Şaban ÖZÜDOĞRU
Cebeci’de,
Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültelerinin arkasında bütün
Ankara’ya hâkim bir tepe vardır. Bu tepenin üzerine kurulmuş;
-bir zamanlar Gençlik Parkı’na alternatif olarak gösterilen-
bakımsız park, güzel ama yaşı geçkince bir kadın kibriyle
Ankara’yı seyredip durur. Şimdilerde çatlamış duvarlarıyla,
içine atılan çöp ve içki şişeleriyle harabeyi andırsa
da, geometrik şekilli mimarî yapısıyla ve boyutlarıyla
parkın eski ihtişamına hâlâ tanıklık eden boş havuz eski
günleri yad ediyor gibidir.
50.Yıl Parkı’nı müdavimleri çok iyi bilirler. Her bir metre karesinde onlarca
cam kırığı saklayan bu mekânı akşamcılar pek sever. Cebine
güvenemeyip de meyhane kapılarından boynu bükük ayrılanlar,
poşetlerine doldurdukları içkilerle parkın yolunu tutarlar.
Yaz günlerinde çevre yollar ve park bir âlemdir. Her ağacın
dibinden kırık naralar yükselir. Birbirlerine yaslanarak evlerinin
yolunu tutanların peltek dillerinden bazen gün yüzüne çıkmadık
küfürler keşfedilir; bazen de hata yapmaktan korkan diplomat
titizliği ile centilmence ama kırık dökük cümleler kurulur.
Çünkü; alkol bilinci ortadan kaldırmış, bütün sosyal maskeler
yüzlerden sıyrılıp bir köşeye atılmıştır.
Bu bakımsız parkı mekân tutanların içinde kim bilir ne trajik öyküleri
olanlar vardır, diye düşünürdüm. İyi bir yazar, esaslı gözlemlerle
harika öyküler çıkarabilirdi buralardan. Bir gün elime Cemil
Kavukçu’nun bir kitabı geçti. Şöyle diyordu: “Canı sıkkın
gibiydi. Elinde tuttuğu kuru bir dal parçasının ucundan küçük
parçalar kırıp kırıp avlunun taşlarına doğru atıyordu. Daha
önceleri de yapardı; dayımdı, çok sıkılır, az konuşurdu…”
Bu sözler, kitaba da adını veren Dört Duvar Beş Pencere isimli
öykünün “Tahsin” bölümünde küçük yeğenin hayatın hiçbir yerinden
tutunamamış alkolik dayıyı anlattığı duygusal dozu yüksek
metinden birkaç cümle… Tahsin çevresi ile uyuşamayan bir kişilik.
Çoktan olgunluk yaşına gelmesine rağmen kırıla döküle annesinden
harçlık istemek zorunda kalan yenik bir adam. Çalışmayla arası
serin, hasbî tembel. Öyle kalıplara girecek, hele Hacı Babasının
dükkânında oturup müşteri bekleyecek sabrı hiç yoktur. Sıkılır.
Aşk derdinden midir bilinmez aslında o her yerde sıkılır.
Yeğenin dayanamayıp da “Dayı, sen neden dedemin dükkânında
çalışmıyorsun?” sorusuna şöyle karşılık verir: “Ben, o dükkânda
oturamıyorum. Sıkılıyorum, her yerde sıkılıyorum.”
Hikâyenin baş kahramanı Tahsin’in babasıyla arasındaki birinci çatışma
noktası içki düşkünlüğü ise, ikincisi de tembelliğidir. Hacı
baba, toplumsal yargıları hiçe sayan oğlundan utanır. Bu durum
küçük yeğenin anlatımıyla şöyle yansıtılır:
“Çalışsın köpek,” diyordu; evde, dükkânda, sokakta, kahvede, cami avlusunda,
her yerde bağıra bağıra söylüyordu. “İşte dükkân,” diyordu,
“benim bir ayağım çukurda, gelsin sebat etsin. Ben ölünce
kime kalacak?” “Sus,” diyordu anneannem, ele güne rezil etme
oğlanı. Bizim bilmediğimiz bir derdi vardır, eskiden böyle
miydi?” “Ne derdi varmış! Rezil olmuş olacağı kadar. İçki
onda, serserilik onda… Kimselerin yüzüne bakamaz oldum. Hacı
Amca, dedikleri zaman sanki benimle alay ediyorlarmış, hayırsız
oğlumu kafama kakıyorlarmış gibi geliyor.”
