Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Dergisi

 

 Ana Sayfa    | Eski Sayılar |

 MART 2004  |  YIL : 5 |  SAYI : 49

Dosya:Cemil Kavukçu

Cemil Kavukçu'nun Öyküleri


Şaban ÖZÜDOĞRU

Cebeci’de, Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültelerinin arkasında bütün Ankara’ya hâkim bir tepe vardır. Bu tepenin üzerine kurulmuş; -bir zamanlar Gençlik Parkı’na alternatif olarak gösterilen- bakımsız park, güzel ama yaşı geçkince bir kadın kibriyle Ankara’yı seyredip durur. Şimdilerde çatlamış duvarlarıyla, içine atılan çöp ve içki şişeleriyle harabeyi andırsa da, geometrik şekilli mimarî yapısıyla ve boyutlarıyla parkın eski ihtişamına hâlâ tanıklık eden boş havuz eski günleri yad ediyor gibidir.

50.Yıl Parkı’nı müdavimleri çok iyi bilirler. Her bir metre karesinde onlarca cam kırığı saklayan bu mekânı akşamcılar pek sever. Cebine güvenemeyip de meyhane kapılarından boynu bükük ayrılanlar, poşetlerine doldurdukları içkilerle parkın yolunu tutarlar. Yaz günlerinde çevre yollar ve park bir âlemdir. Her ağacın dibinden kırık naralar yükselir. Birbirlerine yaslanarak evlerinin yolunu tutanların peltek dillerinden bazen gün yüzüne çıkmadık küfürler keşfedilir; bazen de hata yapmaktan korkan diplomat titizliği ile centilmence ama kırık dökük cümleler kurulur. Çünkü; alkol bilinci ortadan kaldırmış, bütün sosyal maskeler yüzlerden sıyrılıp bir köşeye atılmıştır.

Bu bakımsız parkı mekân tutanların içinde kim bilir ne trajik öyküleri olanlar vardır, diye düşünürdüm. İyi bir yazar, esaslı gözlemlerle harika öyküler çıkarabilirdi buralardan. Bir gün elime Cemil Kavukçu’nun bir kitabı geçti. Şöyle diyordu: “Canı sıkkın gibiydi. Elinde tuttuğu kuru bir dal parçasının ucundan küçük parçalar kırıp kırıp avlunun taşlarına doğru atıyordu. Daha önceleri de yapardı; dayımdı, çok sıkılır, az konuşurdu…” Bu sözler, kitaba da adını veren Dört Duvar Beş Pencere isimli öykünün “Tahsin” bölümünde küçük yeğenin hayatın hiçbir yerinden tutunamamış alkolik dayıyı anlattığı duygusal dozu yüksek metinden birkaç cümle… Tahsin çevresi ile uyuşamayan bir kişilik. Çoktan olgunluk yaşına gelmesine rağmen kırıla döküle annesinden harçlık istemek zorunda kalan yenik bir adam. Çalışmayla arası serin, hasbî tembel. Öyle kalıplara girecek, hele Hacı Babasının dükkânında oturup müşteri bekleyecek sabrı hiç yoktur. Sıkılır. Aşk derdinden midir bilinmez aslında o her yerde sıkılır. Yeğenin dayanamayıp da “Dayı, sen neden dedemin dükkânında çalışmıyorsun?” sorusuna şöyle karşılık verir: “Ben, o dükkânda oturamıyorum. Sıkılıyorum, her yerde sıkılıyorum.”

