Selahattin ARSLAN
Ölümünden
yarım yüz yıl sonra bile hikâye dünyasında güncel bir
yazar, Sait Faik. Öyküleri bizimle birlikte yaşıyor fakat
bizimle birlikte yaşlanmıyor! Bu bakımdan da dünün, bugünün
ve yarının kuşaklarını, ayrı zamanlarda fakat aynı ilgi
odaklarında kucaklıyor.
Hem de hiçbir sanâtkarlık taslamadan… Büyük lâflar etme sevdasına kapılmadan
… İçimizden biri gibi; yalın yalıncık, aynı mahallede,
aynı sokakta dahası aynı sofrada oturuyormuşuz kadar bizden…
Tut ki hikâye yazmamış da söyleşmiş bizimle, içini boşaltmış…
Kalemindeki eksilmeyen tutku, varsa yoksa insan… Lüzumlu
lüzumsuz, suçlu suçsuz, güçlü güçsüz, günahıyla, sevabıyla,
sıradan; tanıyınca hiç mi hiç şaşırmadığımız insan işte:
“Hava, elektrikler, şehir beni sarhoş ediyordu. İnsanlar,
beni bir mıknatıs hızıyla kendilerine çekiyorlardı. Dünyayı
ve şehri riyasız kucaklamak istiyordum.”(1) diyen sevgi
sarhoşu bir yürek.
Yunus gönüllü bir Sait Faik işte. Yoksa “Yalnızlık dünyayı doldurmuş.
Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey…. “ (2) diyebilir
miydi başka türlü. Ya da “Türk Ülkesi” adlı öyküsünde
bütün bir Türk tarihini abartısız, derin, sanki bir insanlık
borcu gibi ve hepimizin yerine ve hepimizin koluyla kanadıyla
kucaklayabilir miydi?
Sait
Faik’in öykülerinde, nereden bakarsanız bakın, günlük
insan boyutunun özlemlerini, yalnızlıklarını, dostluklarını
buluyorsunuz. Bir kelimeyle onun kaleminde insan, mutluluğun
peşinde. İnsanın içine türküler doğsun yeter ki …
Bu türkülerin hangi dağlardan, hangi âşıklardan, hangi
sazlardan geldiği hiç önemli değil. Bu konuda, ayrımcı,
tekelci, belirleyici, sınır koyucu düşünmüyor.
Sözgelimi, “Hişt, Hişt!” adlı öyküsünde
kendine mutluluk getiren “hişt” sesinin nereden ve nasıl geldiğini
bir türlü kestiremiyor. Bu kestiremeyiş, umurunda da olmuyor
zaten. Öykü şu cümlelerle bitiyor:
“Nereden gelirse gelsin; dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan,
ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin!
Bir hişt hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın
çiçekler, böcekler, insanoğulları…”
İnsanı öne çıkaran ve ona bütün olarak bakan bir yazarda, ayrıca çok belirgin
bir çocuk veya kadın sorunu için yazılmış öykü bulmak söz
konusu olamıyor. Sait Faik’in öykülerinde çocuk sorunu yok,
çocuk motifi var. Genelde bunlar, on, on iki yaş çocukları.
Hiç kuşkusuz Abasıyanık da her yazar/insan gibi çocukluğunu
hasretle anımsıyor:
“Perdeyi sıyırıp karın hâlâ yağıp yağmadığını,yarın sabah mektebe giderken
içleri al yeni lâstiklerimle karları gıcırdatıp gıcırdatamayacağımı
düşündüğüm çocukluk günlerimden kalma bu sevinci nereye asmalı;
iki baş sarmısak bir nazar boncuğu ile.
Sonra kızılcık ağacının dibine kuş yemi, darı, mısır, buğday atılacak,
evden bir elek getirilecek(…), sac sobanın üstünde kuruyan
mandalina kabuğunu sıcak sıcak ağza atıp pencere kenarında,
kapana girecek serçe beklenecek…
Hey zavallı, saf çocukluk! Şimdi sen bile yoksun, sesin o kadar uzaklardan
geliyor ki…” (3)
Sait Faik, İpekli Mendil ve Uyuz Hastalığı Arkasından Hayal adlı
öykülerinde biraz daha boyutlu işliyor çocuğu… Ancak bu öykülerde
çocuklar, pek de çocuk değil, on, on üç yaş çizgisinde.
“İpekli Mendil”deki çocuk yeni yeni sevdalanmış daha…
Sevdiğine yadigâr olarak verecek bir ipekli mendil edinme
çabasında. Bunun için ipek fabrikasına giriyor. Oradan bir
mendil elde ediyor da… İşe bak ki tam bu sırada, olanlar da
oluyor:
“Oydu, yavaşça pencereden sıyrıldı. Benim önümden geçerken, gözlerimi kapadım,
dolaplar karıştırdı. İstifleri uzun müddet alantalan etti.