Tahsin, öykünün hayata açılan başka pencerelerinde, kendisi gibi hiçbir
baltaya sap olamamış arkadaşlar edinir. Tahsin’in kişiliğini
ona hayran iki anlatıcıdan öğreniriz. İlki onu çok seven küçük
yeğendir. İkincisi ise Tahsin gibi alkolik ve bitirim bir
tip olan Ağır Abi’dir. Ağır Abi de Tahsin’in cömertliğine,
mertliğine, delikanlı yanına, hatta yürüyüşünden gülüşüne
(-ki Ağır Abi bu gülüşe bitiyor; ulan, diyor bu gülüş bir
roman be!) hayrandır. Aslında Ağır Abi Tahsin’i anlatırken,
aynı kaderi ve trajediyi paylaşan kendisini de, Kirpi’yi de
en ince ayrıntısına kadar anlatmış olur.
Anlatılan kişiler o kadar canlıdır ki, sanki onlara bir meyhane önünde,
bir bakkalda rastlayıverecekmişsiniz gibi gelir. 50.Yıl Parkına
akın eden insanları balkondan seyrederken işte bu Tahsin’in
ta kendisi dediğim olur. Babasıyla kavgalıdır. Kazara bakışları
üzerine düşen bir ahu gözlüye tutulmuştur. İçinde büyüttüğü
sevdasının karşılıksız olduğunu fark edemeyecek kadar saf
gönüllüdür. Kendi kendine gelin güvey olur. Sevdiği kızın
düğünü olurken bile karşılıksız sevgiyi kafasında yerli yerine
oturtamaz, düğün dağıtır. Şu biraz dolgunca delikanlı Ağır
Abi’dir. Vefakârlığın timsali gibidir. Değer verdiği insanlar
için kendini feda etmeye hazırdır. Bakışları kıvılcım saçan
dik saçlı delikanlıyı sorarsanız onun adı “Kirpi”dir. Sebep
her neyse okulu kırmış gizli bir deha, keşfedilmemiş bir ressamdır.
Hepsi de çok sıkılırlar. Eğlenmeye giderken bile yüzlerinden
sıkıntılarını okuyabilirsiniz. İşte o zaman Cemil Kavukçu’nun
içinizde kaşıdığı kabuk bağlamış bir yaranın kanadığını hissedersiniz.
İçinizde söğüt dalları kırılıverir de düşecek yer bulamazlar.
Cemil Kavukçu’nun anlatımının özelliği budur. Bir trajediyi, onun trajedi
olduğunu bile fark ettirmeden, konuşma üslûbu ile yazı üslûbunun
arasında bir tonda anlatır. Anlatılanlardan tatlı bir haz
duyarsınız. Abartısız anlatımında “yandım abi” basitliğine
düşmez. Tıpkı iyileşmeye yüz tutmuş, kabuk bağlamış bir yarayı
kaşıma zevkine benzer bir zevktir alınan haz. Satırlar, paragraflar,
sayfalar ilerledikçe yaranın yavaş yavaş acı verdiğini hissedersiniz.
Kitabı kapattığınızda boğazınızda bir düğüm oluşmuştur. Okuduklarınız
içinizde tortu bırakır. Bu tortu sizi öyle kolay kolay terk
edip gitmez. Hayatta karşılığını bulan kahramanlar, sizi etkileyen
her neyse onu tekrarlayıp dururlar. Örneğin; sıkıntıdan söğüt
dallarını kırıp kırıp taşların üzerine doğru atan Tahsin’i
her anımsadığınızda içinizde söğüt dalları kırılır.
Cemil Kavukçu, yayın evlerinin ve dergilerin öykü türüne yüz vermediği
dönemlerde bile ısrarla öykü üzerinde durmuştur. Birçok yazar
esintiye uyarak romana geçerken o öyküye sadık kalmıştır.