Hikâyenin baş kahramanı Tahsin’in babasıyla arasındaki birinci çatışma noktası içki düşkünlüğü ise, ikincisi de tembelliğidir. Hacı baba, toplumsal yargıları hiçe sayan oğlundan utanır. Bu durum küçük yeğenin anlatımıyla şöyle yansıtılır:

“Çalışsın köpek,” diyordu; evde, dükkânda, sokakta, kahvede, cami avlusunda, her yerde bağıra bağıra söylüyordu. “İşte dükkân,” diyordu, “benim bir ayağım çukurda, gelsin sebat etsin. Ben ölünce kime kalacak?” “Sus,” diyordu anneannem, ele güne rezil etme oğlanı. Bizim bilmediğimiz bir derdi vardır, eskiden böyle miydi?” “Ne derdi varmış! Rezil olmuş olacağı kadar. İçki onda, serserilik onda… Kimselerin yüzüne bakamaz oldum. Hacı Amca, dedikleri zaman sanki benimle alay ediyorlarmış, hayırsız oğlumu kafama kakıyorlarmış gibi geliyor.”

Tahsin, öykünün hayata açılan başka pencerelerinde, kendisi gibi hiçbir baltaya sap olamamış arkadaşlar edinir. Tahsin’in kişiliğini ona hayran iki anlatıcıdan öğreniriz. İlki onu çok seven küçük yeğendir. İkincisi ise Tahsin gibi alkolik ve bitirim bir tip olan Ağır Abi’dir. Ağır Abi de Tahsin’in cömertliğine, mertliğine, delikanlı yanına, hatta yürüyüşünden gülüşüne (-ki Ağır Abi bu gülüşe bitiyor; ulan, diyor bu gülüş bir roman be!) hayrandır. Aslında Ağır Abi Tahsin’i anlatırken, aynı kaderi ve trajediyi paylaşan kendisini de, Kirpi’yi de en ince ayrıntısına kadar anlatmış olur.

Anlatılan kişiler o kadar canlıdır ki, sanki onlara bir meyhane önünde, bir bakkalda rastlayıverecekmişsiniz gibi gelir. 50.Yıl Parkına akın eden insanları balkondan seyrederken işte bu Tahsin’in ta kendisi dediğim olur. Babasıyla kavgalıdır. Kazara bakışları üzerine düşen bir ahu gözlüye tutulmuştur. İçinde büyüttüğü sevdasının karşılıksız olduğunu fark edemeyecek kadar saf gönüllüdür. Kendi kendine gelin güvey olur. Sevdiği kızın düğünü olurken bile karşılıksız sevgiyi kafasında yerli yerine oturtamaz, düğün dağıtır. Şu biraz dolgunca delikanlı Ağır Abi’dir. Vefakârlığın timsali gibidir. Değer verdiği insanlar için kendini feda etmeye hazırdır. Bakışları kıvılcım saçan dik saçlı delikanlıyı sorarsanız onun adı “Kirpi”dir. Sebep her neyse okulu kırmış gizli bir deha, keşfedilmemiş bir ressamdır. Hepsi de çok sıkılırlar. Eğlenmeye giderken bile yüzlerinden sıkıntılarını okuyabilirsiniz. İşte o zaman Cemil Kavukçu’nun içinizde kaşıdığı kabuk bağlamış bir yaranın kanadığını hissedersiniz. İçinizde söğüt dalları kırılıverir de düşecek yer bulamazlar.

Cemil Kavukçu’nun anlatımının özelliği budur. Bir trajediyi, onun trajedi olduğunu bile fark ettirmeden, konuşma üslûbu ile yazı üslûbunun arasında bir tonda anlatır. Anlatılanlardan tatlı bir haz duyarsınız. Abartısız anlatımında “yandım abi” basitliğine düşmez. Tıpkı iyileşmeye yüz tutmuş, kabuk bağlamış bir yarayı kaşıma zevkine benzer bir zevktir alınan haz. Satırlar, paragraflar, sayfalar ilerledikçe yaranın yavaş yavaş acı verdiğini hissedersiniz. Kitabı kapattığınızda boğazınızda bir düğüm oluşmuştur. Okuduklarınız içinizde tortu bırakır. Bu tortu sizi öyle kolay kolay terk edip gitmez. Hayatta karşılığını bulan kahramanlar, sizi etkileyen her neyse onu tekrarlayıp dururlar. Örneğin; sıkıntıdan söğüt dallarını kırıp kırıp taşların üzerine doğru atan Tahsin’i her anımsadığınızda içinizde söğüt dalları kırılır.

