Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Dergisi

 

 Ana Sayfa    | Eski Sayılar |

 MART 2004  |  YIL : 5 |  SAYI : 49

Dosya: Cemil Kavukçu

Ablam*


Cemil KAVUKÇU

Ne zaman evimizin önünden motosikletiyle geçse, ablam hemen pencereye koşardı. Ardından da ben. Nam Kadir, derlerdi; öbür Kadirlerden ve delikanlılardan başkaydı. Onun motosikleti gibi kimsede motosiklet yoktu. Kırmızıydı. Pırıl pırıldı. Geceleri rüyalarıma girerdi. Kapının önünde, ‘pıt pıt pıt’ diye usulca çalışırken görürdüm onu. Koşar binerdim, arkamdan da ablam. Uçar giderdik.

Nam Kadir, benzin deposunun üzerine hafifçe eğilmiş olurdu; geriye taradığı ıslak saçlarıyla, kapkara güneş gözlüğüyle hiçbir pencereye bakmadan geçip giderdi sokaktan. Bazen o kadar hızlı geçerdi ki, göremezdik bile. Halıcının kopuk oğlu, derlerdi. Dükkâna bir gün bile uğramadığını, babasının parasını yediğini söylerlerdi. Ablam onun için ‘çok yakışıklı’ derdi. Artist gibiymiş. Tülünü araladığımız pencerede, onun ardından bakardık. Ablamın gözlerinin içi gülerdi. Sarılır beni öper, öperdi. Küçüktüm, aklım ermezdi. “Canım,” derdi bana. Başka zamanlar değil de, nedense Nam Kadir geçtikten sonra söylerdi bunu. Canım. Ablamla aramızda küçük bir oyundu bu; Nam Kadir’in evimizin önünden geçtiğini, bizim de pencereye çıkıp ona baktığımızı hiç kimseye söylemeyecektik. Hele babamla abime hiç. Hele hele abime hiç mi hiç. Annemden hem korkardı, hem korkmazdı ablam. Çünkü annem Nam Kadir’in sokağımızdan geçtiğini, ablamın da pencereye çıkıp ona baktığını hem bilirdi, hem bilmezdi. Ama olsun, hiç kimseye söylemeyecektik. Yemin et, derdi. Valla billa, derdim. İki gözüm kör olsun de, derdi. İki gözüm kör olsun, derdim. Sarılıp beni göğsüne bastırır, derin derin içini çekerdi. Ne güzel kokardı ablam. Büyüyünce benim de öyle bir motosikletim olacaktı ve ablamı arkama bindirip çok uzaklara götürecektim.

Onun evden çıkmasına, çarşıya pazara gitmesine pek izin verilmezdi. En yakın arkadaşları, karşı komşumuzun kızı Nezahat Abla ile bir sokak ötede oturan Arnavutların kızı Aysel Abla’ydı. İkisi de ablamdan büyüktü. Birbirlerine ‘aret’ derlerdi. Ölünceye kadar arkadaşlık gibi bir şeymiş. Ahiret ile bir ilişkisi olup olmadığını sormuştum, ablam omuzlarını kaldırıp dudağını bükmüştü. Bilmiyordu. Nezahat Abla daha çok gelirdi. Yanakları kıpkırmızı, toplu bir kızdı. Çok iri gözleri vardı. Ördüğü siyah saçları, omuzlarından göğüslerine doğru inerdi. Üst kattaki odaya kapanır bir şeyler konuşurlardı. Gizli şeyler konuşurlardı ki, beni yanlarına almazlardı. Ben de, “Abime söyleyeceğim,” derdim. Ablam ondan çok korkardı, babamdan bile çok. O zaman, “Gel,” derlerdi. Harıl harıl çeyiz hazırlarlardı. Oyalar, danteller, aklımın ermediği bir çok şey. Bir yandan elişi yapar, bir yandan sakız çiğnerlerdi. Kocaman kocaman balonlar şişirirlerdi. Bir şeyler fısıldaşır, kıkır kıkır gülüşürlerdi. Nezahat Abla, benim onların yanında oturmamdan hoşlanmaz, “Sen çıkıp sokakta oynasana,” derdi, “ne işin var aramızda.” Ama ben ayrılmazdım yanlarından. “Ne meraklı şeysin sen be; kız olmalıymışsın, anan seni yanlış doğurmuş,” diye çıkışırdı. Ablam saçımı okşayıp gülerdi, “Aman, otursun be ablası,” derdi, “ne zararı var bize.” Nezahat Abla’yı sevmezdim. Düğününde, kadınlar için yapılan kına gecesine beni de götürmüştü ablam. Oynamış, oynamış, yorulmak nedir bilmemişlerdi. Aylar sonra bize geldiğinde tanıyamamıştım Nezahat Abla’yı. O kocaman gözleri küçülmüş, kırmızı yanakları solmuştu. Ablama bir şeyler anlatıp ağlamıştı. Sarılmışlardı. Ablam uzun uzun sırtını sıvazlamış, bir çocuğu yatıştırmaya çalışır gibi okşamıştı onu.