Bana, değerlendirmelerine ve sanat zevkinin inceliğine saygı
duyduğum bir akademisyen dostum önermişti Kavukçu’yu. O zamanlar
başka kitapları da olmasına rağmen, ne tesadüftür ki onunla
tanışmam 1983 yılında basılmış “Pazar Güneşi” adını taşıyan
ilk kitabıyla olmuştu. Oysa o tarihlerde 1987 yılında basılan
ve Yaşar Nabi Nayır Öykü ödülüne layık görülen “Patika” adını
taşıyan kitabı Varlık yayınları tarafından basılmıştı. Gerçi,
ilk kitap olmanın bazı göreceli eksikliklerini taşıyor olsa
da Pazar Güneş’i özgün bir öykücünün ayak seslerini duyuran
bir kitaptır.
Yazarın ilk iki kitabından sonrakiler artık Can yayınları tarafından basılır.
Bu kitaplar kronolojik sıraya göre şöyledir: 1990 Temmuz Suçlu.
1995 Uzak Noktalara Doğru. 1996 Bilinen Bir Sokakta Kaybolmak,
1997 (Roman) Dönüş, 1999 Dört Duvar Beş Pencere, 2001 Gemiler
de Ağlarmış ve son kitabı 2003’te çıkan Başkasının Rüyaları.
Kavukçu, 1995’te yazdığı Uzak
Noktalara Doğru adını taşıyan eseriyle 1996 Sait Faik Ödülünü
almıştır. Son kitabı, Başkasının Rüyaları yazara Yazarlar
Birliği Hikâye Ödülü’nü getirmiştir. Özellikle bu son ödül
Kavukçu’nun ne kadar geniş bir okur kitlesi tarafından izlendiğinin
ve sevilerek okunduğunun bir göstergesi olması bakımından
önemlidir.
Cemil Kavukçu’nun öyküleri okur kitlesinin dışında eleştirmenlerin de ilgisini
çekmiş ve üzerinde çok şeyler söylenip yazılmıştır. Gerçekten
de onun öyküleri kalıpçı inceleme metotlarıyla incelenemeyecek
kadar karmaşık bir kurguya sahiptir. “Başkasının Rüyaları”
adını taşıyan kitabında bu karmaşık yapı daha da girift bir
hâl alır. Öncelikle kitabın adı karıştırır kafaları. “Rüyayı
gören ‘başkası’ kimdir?” sorusu ister istemez zihnimizi meşgûl
eder. Yazar, kitabına bu adı vermekle, kendisinin öykü kahramanları
ile ilgisi olmadığını mı ifade etmeye çalışmıştır? Diğer bir
söyleyişle, edebiyatın kurmaca bir dünya olduğunu, dolayısıyla
yazarın hayatı ile hayalî öykülerin bire bir karşılığı olamayacağı
gerçeğine mi vurgu yapmak istemiştir? Kitabın son iki cümlesinde
bu sorulara kapalı da olsa cevap buluruz. Öykü yazarı ile
eşi arasında şöyle bir konuşma geçer:
“Off!” dedi Nur, “Öykünün sonucunu böyle bağlarsan, herkes, oradaki adamın
sen olduğunu düşünecek. Rüyalı öyküler, falan… Yapma bunu
lütfen.”
“Nereden çıkarıyorsun,” dedim, onlar başkasının rüyaları.”
Tabiî ki bu diyalog da “başkasının kim olduğunu açıklamaya yetmiyor. Ancak
Kavukçu, bir söyleşide “Başkası kim?” sorusuna şu cevabı veriyor:
“… İçimdeki başka birisi benim adıma birtakım rüyalar görüyor,
bunları yazıyor. Bunları yazdığı zaman, ben okur oluyorum
ve onları okur gözüyle okuyorum, evet ben değilim ama bunları
yine ben yazdım. Böyle tuhaf bir ilişki seziyorum. Bu kitaptaki
öyküler biraz yazma serüveni de içeren öyküler oldu.”
Yazar, bu kitabında; yazar okur ilişkisine, yazarın yazı yazma anındaki
ruh haline, beslendiği kaynaklara, öykünün (genel anlamda
edebiyatın) kurmaca yanına, daha önemlisi öykülerin oluşma
şekline; öykülerin kendi kurgusu içinde değinmelerde bulunuyor.
Bunu yaparken de rüya ile gerçek arasındaki ince çizgide gidip
geliyor.
Onun ilk öykü kitabından başlamak üzere, öykü kahramanları aracılığı ile
öyküler arasında dikkat çekici bağlar kurduğunu biliyoruz.