Cemil Kavukçu, yayın evlerinin ve dergilerin öykü türüne yüz vermediği dönemlerde bile ısrarla öykü üzerinde durmuştur. Birçok yazar esintiye uyarak romana geçerken o öyküye sadık kalmıştır. Bana, değerlendirmelerine ve sanat zevkinin inceliğine saygı duyduğum bir akademisyen dostum önermişti Kavukçu’yu. O zamanlar başka kitapları da olmasına rağmen, ne tesadüftür ki onunla tanışmam 1983 yılında basılmış “Pazar Güneşi” adını taşıyan ilk kitabıyla olmuştu. Oysa o tarihlerde 1987 yılında basılan ve Yaşar Nabi Nayır Öykü ödülüne layık görülen “Patika” adını taşıyan kitabı Varlık yayınları tarafından basılmıştı. Gerçi, ilk kitap olmanın bazı göreceli eksikliklerini taşıyor olsa da Pazar Güneş’i özgün bir öykücünün ayak seslerini duyuran bir kitaptır.

Yazarın ilk iki kitabından sonrakiler artık Can yayınları tarafından basılır. Bu kitaplar kronolojik sıraya göre şöyledir: 1990 Temmuz Suçlu. 1995 Uzak Noktalara Doğru. 1996 Bilinen Bir Sokakta Kaybolmak, 1997 (Roman) Dönüş, 1999 Dört Duvar Beş Pencere, 2001 Gemiler de Ağlarmış ve son kitabı 2003’te çıkan Başkasının Rüyaları.

Kavukçu, 1995’te yazdığı Uzak Noktalara Doğru adını taşıyan eseriyle 1996 Sait Faik Ödülünü almıştır. Son kitabı, Başkasının Rüyaları yazara Yazarlar Birliği Hikâye Ödülü’nü getirmiştir. Özellikle bu son ödül Kavukçu’nun ne kadar geniş bir okur kitlesi tarafından izlendiğinin ve sevilerek okunduğunun bir göstergesi olması bakımından önemlidir. 

Cemil Kavukçu’nun öyküleri okur kitlesinin dışında eleştirmenlerin de ilgisini çekmiş ve üzerinde çok şeyler söylenip yazılmıştır. Gerçekten de onun öyküleri kalıpçı inceleme metotlarıyla incelenemeyecek kadar karmaşık bir kurguya sahiptir. “Başkasının Rüyaları” adını taşıyan kitabında bu karmaşık yapı daha da girift bir hâl alır. Öncelikle kitabın adı karıştırır kafaları. “Rüyayı gören ‘başkası’ kimdir?” sorusu ister istemez zihnimizi meşgûl eder. Yazar, kitabına bu adı vermekle, kendisinin öykü kahramanları ile ilgisi olmadığını mı ifade etmeye çalışmıştır? Diğer bir söyleyişle, edebiyatın kurmaca bir dünya olduğunu, dolayısıyla yazarın hayatı ile hayalî öykülerin bire bir karşılığı olamayacağı gerçeğine mi vurgu yapmak istemiştir? Kitabın son iki cümlesinde bu sorulara kapalı da olsa cevap buluruz. Öykü yazarı ile eşi arasında şöyle bir konuşma geçer:

“Off!” dedi Nur, “Öykünün sonucunu böyle bağlarsan, herkes, oradaki adamın sen olduğunu düşünecek. Rüyalı öyküler, falan… Yapma bunu lütfen.”

“Nereden çıkarıyorsun,” dedim, onlar başkasının rüyaları.”

Tabiî ki bu diyalog da “başkasının kim olduğunu açıklamaya yetmiyor. Ancak Kavukçu, bir söyleşide “Başkası kim?” sorusuna şu cevabı veriyor: “… İçimdeki başka birisi benim adıma birtakım rüyalar görüyor, bunları yazıyor. Bunları yazdığı zaman, ben okur oluyorum ve onları okur gözüyle okuyorum, evet ben değilim ama bunları yine ben yazdım. Böyle tuhaf bir ilişki seziyorum. Bu kitaptaki öyküler biraz yazma serüveni de içeren öyküler oldu.”

