Cemil KAVUKÇU
Ne zaman evimizin önünden motosikletiyle geçse, ablam hemen pencereye koşardı.
Ardından da ben. Nam Kadir, derlerdi; öbür Kadirlerden ve
delikanlılardan başkaydı. Onun motosikleti gibi kimsede motosiklet
yoktu. Kırmızıydı. Pırıl pırıldı. Geceleri rüyalarıma girerdi.
Kapının önünde, ‘pıt pıt pıt’ diye usulca çalışırken görürdüm
onu. Koşar binerdim, arkamdan da ablam. Uçar giderdik.
Nam Kadir, benzin deposunun üzerine hafifçe eğilmiş olurdu; geriye taradığı
ıslak saçlarıyla, kapkara güneş gözlüğüyle hiçbir pencereye
bakmadan geçip giderdi sokaktan. Bazen o kadar hızlı geçerdi
ki, göremezdik bile. Halıcının kopuk oğlu, derlerdi. Dükkâna
bir gün bile uğramadığını, babasının parasını yediğini söylerlerdi.
Ablam onun için ‘çok yakışıklı’ derdi. Artist gibiymiş. Tülünü
araladığımız pencerede, onun ardından bakardık. Ablamın gözlerinin
içi gülerdi. Sarılır beni öper, öperdi. Küçüktüm, aklım ermezdi.
“Canım,” derdi bana. Başka zamanlar değil de, nedense Nam
Kadir geçtikten sonra söylerdi bunu. Canım. Ablamla aramızda
küçük bir oyundu bu; Nam Kadir’in evimizin önünden geçtiğini,
bizim de pencereye çıkıp ona baktığımızı hiç kimseye söylemeyecektik.
Hele babamla abime hiç. Hele hele abime hiç mi hiç. Annemden
hem korkardı, hem korkmazdı ablam. Çünkü annem Nam Kadir’in
sokağımızdan geçtiğini, ablamın da pencereye çıkıp ona baktığını
hem bilirdi, hem bilmezdi. Ama olsun, hiç kimseye söylemeyecektik.
Yemin et, derdi. Valla billa, derdim. İki gözüm kör olsun
de, derdi. İki gözüm kör olsun, derdim. Sarılıp beni göğsüne
bastırır, derin derin içini çekerdi. Ne güzel kokardı ablam.
Büyüyünce benim de öyle bir motosikletim olacaktı ve ablamı
arkama bindirip çok uzaklara götürecektim.
Onun evden çıkmasına, çarşıya pazara gitmesine pek izin verilmezdi. En
yakın arkadaşları, karşı komşumuzun kızı Nezahat Abla ile
bir sokak ötede oturan Arnavutların kızı Aysel Abla’ydı. İkisi
de ablamdan büyüktü. Birbirlerine ‘aret’ derlerdi. Ölünceye
kadar arkadaşlık gibi bir şeymiş. Ahiret ile bir ilişkisi
olup olmadığını sormuştum, ablam omuzlarını kaldırıp dudağını
bükmüştü. Bilmiyordu. Nezahat Abla daha çok gelirdi. Yanakları
kıpkırmızı, toplu bir kızdı. Çok iri gözleri vardı. Ördüğü
siyah saçları, omuzlarından göğüslerine doğru inerdi. Üst
kattaki odaya kapanır bir şeyler konuşurlardı. Gizli şeyler
konuşurlardı ki, beni yanlarına almazlardı. Ben de, “Abime
söyleyeceğim,” derdim. Ablam ondan çok korkardı, babamdan
bile çok. O zaman, “Gel,” derlerdi. Harıl harıl çeyiz hazırlarlardı.