Ancak son kitabında yazar bu kurgulayışı daha ileri boyutlara
taşıyarak, kimi öykülere, aynı olayların devamı ve aynı kahramanların
anlatılması ile adeta başka başlık altında öykünün devamını
yazıyor. Bunun en güzel örneğini “Ablam” öyküsü ile (kitabın
üçüncü öyküsü) “Solgun” öyküsü arasında görüyoruz. (Dördüncü
öykü)
“Ablam” öyküsü dar bir çevrede (Kasaba) geçiyor. Çocuğun bakış açısıyla
Nam Kadir adındaki bir bıçkın delikanlı ile abla arasındaki
masum sevgi anlatılır. Öyküde öne çıkan tema aile içi baskıdır.
Babanın pederşahî tavrıyla tüm aileyi ezdiğini, ondan sonra
da Abi’nin kardeşler üzerinde –özellikle abla- otorite kurduğunu
görüyoruz. Anne, aile ortamında etkisiz eleman gibidir. Ailenin
en küçüğü olduğu anlaşılan anlatıcı ile abla arasında, (ailenin
en zayıf iki üyesi) duygusal bir kardeşlik dayanışması sergilenir.
Kitabın diğer öyküsü “Solgun”da olay yine anlatıcı kahraman (büyüyen küçük
kardeş)ın gözlemleriyle verilir. Abla ile Nam Kadir’in evliliğine
izin vermeyen Abi, ailenin namusunu korumak adına ablayı ağzından
burnundan kan gelinceye kadar dövmüştür. İki sevgiliyi mutsuz
etmiş, onların ümitlerini söndürmüştür. Abi evlenmiştir. Ablaya
çok benzeyen bir kızı olmuştur. Abi, asi kızına söz geçiremez.
Kız, adeta aileye hükmeder. Anlatıcı yazar uzun yıllardan
sonra abisinin evine gelmiştir. Abisiyle aralarındaki soğukluk,
sevgisizlik, yabancılaşma hâlâ devam etmektedir. Abla, hiç
evlenmemiştir. Yaşlanmış, delirmiş ve pencereden atlayarak
intihar etmiştir.
Hem, “Ablam” öyküsünde hem de “Solgun” adlı öyküde öykülerin bütününe sindirilmiş
bir hüzün vardır. Birinci öykünün devamı olan “Solgun” öyküsünde
hüzün tam bir trajedi havasına bürünmüştür. Çünkü öyküde yok
yere harcanan, çürütülen, geleneklere feda edilmiş bir genç
kızın hazin öyküsü söz konusudur. Böyle olmasına rağmen, “Ablam”
öyküsünü okumadan “Solgun” da vurgulanan trajediyi hissetmek
mümkün değildir.
Bu öykülerde dikkat edilmesi gereken –belki gözden kaçan- diğer bir özellik
de genç kızın hayatını söndüren “Abi”nin dramıdır. Aslında
o da geleneklere yenik düşmüş bir kurbandır. Amacı nedir?
Ailenin namusuna sahip çıkmak, kız kardeşinin (kendine göre)
uygunsuz davranışını engellemek. Bu, kişiler açısından bakıldığında
haklı görülebilecek bir nedendir. Çünkü bireyler özellikle
dar kasaba çevresinde toplumsal baskıyı enselerinde hissederler.
Abi’nin kız kardeşini sınırlama girişimlerini bu bakış açısıyla
doğru bir yere oturtabiliriz. Yoksa o, sebepsiz yere kız kardeşine
zulmeden bir zorba değildir.
İki öykü arasında geçen zaman yirmi beş, otuz yıla yakındır. Bu süre içinde
her şeyle birlikte anlayışlar, toplumsal yargılar da değişmiştir.
Kız kardeşine tutuculuğunun bir sonucu olarak cehennem azabı
yaşatan Abi, kızının isyankâr tavırlarına aynı sert tepkiyi
vermez. Hatta, kızının tutumu karşısındaki acziyetini de açıkça
itiraf eder. Bu durumda; “Abi”nin trajedisi de intihar eden
ablanınkinden daha aşağı değildir. Bir kere kız kardeşinin
intiharını kabullenemez. Bu tavır, gerçeklerden kaçarak vicdanını
hafifletmeye çalışan hasta bir ruhun veya ızdıraplar içinde
kıvranan bir ruh halinin ifadesidir. Anlatıcı yazar der ki:
“O durumda biri intiharı düşünemez ki,” diye mırıldandım.