Ablamın teyel ipliği ya da ibrişimi biter, alışveriş için çarşıya gitmesi gerekirdi ama, tek başına göndermezdi annem. Birlikte giderlerdi. Nezahat Abla’yla Aysel Abla’ya annemden söz ederken ‘jandarmam’ derdi. Abimse gardiyanıydı onun. Çünkü ablam çok güzeldi; göze gelmesinden, çarşının orta yerinde kaçırılmasından korkarlardı. O, iyi yerlere, zengin kocalara lâyıktı. Her şeyin bir zamanı vardı; ablam henüz evlenecek yaşta değildi.

O gün, annem hastaydı, çarşıya gidecek hâli yoktu da yanına beni katmıştı. Ablama, önüne bakarak yürümesini, çevresiyle ilgilenmemesini, davranışlarına çok dikkat etmesini tekrar tekrar anlatmıştı. Sonra da beni sıkılamıştı; başını önünden kaldırıp sağa sola bakarsa eve döndüğümüzde söyleyecektim. O da babama söyleyecekti. Babam da ablamı eşek sudan gelene kadar dövecekti. Döverdi de. Bir keresinde benim önümde dövmüştü. Çok küçüktüm, ama hatırlıyorum; ablam, “Bir daha yapmıycam,” dedikçe vurmuştu babam. Ne yaptığını bilmiyordum. Ablamın kötü bir şey yapacağına inanmıyordum. Annemin arkasına saklanmıştım. “Bu yaştan sonra başımı belâya sokacaksınız be!” Babam ablama vururken böyle bağırıyordu. Ne olduğunu bilmiyordum. Korkuyordum. Sonra annem, bu cezanın yeterli olduğuna karar vermiş olmalı ki, araya girip babamın elinden almıştı onu.

Çarşıya gidecektik. Annem ablamın eşarbını biraz daha alnına doğru çekiştiriyordu. “Bak, işiniz bitince hemen eve dönün, öyle sokaklarda sürtmek yok. Tamam mı?” diyordu. Ablam bir yandan ayakkabılarını giyerken bir yandan da başını sallayarak, “Tamam,” diyordu. Sokağa çıktık. Elini tutuyordum, başı öne eğikti. Ağır ağır yürüyüp caddeye çıktık. Ablam elimi bıraktı. Eşarbını hafifçe çekiştirip bir tutam saçını alnına düşürdü. Başımı okşayıp, “Sana dondurma alayım mı?” dedi. “Al,” dedim. Gülümsedi. Pastaneye girdik. “Bak,” dedi, “bu da aramızda kalacak.” “Hangisi?” “Sana dondurma almam, pastaneye girmemiz… Tamam mı?” Başımı salladım.

Ablam, tuhafiyecide, getirdiği küçük bir kumaş parçasının rengine uygun ibrişim seçmeye çalışırken nasıl da titizleniyordu; eviriyor, çeviriyor, dükkânın önüne çıkıp gün ışığında bakıyordu. Çarşı ne kadar sessizdi, sokaklar ne kadar boş. O dükkânda uygun düğme yoktu, kalın çerçeveli gözlüğü burnunun ucuna düşmüş tuhafiyecinin çıkardığı, hatta, “Bu olur be kızım,” dediği düğmeleri de beğenmemişti. Onlara başka bir yerden bakacaktık.

Tuhafiyeciden çıkmıştık ki köşe başında motosikleti gördüm. Nam Kadir açık mavi bir gömlek giymişti. Dudağında sigara tütüyordu. Güneş gözlüğünden nereye baktığı belli olmuyordu. Ablamı dirseğimle dürttüm. “Bak,” dedim, “o!” İki parmağıyla kolumu öyle bir sıktı ki, küçük bir çığlık attım. O yana bakmamıştı bile. Bakmadan nasıl görmüştü Nam Kadir’i? Başımı çevirdim, Nam Kadir gülümsüyordu. Sonra yanımızdan hızla geçti.