Oyalar, danteller, aklımın ermediği bir çok şey. Bir yandan
elişi yapar, bir yandan sakız çiğnerlerdi. Kocaman kocaman
balonlar şişirirlerdi. Bir şeyler fısıldaşır, kıkır kıkır
gülüşürlerdi. Nezahat Abla, benim onların yanında oturmamdan
hoşlanmaz, “Sen çıkıp sokakta oynasana,” derdi, “ne işin var
aramızda.” Ama ben ayrılmazdım yanlarından. “Ne meraklı şeysin
sen be; kız olmalıymışsın, anan seni yanlış doğurmuş,” diye
çıkışırdı. Ablam saçımı okşayıp gülerdi, “Aman, otursun be
ablası,” derdi, “ne zararı var bize.” Nezahat Abla’yı sevmezdim.
Düğününde, kadınlar için yapılan kına gecesine beni de götürmüştü
ablam. Oynamış, oynamış, yorulmak nedir bilmemişlerdi. Aylar
sonra bize geldiğinde tanıyamamıştım Nezahat Abla’yı. O kocaman
gözleri küçülmüş, kırmızı yanakları solmuştu. Ablama bir şeyler
anlatıp ağlamıştı. Sarılmışlardı. Ablam uzun uzun sırtını
sıvazlamış, bir çocuğu yatıştırmaya çalışır gibi okşamıştı
onu.
Ablamın teyel ipliği ya da ibrişimi biter, alışveriş için çarşıya gitmesi
gerekirdi ama, tek başına göndermezdi annem. Birlikte giderlerdi.
Nezahat Abla’yla Aysel Abla’ya annemden söz ederken ‘jandarmam’
derdi. Abimse gardiyanıydı onun. Çünkü ablam çok güzeldi;
göze gelmesinden, çarşının orta yerinde kaçırılmasından korkarlardı.
O, iyi yerlere, zengin kocalara lâyıktı. Her şeyin bir zamanı
vardı; ablam henüz evlenecek yaşta değildi.
O gün, annem hastaydı, çarşıya gidecek hâli yoktu da yanına beni katmıştı.
Ablama, önüne bakarak yürümesini, çevresiyle ilgilenmemesini,
davranışlarına çok dikkat etmesini tekrar tekrar anlatmıştı.
Sonra da beni sıkılamıştı; başını önünden kaldırıp sağa sola
bakarsa eve döndüğümüzde söyleyecektim. O da babama söyleyecekti.
Babam da ablamı eşek sudan gelene kadar dövecekti. Döverdi
de. Bir keresinde benim önümde dövmüştü. Çok küçüktüm, ama
hatırlıyorum; ablam, “Bir daha yapmıycam,” dedikçe vurmuştu
babam. Ne yaptığını bilmiyordum. Ablamın kötü bir şey yapacağına
inanmıyordum. Annemin arkasına saklanmıştım. “Bu yaştan sonra
başımı belâya sokacaksınız be!” Babam ablama vururken böyle
bağırıyordu. Ne olduğunu bilmiyordum. Korkuyordum. Sonra annem,
bu cezanın yeterli olduğuna karar vermiş olmalı ki, araya
girip babamın elinden almıştı onu.
Çarşıya gidecektik. Annem ablamın eşarbını biraz daha alnına doğru çekiştiriyordu.
“Bak, işiniz bitince hemen eve dönün, öyle sokaklarda sürtmek
yok. Tamam mı?” diyordu. Ablam bir yandan ayakkabılarını giyerken
bir yandan da başını sallayarak, “Tamam,” diyordu. Sokağa
çıktık. Elini tutuyordum, başı öne eğikti. Ağır ağır yürüyüp
caddeye çıktık. Ablam elimi bıraktı. Eşarbını hafifçe çekiştirip
bir tutam saçını alnına düşürdü. Başımı okşayıp, “Sana dondurma
alayım mı?” dedi. “Al,” dedim. Gülümsedi. Pastaneye girdik.
“Bak,” dedi, “bu da aramızda kalacak.” “Hangisi?” “Sana dondurma
almam, pastaneye girmemiz… Tamam mı?” Başımı salladım.