“İntihar değil zaten,” dedi abim, “pencereyi kapı sandı herhalde. Düştüğünde
saat kim bilir kaçtı. Müezzin sabah ezanını okumak için camiye
giderken görmüş. Onu bulduğunda yaşamıyormuş artık.”
“Elinde bir çıkın tutuyormuş,” dedi Ebru, “Bir yere gitmek için hazırlanmış
sanki.”
“Huzur içinde yatsın, mekanı cennet olsun,” dedi abimin karısı…”
“Amin,” dedi abim.
“Abime bakıyorum …elli bir yaşında. Ama altmışında gösteriyor.”
Abla, ister intihar etmiş olsun, isterse hastalığının etkisi ile Nam Kadir’e
kaçtığını zannederek pencereden atlamış olsun, bu trajediye
sebep abidir ve o da onun farkındadır. Belki olduğundan on
yaş fazla gösteren erken çöküşün nedeni de bu farkındalıktır.
Her ne kadar Cemil Kavukçu, son kitabına “Başkasının Rüyaları” adını vererek
7.öyküyü ön plana çıkarmak istemişse de bence kitabın kilit
öyküsü “Düğün”dür. Çünkü bu öykü, yazarın bütün yazarlık serüveninin
adeta özeti gibidir. Kavukçu’nun diğer yedi öykü kitabında
anlattığı kahramanları Abla ile Nam Kadir’in düğününde bir
araya gelirler. Son derece şaşırtıcı, şaşırtıcı olduğu kadar
da ilginç bir kurgudur bu. Biz biliyoruz ki, abi onların evlenmelerine
izin vermemiş, abla yaşlanarak delirmiş ve intihar etmiştir.
Öyleyse bu düğün nereden çıkmıştır. Belki bu, uyanıkken görülen bir rüyadır.
Belki de dünyanın çirkin yanına bir karşı koyuş, isyan… Yazar,
-muhtemeldir ki,- anlattığı onca hüzünlü öykülere bir alternatif
sunma gereği hissetmiş de olabilir. Neden ne olursa olsun
yazar, öykü kahramanlarının acıklı maceraları ile üzdüğü okurun
eline –belki- bir mendil verme, onu teselli etme gereği duyuyor.
Çoğu trajik biçimde hayata veda eden kahramanları, neşeli
bir düğünde capcanlı bir araya getiriyor. Kimler yok ki düğünde;
Enis, Faruk, Vahit, Raci, Cemse, Ebru, Aslangöz, Tahsin…
Böyle bir kurgu edebiyatın kurmaca yanına da bir vurgu olabilir mi? Yani
yazar bize şunu anlatmaya çalışıyor olabilir mi? “Ey okur,
edebiyat kurmaca bir dünyayı yansıtır. Oradaki insanlar yazarın
yarattığı hayali kişilerdir. Yazar onları istediği zaman öldürebilir.
İsterse o dünyadaki ölüleri de diriltebilir. Oysa gerçek hayatın
katılığı kurmaca dünyada yoktur. İnsanlar; okur, yazar, öykü
kahramanları, kurmaca dünyanın özgürlüğünde ölüme bile hükmederler…”
Kim bilir?
Cemil Kavukçu’nun öykücülüğünde dikkat çekmek istediğim diğer bir husus
da karga motifidir. Onun öykülerinde kargalar, leit-motif
gibi bazen gerçek olarak, bazen de sanrılı hayallemelerle
yer alırlar. Araştırmacıların –belki psikanalizin edebiyata
uygulanış yöntemi ile –konuya eğilmeleri faydalı sonuçlar
verebilir.
Yazarın bütün kitapları gözden geçirildiğinde, öykülerin büyük çoğunluğu
izleksel açıdan “içki-egemen” öykülerdir. Kavukçunun içki
sorunlu kişileri çok iyi tanıdığı veya iyi gözlemlediği anlaşılıyor.
Şunu rahatlıkla söylemek mümkün ki, kitapların en güzel öyküleri
sorunlarını içki eksenli olarak ortaya koyan kahramanların
anlatıldığı öykülerdir. Alkol, çoğu zaman kahramanların sorunlarının
nedeni değil, sorunların yansıması, yani sonucu olarak karşımıza
çıkar. Şu bildik şarkılardaki; “İçiyorsam sebebi var. Yarınımdan
ümit mi var?” feryadının öyküye daha derinlikli olarak yansımış
biçimi, entelektüel bakış açısıyla değerlendirilişinden başka
bir şey değildir.