Yazar, bu kitabında; yazar okur ilişkisine, yazarın yazı yazma anındaki ruh haline, beslendiği kaynaklara, öykünün (genel anlamda edebiyatın) kurmaca yanına, daha önemlisi öykülerin oluşma şekline; öykülerin kendi kurgusu içinde değinmelerde bulunuyor. Bunu yaparken de rüya ile gerçek arasındaki ince çizgide gidip geliyor.

Onun ilk öykü kitabından başlamak üzere, öykü kahramanları aracılığı ile öyküler arasında dikkat çekici bağlar kurduğunu biliyoruz. Ancak son kitabında yazar bu kurgulayışı daha ileri boyutlara taşıyarak, kimi öykülere, aynı olayların devamı ve aynı kahramanların anlatılması ile adeta başka başlık altında öykünün devamını yazıyor. Bunun en güzel örneğini “Ablam” öyküsü ile (kitabın üçüncü öyküsü) “Solgun” öyküsü arasında görüyoruz. (Dördüncü öykü)

“Ablam” öyküsü dar bir çevrede (Kasaba) geçiyor. Çocuğun bakış açısıyla Nam Kadir adındaki bir bıçkın delikanlı ile abla arasındaki masum sevgi anlatılır. Öyküde öne çıkan tema aile içi baskıdır. Babanın pederşahî tavrıyla tüm aileyi ezdiğini, ondan sonra da Abi’nin kardeşler üzerinde –özellikle abla- otorite kurduğunu görüyoruz. Anne, aile ortamında etkisiz eleman gibidir. Ailenin en küçüğü olduğu anlaşılan anlatıcı ile abla arasında, (ailenin en zayıf iki üyesi) duygusal bir kardeşlik dayanışması sergilenir.

Kitabın diğer öyküsü “Solgun”da olay yine anlatıcı kahraman (büyüyen küçük kardeş)ın gözlemleriyle verilir. Abla ile Nam Kadir’in evliliğine izin vermeyen Abi, ailenin namusunu korumak adına ablayı ağzından burnundan kan gelinceye kadar dövmüştür. İki sevgiliyi mutsuz etmiş, onların ümitlerini söndürmüştür. Abi evlenmiştir. Ablaya çok benzeyen bir kızı olmuştur. Abi, asi kızına söz geçiremez. Kız, adeta aileye hükmeder. Anlatıcı yazar uzun yıllardan sonra abisinin evine gelmiştir. Abisiyle aralarındaki soğukluk, sevgisizlik, yabancılaşma hâlâ devam etmektedir. Abla, hiç evlenmemiştir. Yaşlanmış, delirmiş ve pencereden atlayarak intihar etmiştir.

Hem, “Ablam” öyküsünde hem de “Solgun” adlı öyküde öykülerin bütününe sindirilmiş bir hüzün vardır. Birinci öykünün devamı olan “Solgun” öyküsünde hüzün tam bir trajedi havasına bürünmüştür. Çünkü öyküde yok yere harcanan, çürütülen, geleneklere feda edilmiş bir genç kızın hazin öyküsü söz konusudur. Böyle olmasına rağmen, “Ablam” öyküsünü okumadan “Solgun” da vurgulanan trajediyi hissetmek mümkün değildir.

Bu öykülerde dikkat edilmesi gereken –belki gözden kaçan- diğer bir özellik de genç kızın hayatını söndüren “Abi”nin dramıdır. Aslında o da geleneklere yenik düşmüş bir kurbandır. Amacı nedir? Ailenin namusuna sahip çıkmak, kız kardeşinin (kendine göre) uygunsuz davranışını engellemek. Bu, kişiler açısından bakıldığında haklı görülebilecek bir nedendir. Çünkü bireyler özellikle dar kasaba çevresinde toplumsal baskıyı enselerinde hissederler. Abi’nin kız kardeşini sınırlama girişimlerini bu bakış açısıyla doğru bir yere oturtabiliriz. Yoksa o, sebepsiz yere kız kardeşine zulmeden bir zorba değildir.