Ablam, tuhafiyecide, getirdiği küçük bir kumaş parçasının rengine uygun
ibrişim seçmeye çalışırken nasıl da titizleniyordu; eviriyor,
çeviriyor, dükkânın önüne çıkıp gün ışığında bakıyordu. Çarşı
ne kadar sessizdi, sokaklar ne kadar boş. O dükkânda uygun
düğme yoktu, kalın çerçeveli gözlüğü burnunun ucuna düşmüş
tuhafiyecinin çıkardığı, hatta, “Bu olur be kızım,” dediği
düğmeleri de beğenmemişti. Onlara başka bir yerden bakacaktık.
Tuhafiyeciden çıkmıştık ki köşe başında motosikleti gördüm. Nam Kadir açık
mavi bir gömlek giymişti. Dudağında sigara tütüyordu. Güneş
gözlüğünden nereye baktığı belli olmuyordu. Ablamı dirseğimle
dürttüm. “Bak,” dedim, “o!” İki parmağıyla kolumu öyle bir
sıktı ki, küçük bir çığlık attım. O yana bakmamıştı bile.
Bakmadan nasıl görmüştü Nam Kadir’i? Başımı çevirdim, Nam
Kadir gülümsüyordu. Sonra yanımızdan hızla geçti.
İki yanı manifaturacı, tuhafiyeci, berber, terzi dükkânlarının bulunduğu
uzun bir sokakta yürüyorduk. Uzaktan bakırcıların çekiç sesleri
duyuluyordu. Terziler dükkânlarının önünde, taburelerine oturup
bacak bacak üstüne atmış, kucaklarındaki kumaş parçalarını
teyelliyorlardı. Kalfaların ablama bakışları, belli belirsiz
gülümsemeleri canımı sıkmıştı. Berberler o saatte boştu. Bir
dükkândaki radyodan hava kadar, çarşı kadar ağır bir şarkı
duyuluyordu. Ablam elimi sıkı sıkı tutmuştu, başı önündeydi.
Gurul gurul öten bir güvercinin yakınmalarını duyuyordum.
Düğme almak için küçük bir dükkâna girmiştik. İçeride alışveriş eden iki
kadın vardı. Dükkân küçük olduğundan ben kapının önüne çıkmıştım.
İleride, asmalı kahvenin önünde Nam Kadir’in motosikleti duruyordu.
Onu nerde görsem tanırdım. Ayaklığının üzerine kaldırmış,
ön tekerleğini hafifçe kahveye doğru döndürmüştü. Ama kendisi
ortalıkta görünmüyordu. Ablama hiçbir şey söylememiştim.
Evimizin sokağına saptığımızda onu bir daha görmüştüm. Karşı köşe başında
duruyordu. Başımı kaldırıp ablama baktım. Yanakları hafifçe
pembeleşmiş, dudaklarına belli belirsiz, ama benim çok iyi
tanıdığım bir gülücük yerleşmişti. Bu gülüş onun içindi. Yalnız
onun için.
Biz evin kapısını çalarken motosiklet hızla geçti sokaktan. Arkasından
bakakaldım. Ablam kolumdan tutup çekti. Alnına düşürdüğü saç
tutamını eşarbının içine sokuşturdu. Parmağını dudaklarına
götürüp ‘sus’ işareti yapmıştı ki, kapı açıldı. Annem ikimize
de suç işlemişiz gibi bakıyordu. “Nerede kaldınız?” dedi sertçe.
“Ancak,” dedi ablam, eşarbını çıkarıp başını iki yana sallayarak
saçlarını omuzlarına doğru savurdu. Annem ablama değil de
bana bakıyordu. Ayakkabılarımın bağını çözerken “Hiiç,” dedim,
“tuhafiyeciye gittik, dükkân kalabalıktı. O yüzden çok bekledik.