1999’da yayımlanan Dört Duvar
Beş Pencere adını taşıyan kitabın en uzun öyküsü –ki kitaba
adını vermiştir- en güzel öykülerden birisidir. Buradaki alkolik
tipler çok başarılı biçimde anlatılmıştır. Tahsin, Ağır Abi,
Kirpi her zaman hayatta karşılığını bulan trajik kişilerdir.
2001’de yayımlanan Gemiler de Ağlarmış adını taşıyan öykü
yine kitaba adını veren ve aynı zamanda bu eserin en uzun
öyküsü olma özelliğine sahiptir. Adından da anlaşılacağı gibi
öykü bir gemide geçiyor. Denizcilik zor, sabır isteyen sıkıcı
bir iştir. Özgürlükleri kısıtlar. Âdeta “yüzen bir hapishane”
dir. Gemideki öykü kişilerinin içmelerinin nedeni sıkıntıdan,
bunalımlı ortamdan kaynaklanır.
2003’te yayımlanan “Başkasının Rüyaları” adını taşıyan son kitapta yine
“alkolik” denilebilecek tipler karşımıza çıkar. Yazar, bu
tipleri bir önceki kitabından biraz daha başarılı yansıtır.
Bu kitabın “O Kadın Fatma Girik Değil” adını taşıyan öyküsündeki
“Sefil” ile “Karga Vahit” alkol bağımlısı kişileridir. İki
bağımlı; “Sefil” ile “Vahit”in içme nedenleri birbirinden
çok farklılık gösterir. Vahit’in içmesine, kendisini kendi
dünyasında mahkûm etmesine sebep “vicdan azabı”dır. Karga
Vahit gençliğinde; - belediyenin dört karga bacağına bir fişek
verdiği dönemlerde- karga bacaklarından bir cephanelik kuracak
kadar çok karga öldürür.
“… elinde tüfeği olsun olmasın, büyük bir patırtıyla sürü halinde havalanıyorlar.
O zaman herkes Vahit’in parka geldiğini anlıyor, bütün başlar
kasıla kasıla kapıdan giren karga kasabına dönüyor. Öyle ki,
ana-baba yavru ayrımı yapmıyor Vahit, ne bulursa harcıyor.
Uçamayan yavruları köşeye kıstırıp –umarsız çığlıklarla tepesinde
dönen karga sürüsünün gözleri önünde- yakalıyor ve düşünmeden
kafalarını koparıyor, bacaklarını kırıp cebine atıyor…”
Fakat, karga avcısı Vahit’i değiştiren bir olay oluyor. Onu yazarın kaleminden
okuyalım:
“Vahit evine dönerken sokakta yaralı bir karga görüyor. Kanadı kırılmış,
uçamıyor. Kısmet ayağına gelmiş ya, seviniyor. Hayvan çaresiz,
bir yandan kedilere karşı kendini korumaya çalışırken bir
yandan da uçup kaçmak için çırpınıyor. Karşısında Vahit’i
görünce bütün direnci kırılıyor. Teslim oluyor. Vahit kargayı
alıyor, sol eliyle kanatlarını ve bacaklarını kavrıyor. Sağ
eliyle kafasını tutacakken (öyle ya, tuttuğu gibi koparacak)
tutamıyor. Tuhaf bir şey oluyor. Karganın açılıp kapanan gagası
ve gözleri Vahit’i çarpıyor. Öyle derin, öyle anlamlı bakıyor
ki karga, ne yapacağını bilemiyor. Başı dönüyor, duvarın dibine
yığılıp kalıyor… İnatla, öfkeyle bütün ölülerin hesabını sorar
gibi Vahit’e bakıyor…”
Söylenceye göre Vahit o günden sonra değişir, tüfeğini ve cephanesini dereye
atar. Vahit olmaktan çıkıp bir kargaya benzediği söylenir.