İki öykü arasında geçen zaman yirmi beş, otuz yıla yakındır. Bu süre içinde her şeyle birlikte anlayışlar, toplumsal yargılar da değişmiştir. Kız kardeşine tutuculuğunun bir sonucu olarak cehennem azabı yaşatan Abi, kızının isyankâr tavırlarına aynı sert tepkiyi vermez. Hatta, kızının tutumu karşısındaki acziyetini de açıkça itiraf eder. Bu durumda; “Abi”nin trajedisi de intihar eden ablanınkinden daha aşağı değildir. Bir kere kız kardeşinin intiharını kabullenemez. Bu tavır, gerçeklerden kaçarak vicdanını hafifletmeye çalışan hasta bir ruhun veya ızdıraplar içinde kıvranan bir ruh halinin ifadesidir. Anlatıcı yazar der ki:

“O durumda biri intiharı düşünemez ki,” diye mırıldandım.

“İntihar değil zaten,” dedi abim, “pencereyi kapı sandı herhalde. Düştüğünde saat kim bilir kaçtı. Müezzin sabah ezanını okumak için camiye giderken görmüş. Onu bulduğunda yaşamıyormuş artık.”

“Elinde bir çıkın tutuyormuş,” dedi Ebru, “Bir yere gitmek için hazırlanmış sanki.”

“Huzur içinde yatsın, mekanı cennet olsun,” dedi abimin karısı…”

“Amin,” dedi abim.

“Abime bakıyorum …elli bir yaşında. Ama altmışında gösteriyor.”

Abla, ister intihar etmiş olsun, isterse hastalığının etkisi ile Nam Kadir’e kaçtığını zannederek pencereden atlamış olsun, bu trajediye sebep abidir ve o da onun farkındadır. Belki olduğundan on yaş fazla gösteren erken çöküşün nedeni de bu farkındalıktır.

Her ne kadar Cemil Kavukçu, son kitabına “Başkasının Rüyaları” adını vererek 7.öyküyü ön plana çıkarmak istemişse de bence kitabın kilit öyküsü “Düğün”dür. Çünkü bu öykü, yazarın bütün yazarlık serüveninin adeta özeti gibidir. Kavukçu’nun diğer yedi öykü kitabında anlattığı kahramanları Abla ile Nam Kadir’in düğününde bir araya gelirler. Son derece şaşırtıcı, şaşırtıcı olduğu kadar da ilginç bir kurgudur bu. Biz biliyoruz ki, abi onların evlenmelerine izin vermemiş, abla yaşlanarak delirmiş ve intihar etmiştir.

Öyleyse bu düğün nereden çıkmıştır. Belki bu, uyanıkken görülen bir rüyadır. Belki de dünyanın çirkin yanına bir karşı koyuş, isyan… Yazar, -muhtemeldir ki,- anlattığı onca hüzünlü öykülere bir alternatif sunma gereği hissetmiş de olabilir. Neden ne olursa olsun yazar, öykü kahramanlarının acıklı maceraları ile üzdüğü okurun eline –belki- bir mendil verme, onu teselli etme gereği duyuyor. Çoğu trajik biçimde hayata veda eden kahramanları, neşeli bir düğünde capcanlı bir araya getiriyor. Kimler yok ki düğünde; Enis, Faruk, Vahit, Raci, Cemse, Ebru, Aslangöz, Tahsin…

Böyle bir kurgu edebiyatın kurmaca yanına da bir vurgu olabilir mi? Yani yazar bize şunu anlatmaya çalışıyor olabilir mi? “Ey okur, edebiyat kurmaca bir dünyayı yansıtır. Oradaki insanlar yazarın yarattığı hayali kişilerdir. Yazar onları istediği zaman öldürebilir. İsterse o dünyadaki ölüleri de diriltebilir. Oysa gerçek hayatın katılığı kurmaca dünyada yoktur. İnsanlar; okur, yazar, öykü kahramanları, kurmaca dünyanın özgürlüğünde ölüme bile hükmederler…” Kim bilir?