İki yanı manifaturacı, tuhafiyeci, berber, terzi dükkânlarının bulunduğu uzun bir sokakta yürüyorduk. Uzaktan bakırcıların çekiç sesleri duyuluyordu. Terziler dükkânlarının önünde, taburelerine oturup bacak bacak üstüne atmış, kucaklarındaki kumaş parçalarını teyelliyorlardı. Kalfaların ablama bakışları, belli belirsiz gülümsemeleri canımı sıkmıştı. Berberler o saatte boştu. Bir dükkândaki radyodan hava kadar, çarşı kadar ağır bir şarkı duyuluyordu. Ablam elimi sıkı sıkı tutmuştu, başı önündeydi. Gurul gurul öten bir güvercinin yakınmalarını duyuyordum.

Düğme almak için küçük bir dükkâna girmiştik. İçeride alışveriş eden iki kadın vardı. Dükkân küçük olduğundan ben kapının önüne çıkmıştım. İleride, asmalı kahvenin önünde Nam Kadir’in motosikleti duruyordu. Onu nerde görsem tanırdım. Ayaklığının üzerine kaldırmış, ön tekerleğini hafifçe kahveye doğru döndürmüştü. Ama kendisi ortalıkta görünmüyordu. Ablama hiçbir şey söylememiştim.

Evimizin sokağına saptığımızda onu bir daha görmüştüm. Karşı köşe başında duruyordu. Başımı kaldırıp ablama baktım. Yanakları hafifçe pembeleşmiş, dudaklarına belli belirsiz, ama benim çok iyi tanıdığım bir gülücük yerleşmişti. Bu gülüş onun içindi. Yalnız onun için.

Biz evin kapısını çalarken motosiklet hızla geçti sokaktan. Arkasından bakakaldım. Ablam kolumdan tutup çekti. Alnına düşürdüğü saç tutamını eşarbının içine sokuşturdu. Parmağını dudaklarına götürüp ‘sus’ işareti yapmıştı ki, kapı açıldı. Annem ikimize de suç işlemişiz gibi bakıyordu. “Nerede kaldınız?” dedi sertçe. “Ancak,” dedi ablam, eşarbını çıkarıp başını iki yana sallayarak saçlarını omuzlarına doğru savurdu. Annem ablama değil de bana bakıyordu. Ayakkabılarımın bağını çözerken “Hiiç,” dedim, “tuhafiyeciye gittik, dükkân kalabalıktı. O yüzden çok bekledik. Sonra ablam kâğıttan neler alacağını okudu, kumaşa uygun makaraları bir bir denedi. Ama orada düğme bulamadık, onu da başka yerden aldık. İşimiz bitince de çıkıp geldik işte…” Annem beni dinlerken arada ters ters ablama bakıyordu. Sonra bir şey demeden mutfağa geçti.

Ama o gece kötü şeyler oldu. Abim sokak kapısından girdiğinde “Nerde o?” diye öyle bir bağırdı ki, ablamın yüzü bembeyaz oldu. Alt dudağını dişlemiş, kuşkuyla kapıya doğru bakıyordu. Öyle korktum ki, dizlerim titremeye başladı. Abim çarşıda bizi görmüş. Ablamın yürüyüşü hiç de edepli değilmiş. Halıcının kopuk oğlu da peşimizdeymiş. Yüzüne öyle bir tokat attı ki, başı dolap kapısına çarptı ablamın. İkinci tokadı vurunca da yere düştü. Annem elini tuttu abimin. “Yeter,” dedi. Ablam avcuyla yüzünü kapamıştı, ağlayarak üst kata kaçtı. Kilime kan damlamıştı. Abim bu kez benim üzerime yürüdü. Elini kaldırdı, ama vurmadı. Anneme bağırmaya başladı: “Bu kız tek başına çarşıya çıkmayacak demedim mi? Beni katil mi yapacaksınız be! Yanına bir karış çocuğu takınca ne olacak yani… Makaranız batsın… Bugün almasanız kıyamet kopacak sanki…” Annem susuyordu. Abim avluya çıktı. Çeşmede başını yıkadı. Annem elime bir havlu tutuşturup, “Götür ver,” dedi. Abim havluyu hırsla çekip aldı elimden. Boynunda, ensesinde sabun köpükleri kalmıştı.