Sonra ablam kâğıttan neler alacağını okudu, kumaşa uygun makaraları
bir bir denedi. Ama orada düğme bulamadık, onu da başka yerden
aldık. İşimiz bitince de çıkıp geldik işte…” Annem beni dinlerken
arada ters ters ablama bakıyordu. Sonra bir şey demeden mutfağa
geçti.
Ama o gece kötü şeyler oldu. Abim sokak kapısından girdiğinde “Nerde o?”
diye öyle bir bağırdı ki, ablamın yüzü bembeyaz oldu. Alt
dudağını dişlemiş, kuşkuyla kapıya doğru bakıyordu. Öyle korktum
ki, dizlerim titremeye başladı. Abim çarşıda bizi görmüş.
Ablamın yürüyüşü hiç de edepli değilmiş. Halıcının kopuk oğlu
da peşimizdeymiş. Yüzüne öyle bir tokat attı ki, başı dolap
kapısına çarptı ablamın. İkinci tokadı vurunca da yere düştü.
Annem elini tuttu abimin. “Yeter,” dedi. Ablam avcuyla yüzünü
kapamıştı, ağlayarak üst kata kaçtı. Kilime kan damlamıştı.
Abim bu kez benim üzerime yürüdü. Elini kaldırdı, ama vurmadı.
Anneme bağırmaya başladı: “Bu kız tek başına çarşıya çıkmayacak
demedim mi? Beni katil mi yapacaksınız be! Yanına bir karış
çocuğu takınca ne olacak yani… Makaranız batsın… Bugün almasanız
kıyamet kopacak sanki…” Annem susuyordu. Abim avluya çıktı.
Çeşmede başını yıkadı. Annem elime bir havlu tutuşturup, “Götür
ver,” dedi. Abim havluyu hırsla çekip aldı elimden. Boynunda,
ensesinde sabun köpükleri kalmıştı.
Babam da geldi, ama ablam hâlâ çıkmamıştı yukarıdaki odadan. Akşam yemeği
için salata yapıyor annem. Yemekler ocakta ısınıyor. Sonra
karpuzu kesip küçük tepsiye dilimliyor. Canı çok sıkılmış,
belli. Babam olanların farkında değil. Avludaki sekide oturuyor.
Abim de yanında ama konuşmuyorlar. Annem kolumdan tutup çekti
beni. “Git çağır şunu,” dedi, “bir de babanı azdırmasın.”
Merdivenleri koşarak çıktım. Kapıyı içeriden kilitlemişti.
“Abla,” dedim, “benim… aç kapıyı, babam da geldi…” “Hadi kızım,”
dedi annem. Arkamdan o da gelmiş. Sesinde öfke yoktu. Kapı
açıldı. Ablamın şişmiş gözleri, kıpkırmızı yanağı. Sessizce
çıktı odadan. Konuşmadan aşağı indik. Babam hâlâ hiçbir şeyin
farkında değildi. Sofrada hiç kimse konuşmadı; çatal kaşık
sesleri, komşunun havlayan köpeği, ağlayan bir çocuk sesi…
Yemekten sonra bulaşıkları yıkayıp yeniden yukarıdaki odaya çıktı ablam.
Çok üzgündü, çok kırgın.
O gece rüyamda gördüm, bir motosikletim varmış. Hem de Nam Kadir’in motosikletinin
aynısı. Kıpkırmızı, pırıl pırıl. Evin önüne gelip duruyormuşum.
Ablam kapıyı açıp dışarı çıkıyormuş. Çok güzel gülüyormuş.
Arkama oturup belime sarılıyormuş. Öyle bir fırlıyormuş
ki motosiklet, uçuyormuşuz. Eşarbını fırlatıp atıyormuş.
Uzun saçları savruluyor, peşimiz sıra dalgalanıyormuş.
Caddelerde, sokaklarda kimseler yokmuş. “Canım,” diyormuş,
“pastanenin önünde dur da sana dondurma alayım.”
*Başkasının Rüyaları adlı kitabından
alınmıştır.