Cemil Kavukçu’nun öykücülüğünde dikkat çekmek istediğim diğer bir husus da karga motifidir. Onun öykülerinde kargalar, leit-motif gibi bazen gerçek olarak, bazen de sanrılı hayallemelerle yer alırlar. Araştırmacıların –belki psikanalizin edebiyata uygulanış yöntemi ile –konuya eğilmeleri faydalı sonuçlar verebilir.

Yazarın bütün kitapları gözden geçirildiğinde, öykülerin büyük çoğunluğu izleksel açıdan “içki-egemen” öykülerdir. Kavukçunun içki sorunlu kişileri çok iyi tanıdığı veya iyi gözlemlediği anlaşılıyor. Şunu rahatlıkla söylemek mümkün ki, kitapların en güzel öyküleri sorunlarını içki eksenli olarak ortaya koyan kahramanların anlatıldığı öykülerdir. Alkol, çoğu zaman kahramanların sorunlarının nedeni değil, sorunların yansıması, yani sonucu olarak karşımıza çıkar. Şu bildik şarkılardaki; “İçiyorsam sebebi var. Yarınımdan ümit mi var?” feryadının öyküye daha derinlikli olarak yansımış biçimi, entelektüel bakış açısıyla değerlendirilişinden başka bir şey değildir.

1999’da yayımlanan Dört Duvar Beş Pencere adını taşıyan kitabın en uzun öyküsü –ki kitaba adını vermiştir- en güzel öykülerden birisidir. Buradaki alkolik tipler çok başarılı biçimde anlatılmıştır. Tahsin, Ağır Abi, Kirpi her zaman hayatta karşılığını bulan trajik kişilerdir. 2001’de yayımlanan Gemiler de Ağlarmış adını taşıyan öykü  yine kitaba adını veren ve aynı zamanda bu eserin en uzun öyküsü olma özelliğine sahiptir. Adından da anlaşılacağı gibi öykü bir gemide geçiyor. Denizcilik zor, sabır isteyen sıkıcı bir iştir. Özgürlükleri kısıtlar. Âdeta “yüzen bir hapishane” dir. Gemideki öykü kişilerinin içmelerinin nedeni sıkıntıdan, bunalımlı ortamdan kaynaklanır.

2003’te yayımlanan “Başkasının Rüyaları” adını taşıyan son kitapta yine “alkolik” denilebilecek tipler karşımıza çıkar. Yazar, bu tipleri bir önceki kitabından biraz daha başarılı yansıtır. Bu kitabın “O Kadın Fatma Girik Değil” adını taşıyan öyküsündeki “Sefil” ile “Karga Vahit” alkol bağımlısı kişileridir. İki bağımlı; “Sefil” ile “Vahit”in içme nedenleri birbirinden çok farklılık gösterir. Vahit’in içmesine, kendisini kendi dünyasında mahkûm etmesine sebep “vicdan azabı”dır. Karga Vahit gençliğinde; - belediyenin dört karga bacağına bir fişek verdiği dönemlerde- karga bacaklarından bir cephanelik kuracak kadar çok karga öldürür.