Babam da geldi, ama ablam hâlâ çıkmamıştı yukarıdaki odadan. Akşam yemeği için salata yapıyor annem. Yemekler ocakta ısınıyor. Sonra karpuzu kesip küçük tepsiye dilimliyor. Canı çok sıkılmış, belli. Babam olanların farkında değil. Avludaki sekide oturuyor. Abim de yanında ama konuşmuyorlar. Annem kolumdan tutup çekti beni. “Git çağır şunu,” dedi, “bir de babanı azdırmasın.” Merdivenleri koşarak çıktım. Kapıyı içeriden kilitlemişti. “Abla,” dedim, “benim… aç kapıyı, babam da geldi…” “Hadi kızım,” dedi annem. Arkamdan o da gelmiş. Sesinde öfke yoktu. Kapı açıldı. Ablamın şişmiş gözleri, kıpkırmızı yanağı. Sessizce çıktı odadan. Konuşmadan aşağı indik. Babam hâlâ hiçbir şeyin farkında değildi. Sofrada hiç kimse konuşmadı; çatal kaşık sesleri, komşunun havlayan köpeği, ağlayan bir çocuk sesi…

Yemekten sonra bulaşıkları yıkayıp yeniden yukarıdaki odaya çıktı ablam. Çok üzgündü, çok kırgın.

O gece rüyamda gördüm, bir motosikletim varmış. Hem de Nam Kadir’in motosikletinin aynısı. Kıpkırmızı, pırıl pırıl. Evin önüne gelip duruyormuşum. Ablam kapıyı açıp dışarı çıkıyormuş. Çok güzel gülüyormuş. Arkama oturup belime sarılıyormuş. Öyle bir fırlıyormuş ki motosiklet, uçuyormuşuz. Eşarbını fırlatıp atıyormuş. Uzun saçları savruluyor, peşimiz sıra dalgalanıyormuş. Caddelerde, sokaklarda kimseler yokmuş. “Canım,” diyormuş, “pastanenin önünde dur da sana dondurma alayım.”


*Başkasının Rüyaları adlı kitabından alınmıştır.

 

 

 

İçindekiler

Editör

Başyazı

İstiklal Marşı Üzerine Birkaç Dikkat
Prof. Dr. Necat BİRİNCİ

Nevruz Bayramının Halkbilimsel Çözümlemesi
Doç.Dr. Özkul ÇOBANOĞLU

Yurdumuzda ve Orta Asya'da Nevruz Kutlamaları
İbrahim YURTOĞLU

Nevruz Güzellemesi
Süleyman ARPACI

Güneşin Çocuğu
Itır ALMIŞ

Tanzimattan Cumhuriyete Eğitimde Ödül ve Günümüz Eğitimi Açısından Bir Değerlendirme (1839-1923)
Prof. Dr. Yahya AKYÜZ

Ablam
Cemil KAVUKÇU

Cemil Kavukçu ile Öyküleri Üzerine
Şaban ÖZÜDOĞRU-Ethem BARAN

Cemil Kavukçu'nun Öyküleri
Şaban ÖZÜDOĞRU

Doğumunun 115.Yılında Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Selahattin ARSLAN

Davet
Zeliha YÜMSEK

Baharla Gelen Yaşama Sevinci
Dilek ÇİFTÇİ

Gül Mevsimi
Turabi ONAY

Pembe
Müberra ATEŞ

Yalnız Ağaç
Taner KARAHAN

Son Mevsim
İbrahim ERDEM

Bir Söz İklimi
Yücel DENİZ

Sevgi Çiçekleri
Necla AYDİL (MANT)

Karikatür
Enver BOLAT

Serzeniş
Esra GÜVEN

Sen
Ali ŞAHİN

Almatı, Hazan ve Ben
Mahmut YÜCELİ

Değinmeler
Selahattin ARSLAN

Karikatür
Hakkı USLU

Diğer Elektronik Yayınlar

[Tebliğler Dergisi][Milli Eğitim Dergisi]

 Ana Sayfa    | Eski Sayılar  |

Copyright © T.C. Milli Eğitim Bakanlığı  Yayımlar Dairesi Başkanlığı, 2000
URL: http://yayim.meb.gov.tr
 Yorum, öneri ve yazılarınızı bekliyoruz.
baae@meb.gov.tr