Kavukçu işte başarıyı burada yakalıyor. Öykünün dar kalıpları içinde, vicdan
burkulmalarını, birkaç paragraf içinde ustaca verme başarısına
ulaşıyor. Yaptığı katliamı vicdanında hissetmeye başlayan
Vahit, artık tam bir insan harabesidir. Onun için ne zamanın
önemi kalmıştır ne de mekânın. O, teselliyi kadehlerin içinde
arayan bir zavallıdır. Zamanı eritmeye çalışan bir karga edilgenliği
ile içip durur.
Yazar, öykünün doruk noktasında, tam yerini bulan bir vuruş yapıp okuyucuyu
sarstı derken, en az onun kadar kuvvetli ikinci vuruş geliyor;
“Sefil”in sefilliği:
“… Hiç olmazsa senin kargaların var Vahit Abi, diyorum. Benim hiçbir şeyim
yok. Beni hayata bağlayan ya da hayattan koparan anlaşılabilir
bir nedenim yok. Keşke ciddî bir vicdan azabım olsa da ona
tutunsam. Gel gör ki içiyorum. Şu karga heykeli bana bir şeyler
söylüyor, ama anlamıyorum… Duyduğuma göre Vahit Abi, o yıllarda
çok kötü rüyalar görüyormuşsun; seni kovalayan bulut gibi
karga sürüleri, dile gelen, başını koparmaman için yalvaran
yavrular… Neler neler Vahit Abi. Hatta, tüylerinin rengi ağarmış
erkek bir karganın her gece rüyana girdiği ve anana sövdüğü
yolunda söylentiler de var. Sonra ip kopuyor Vahit Abi; sen
ve kargalar dışında hiçbir şey kalmıyor. Benim böyle bir olayım
yok işte; rüya bile görmüyorum, biliyor musun… Başını koparıp
attığın o kargalardan biriyim.”
Sefil, derdini bile tanımlamaktan uzak bir zavallı. Hayat karşısında bir
şeyler hisseden ama hissettiklerini tanımlayamayan “başsız”
bir adam. Sebepsizliğin içindeki sebeplerdir, “Sefil”i sefilliğe
iten.
İki tutunamamış alkolik tip.
İkisinin de içiş sebebi farklı. Acaba, Vahit; hayattaki her
türlü duyarlılığa ulaşmış aydın bireyin temsilcisi olabilir
mi? Sefil ise, sezdiği ama tanımlayamadığı yine aynı duyarlılıkların
harcadığı halktan bir adamın sembolüdür, denilebilir mi? Yorumu
zorlama olarak görenler olabilir ama yine de üzerinde durulmalıdır,
diye düşünürüm.
Kavukçu’nun öykücülüğü için sanıyorum şu yargı yanlış olmaz: O, kahramanları
veya olay örgüsünü ustaca kullanarak birbirine bağladığı öyküleri
ile yoğunlaştırılmış roman tadında eserler sunuyor. Öyküleri
müstakil birer eser olarak okuyabilirsiniz, bu size doyumsuz
hazlar sunar. Eğer, öyküleri sırasını bozmadan okursanız –hatta
kitaplarını yayımlanış sırasına göre okursanız- her bir öykü
diğerinin etkisini katlayacak etkilerle devam eder. Her bir
öykü sıradan olayları veya kişileri konu almasına rağmen fark
edilemeyecek duyarlılıkları okuyucunun gözleri önüne hiç zorlanmadan
seriverir.
Bundan sonra yazarın neler yazacağını herkes gibi ben de merak ediyorum.
Son kitabı Başkasının Rüyaları’nda birinci öykü olarak yer
alan “Rüya” adlı öyküde, tekneye doğru yüzen çocuk, rüyasına
rüyalar ekleyecek mi, bilemiyorum. Eklerse, okurların sabırsızlıkla
bekleyeceklerinden eminim.
Yine aynı kitabın “Öykü Şöyle Başlıyor” adını taşıyan son öyküsünde orta
yaşlı bir adam, açıktaki kayığa doğru yüzüyor. Kayıktaki yüzü
seçilmeyen kadın kürek çekiyor. “Rüzgârda dalgalanan saçları
yüzünü kapadığından kadını tanımıyor. “ Öykü böyle bitiyor.
Umarım Kavukçu yine uyanıkken rüyalar görmeye devam eder,
gördüğü rüyaları bizlere anlatır ve hepimiz onun ince duyarlılıklarından
yeni tatlar devşiririz.