“… elinde tüfeği olsun olmasın, büyük bir patırtıyla sürü halinde havalanıyorlar. O zaman herkes Vahit’in parka geldiğini anlıyor, bütün başlar kasıla kasıla kapıdan giren karga kasabına dönüyor. Öyle ki, ana-baba yavru ayrımı yapmıyor Vahit, ne bulursa harcıyor. Uçamayan yavruları köşeye kıstırıp –umarsız çığlıklarla tepesinde dönen karga sürüsünün gözleri önünde- yakalıyor ve düşünmeden kafalarını koparıyor, bacaklarını kırıp cebine atıyor…”

Fakat, karga avcısı Vahit’i değiştiren bir olay oluyor. Onu yazarın kaleminden okuyalım:

“Vahit evine dönerken sokakta yaralı bir karga görüyor. Kanadı kırılmış, uçamıyor. Kısmet ayağına gelmiş ya, seviniyor. Hayvan çaresiz, bir yandan kedilere karşı kendini korumaya çalışırken bir yandan da uçup kaçmak için çırpınıyor. Karşısında Vahit’i görünce bütün direnci kırılıyor. Teslim oluyor. Vahit kargayı alıyor, sol eliyle kanatlarını ve bacaklarını kavrıyor. Sağ eliyle kafasını tutacakken (öyle ya, tuttuğu gibi koparacak) tutamıyor. Tuhaf bir şey oluyor. Karganın açılıp kapanan gagası ve gözleri Vahit’i çarpıyor. Öyle derin, öyle anlamlı bakıyor ki karga, ne yapacağını bilemiyor. Başı dönüyor, duvarın dibine yığılıp kalıyor… İnatla, öfkeyle bütün ölülerin hesabını sorar gibi Vahit’e bakıyor…”

Söylenceye göre Vahit o günden sonra değişir, tüfeğini ve cephanesini dereye atar. Vahit olmaktan çıkıp bir kargaya benzediği söylenir.

Kavukçu işte başarıyı burada yakalıyor. Öykünün dar kalıpları içinde, vicdan burkulmalarını, birkaç paragraf içinde ustaca verme başarısına ulaşıyor. Yaptığı katliamı vicdanında hissetmeye başlayan Vahit, artık tam bir insan harabesidir. Onun için ne zamanın önemi kalmıştır ne de mekânın. O, teselliyi kadehlerin içinde arayan bir zavallıdır. Zamanı eritmeye çalışan bir karga edilgenliği ile içip durur.

Yazar, öykünün doruk noktasında, tam yerini bulan bir vuruş yapıp okuyucuyu sarstı derken, en az onun kadar kuvvetli ikinci vuruş geliyor; “Sefil”in sefilliği:

“… Hiç olmazsa senin kargaların var Vahit Abi, diyorum. Benim hiçbir şeyim yok. Beni hayata bağlayan ya da hayattan koparan anlaşılabilir bir nedenim yok. Keşke ciddî bir vicdan azabım olsa da ona tutunsam. Gel gör ki içiyorum. Şu karga heykeli bana bir şeyler söylüyor, ama anlamıyorum… Duyduğuma göre Vahit Abi, o yıllarda çok kötü rüyalar görüyormuşsun; seni kovalayan bulut gibi karga sürüleri, dile gelen, başını koparmaman için yalvaran yavrular… Neler neler Vahit Abi. Hatta, tüylerinin rengi ağarmış erkek bir karganın her gece rüyana girdiği ve anana sövdüğü yolunda söylentiler de var. Sonra ip kopuyor Vahit Abi; sen ve kargalar dışında hiçbir şey kalmıyor. Benim böyle bir olayım yok işte; rüya bile görmüyorum, biliyor musun… Başını koparıp attığın o kargalardan biriyim.”

Sefil, derdini bile tanımlamaktan uzak bir zavallı. Hayat karşısında bir şeyler hisseden ama hissettiklerini tanımlayamayan “başsız” bir adam. Sebepsizliğin içindeki sebeplerdir, “Sefil”i sefilliğe iten.

İki tutunamamış alkolik tip. İkisinin de içiş sebebi farklı. Acaba, Vahit; hayattaki her türlü duyarlılığa ulaşmış aydın bireyin temsilcisi olabilir mi? Sefil ise, sezdiği ama tanımlayamadığı yine aynı duyarlılıkların harcadığı halktan bir adamın sembolüdür, denilebilir mi? Yorumu zorlama olarak görenler olabilir ama yine de üzerinde durulmalıdır, diye düşünürüm.