Sesimi çıkarmadım. Doğrusu bu cesarete karşı bütün malı alıp
gitseydi, sesimi çıkarmayacaktım.
(…)
Halbuki o, yine geldiği gibi bomboş, sessiz sedasız pencereden sıyrılıp
gitti. Bu anda da bir dal çıtırtısı işittim. Düşmüştü. Aşağıya
indiğim zaman, başına kapıcı ile beraber birkaç kişi birikmişlerdi.
Ölmek üzereydi. Sımsıkı kapalı yumruğunu kapıcı açtı. Bu avcun içinden
bir ipekli mendil su gibi fışkırdı…” (4)
Sait Faik, bu tür öykülerinde kimseye bir ders vermiyor. Öyle bir çabası
yok. Fakat sizin içiniz sızlıyor ve siz, ergin yaş çocuklarına
daha anlayışlı olmak gerektiğini kendiliğinizden sezinliyorsunuz.
Yazar,
“Uyuz Hastalığı Arkasından Hayal” öyküsüyle çocuğa
bir adım daha yaklaşıyor. Ancak, ortaya konulan tez, çocuğa
acıma ve yardım etme sınırını aşmıyor:
“Uyuzluya, bir sinemanın kapısında rastladım. Ayakları çıplaktı. (…) Bu
çocuğu nereden tanıyorum? Bilmem… Belki de hiçbir yerden…
Belki de her yerden… Sokakta böyle çocuklar yüzlerce; bir
iki değil…
Uyuzlunun gözleri bendeydi; hatta bir tanesine aşina bir şekilde kırptı.
Surat astım. Ne yalan söyleyeyim, bu kadar sefil olduğu için
yüzümü buruşturdum. (…) O, aldırmadı güldü.”
Yazar, dilenen çocuğa para veriyor:
“Eline düşen çeyreğe baktı. Yüzünü kaldırdı. İşte orada, o elâ gözlerin
içinde, insanları olduğu gibi değil, olacakları gibi sev,
diyen adamın âdeta fikrini okudum.”
Daha sonra yazar, uyuzlu çocuğu kurtarmak için bazı önlemler hayal eder:
“Elli kuruşluk bir kükürtlü ilâcın yarısı, tamamdı…
Bir insan o akşam sinemaya gitmemeyi düşünse…(…) Şişman Madam, bilet almayıverse,
bu çocuk üç gün içinde piru pak olurdu.
Bir ses, bana:
-
Sen o parayı verebilirdin, diyor,
(…) O parayı versem, o yerdi. O uyuzla, yalancı bir saadet dünyası içindeydi.”
Sonunda, çözümü kadınlardan bekler:
“Bir kadın, bu çocuğu alıp eve götürüyor, uyuz merhemi sürüyor, üç beş
gün evinde tutuyor, sonra isterse yine mikrobun kaynadığı
sokağa onu tertemiz bırakıyor.
Doğru, yalnız hayalle geçiniyorum, ben yalnız hayal kuruyorum”
Sait Faik, görüldüğü gibi sorunlara çözüm arayan bir yazar olmadığını kendisi
de “Ben, yalnız hayal kuruyorum.” diyerek vurguluyor.
Sait Faik’in böyle baş kişisi
çocuk olan başka hikâyeleri yok gibi. Bazı hikâyelerinde birkaç
paragraf veya birkaç satırla çocuktan söz ediyor. Bu öykülerinde
çocuklara kısa portreler çiziyor ve onları bilinen özellikleriyle
hikâyeye sokuyor:
“Dediğim köy evine vardığımız zaman, atlarımızı ufak, oya gibi bir köy
çocuğu aldı. Kasketinin kenarına sokulmuş karanfile baktığımı
sandığı için, çiçeği bana verdi. Halbuki ben onun, ıslak saman
rengindeki gözlerine, yüzünün aynı renkteki derisine bakmıştım.”
(5) Ne ki şehre gelince, iş değişir. Çocuklar, sefaletle birlikte
verilmeye başlar. Bu, bir küfeci çocuk da olabilir:
“Kirli, soluk yanaklarına, çıplak ayaklarına merhametli değil, sevgi ile
baktım. (…) Onu kucaklamak, köşedeki kunduracıdan ona bir
lâstik ayakkabı… bir beyaz keten pantolon almak arzusuyla
duydum.” (6)
Fakat, onun çocukları onurludur da … Çocuk ayakkabı ve pantolon istemeyince
ona paraca yardım eder:
“Bununla beraber, yirmi beş kuruş çıkarıp verdim, yürüdüm. Arkamdan koşup
iade etti. Yüzünü görmedim fakat elleri kararlı idi.”
