şiirin en heyecanlı bölümü
olarak gösterebileceğimiz bu kıt’ada sadece şiirin tonalitesi
yükselmez, aynı zamanda güzel bir çağrışımla Oğuz Kağan Destanı
ile Ergenekon Destanı birlikte hatırlanır. Şiir tam bir tarihî
derinlik kazanır.
Âkif, dördüncü kıt’ada sömürgeci batıya karşı çıkar. Batının maddî medeniyetinin
saldırısını iman dolu göğsü ile durdurabileceğini söyler:
Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı
duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim
var
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı
boğar,
“Medeniyyet!” dediğin tek dişi kalmış
canavar?
Bu son iki mısraın manası “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar,
bırak ulusun, dursun, merak etme, o canavar, böyle bir imanı
boğamaz” şeklindedir.
Bazılarının ulusun kelimesine verdikleri “yücesin” manası
yanlıştır. Vurgu son hece üzerinde olacaktır.
Bu kıt’adan hareket ederek Âkif’i medeniyet düşmanı göstermek isteyenler
olmuştur. Oysa Âkif, burada sömürgeci batı medeniyetine karşı
çıkmaktadır. Asıl metinde medeniyet kelimesi tırnak içine
alınmış ve özel mana belirtilmiştir.
İstiklâl Marşı’nın altıncı ve yedinci kıt’aları, özellikle yedinci kıt’anın
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki
feda?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, Şühedâ!
mısraları, son dokuz asrın Türk tarihinin ve Anadolu coğrafyasının vatan
oluş şeklinin ifadesidir.
İstiklâl Marşı’nın dokuz kıt’ası ard arda çeşitli maddî ve manevî değerlerle
zenginleşerek, gittikçe artan bir frekansla, istiklâle yürüyüşü
dile getirir. Onuncu kıt’ası ise; daha önce işaret edilen
bütün değer sistemlerini de tekrarlayarak, tam bir final mükemmeliyetine
ulaşır.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı
hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi
helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!