Kavukçu’nun öykücülüğü için sanıyorum şu yargı yanlış olmaz: O, kahramanları veya olay örgüsünü ustaca kullanarak birbirine bağladığı öyküleri ile yoğunlaştırılmış roman tadında eserler sunuyor. Öyküleri müstakil birer eser olarak okuyabilirsiniz, bu size doyumsuz hazlar sunar. Eğer, öyküleri sırasını bozmadan okursanız –hatta kitaplarını yayımlanış sırasına göre okursanız- her bir öykü diğerinin etkisini katlayacak etkilerle devam eder. Her bir öykü sıradan olayları veya kişileri konu almasına rağmen fark edilemeyecek duyarlılıkları okuyucunun gözleri önüne hiç zorlanmadan seriverir.

Bundan sonra yazarın neler yazacağını herkes gibi ben de merak ediyorum. Son kitabı Başkasının Rüyaları’nda birinci öykü olarak yer alan “Rüya” adlı öyküde, tekneye doğru yüzen çocuk, rüyasına rüyalar ekleyecek mi, bilemiyorum. Eklerse, okurların sabırsızlıkla bekleyeceklerinden eminim.

Yine aynı kitabın “Öykü Şöyle Başlıyor” adını taşıyan son öyküsünde orta yaşlı bir adam, açıktaki kayığa doğru yüzüyor. Kayıktaki yüzü seçilmeyen kadın kürek çekiyor. “Rüzgârda dalgalanan saçları yüzünü kapadığından kadını tanımıyor. “ Öykü böyle bitiyor. Umarım Kavukçu yine uyanıkken rüyalar görmeye devam eder, gördüğü rüyaları bizlere anlatır ve hepimiz onun ince duyarlılıklarından yeni tatlar devşiririz.

 

 

İçindekiler

Editör

Başyazı

İstiklal Marşı Üzerine Birkaç Dikkat
Prof. Dr. Necat BİRİNCİ

Nevruz Bayramının Halkbilimsel Çözümlemesi
Doç.Dr. Özkul ÇOBANOĞLU

Yurdumuzda ve Orta Asya'da Nevruz Kutlamaları
İbrahim YURTOĞLU

Nevruz Güzellemesi
Süleyman ARPACI

Güneşin Çocuğu
Itır ALMIŞ

Tanzimattan Cumhuriyete Eğitimde Ödül ve Günümüz Eğitimi Açısından Bir Değerlendirme (1839-1923)
Prof. Dr. Yahya AKYÜZ

Ablam
Cemil KAVUKÇU

Cemil Kavukçu ile Öyküleri Üzerine
Şaban ÖZÜDOĞRU-Ethem BARAN

Cemil Kavukçu'nun Öyküleri
Şaban ÖZÜDOĞRU

Doğumunun 115.Yılında Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Selahattin ARSLAN

Davet
Zeliha YÜMSEK

Baharla Gelen Yaşama Sevinci
Dilek ÇİFTÇİ

Gül Mevsimi
Turabi ONAY

Pembe
Müberra ATEŞ

Yalnız Ağaç
Taner KARAHAN

Son Mevsim
İbrahim ERDEM

Bir Söz İklimi
Yücel DENİZ

Sevgi Çiçekleri
Necla AYDİL (MANT)

Karikatür
Enver BOLAT

Serzeniş
Esra GÜVEN

Sen
Ali ŞAHİN

Almatı, Hazan ve Ben
Mahmut YÜCELİ

Değinmeler
Selahattin ARSLAN

Karikatür
Hakkı USLU

Diğer Elektronik Yayınlar

[Tebliğler Dergisi][Milli Eğitim Dergisi]

 Ana Sayfa    | Eski Sayılar  |

Copyright © T.C. Milli Eğitim Bakanlığı  Yayımlar Dairesi Başkanlığı, 2000
URL: http://yayim.meb.gov.tr
 Yorum, öneri ve yazılarınızı bekliyoruz.
baae@meb.gov.tr