Kimi kez, karşımıza çıkan çocuk çıraktır:
“Bir sabah çocuk çıkagelir, “Ahmet Ağabey, Merhaba!” derdi. “Merhaba!”
derdi Ahmet. Çocuk, hiçbir şey konuşmadan, fincanları leğenin
içindeki siyah sudan bembeyaz çıkarır. Rengi kirden kapkara
olmuş bir peşkirle ovalaya ovalaya silerdi.”(7)
“Sarnıç” adlı öyküsünde çocuklar değişse de çocukluğun hiç değişmediğini
ne kadar doğal ve içtenlikle anlatır:
“Seneler böyle geçtiği hâlde, aynı sarışın, esmer ayakları çıplak çocuklar,
hiç büyümeden aynı servi ağaçlarına tırmanmaya çalışıyorlar,
aynı ölülerin taşları arkasında saklambaç oynuyorlardı.”
İşte tüyler ürpertici bir başka saptama:
“Bu mahallede çocukların bazen başparmakları yoktu. Bu, çok hususi bir
sanata şimdiden alışmaları için mahalle operatörleri tarafından
yapılan bir ameliyat neticesiydi. Bazı çocukların da ayakları
yoktu. Topuğundan, bileğinden, baldırından ve kasığından itibaren
kopmuş ayaklı, mavi gözlü, koşamamaktan doğan kinlerini tekrar
tramvay ve otobüslerden alan çocuklar.” (8)
Sait Faik, sanat anlayışı gereği bu saptamasıyla, akıl vermiyor, boyundan
büyük işlere karışmıyor ama iyi bir ayna tutuyor, daha ne
yapsın? Bunlar, çocuklarımızın, dünden güne taşıdığımız ve
yarınlara uzanmasını dilemediğimiz sorunlarıdır aslında.
Sonra geliyoruz eğitime… Yazar, Köy Hocası ile Sığırtmaç adlı
öyküsünde, çocuk yaştaki sığırtmaçtan şöyle söz ediyor:
“Sığırtmaç, öksüz ve yetimdi. Hangi samanlıkta yattığını bilmiyordum. (…)
Yakalayıp, akşam üstleri köy kahvesinde bir saatçik ona ders
verebilmek için bütün yaz uğraşmıştım.”
Sait Faik, çocuk hikâyecisi değildir. Onda çocuk, doğal hayatın akışında
var olduğu kadar vardır. Bunlardan fazla olarak şunu da söyleyebiliriz.
Yazar, yeri geldiğinde çocuğu anlatmaktan özel olarak hoşlanıyor.
Çoğu, kendi çocukluğundan yola çıkarak onların portresine
kolay ulaşıyoruz. Çizdiği renkli, ilginç, çarpıcı çocuk tiplemelerinin
, okuyucunun belleğinde uzun süre yaşaması, bir gün bir vitrinin
köşesinde beyaz bir ipek mendil gördüğünde usunun hemen “İpekli
Mendil” hikâyesine gidivermesi bundandır. Böyle olmasında
da şaşılası bir şey yoktur. Çünkü çocuk bu, çocukluk işte…
Her insanın ilk göz ağrısı, başından geçen ilk macerası, kırk
gün kırk gece düğün yaptığı ilk ve son fantezisi…
Sözün kısası, bağsız ve koşulsuz eskilerin deyişiyle “pür azade” yaşanılması
bir hak olan çocukluk…
Yaşanılması yüzde beş yüz gereken bu çocukluğun Sait Faik de dışında kalamazdı
zaten. Yoksa işin sonunda bir gün Cahit Sıtkı gibi;
“Ah o kaderini bilmediğim günler,
Koklamadan attığım
gül demeti…
Sularını sebil
ettiğim çeşme,
Eserken yelken
açmadığım rüzgâr!”
diye diye yakınmak da vardır. Uzun söze ne hacet, Orhan Seyfi Orhon’un
romanına koyduğu ad gibi, her birimiz, hâlâ ve hâlâ birer
“Çocuk Adam”lar değil miyiz?
(1)
Şehri Unutan Adam öyküsü
(2)
Alemdağ’da Var Bir Yılan
(3)
Kış Akşamı, Maşa ve Sandalye
(4)
İpekli Mendil
(5)
Babanın İkinci Evi
(6)
Şehri Unutan Adam
(7)
Garson
(8)
Kalorifer ve Bahar