Çağrı GÜREL
Şair Nedim İlköğretim Okulu Öğretmeni
Mamak / ANKARA
Fotoğraf, çocukların. Bir şekilde onları çekmeye çalıştık Ankara’da. Elimizden
geldiğince...
Makinenin karşısına geçip durdu her biri. Bir şeyler söylemeye çalıştılar
tebessümleriyle. Belki de biz, onları anlamadığımızdan
sürekli sorduk. Cevap verdiler dillerinin döndüğünce...
İşte bu ahalinin çocuklarının bir kısmı burada, bu sayfalarda. Dediğimiz
gibi: Fotoğraflarını çekmeye çalıştık. Ama renkler aldı götürdü
bizi onların rüyalarına.
Herbirinin derdi başka bir dert
üzerine kurulu. Şehir bütün benliğiyle örtüyor üstlerini.
Zaten biz şehir ahalisinin üstü çizilmiş kişileri ve üstün
olmak şanı bize yakıştığından , unuturuz elimizden geldiği
kadar sizi, daha doğrusu kendimizi...
Bir şekilde hatırlarız sizleri,
acırız halinize, asıl acınması gerekli olanın bizler olduğunu
bile bile...
Bazen bu sayfalara çiziktiririz sizleri, sizin için öneriler sunarız, hoş
kelâmlar eyleriz, ama ne yazık ki o söylediklerimiz veya
söylemeye çalıştıklarımız orada asılı durur. O levhaya,
o yazıya, o yazıtlara artık dönüp bakmayız bile. Yapmış
olmak önemlidir, sadece “dedim, yaptım” deriz. Ama sizler
orada burada ve her yerde durursunuz ve biz yanınızdan
geçip gideriz.
Biz gideriz ve siz kalırsınız, siz olursunuz, siz bir olursunuz, birbirinizi
tanırsınız, gece yastığa başınızı koymadan dua edersiniz
sokakta kalan, soğukta donan, savaşta evsiz barksız kalan
kardeşleriniz için.
Günlerden bir gün gelir ve
o günün diğer günlerden hiç mi hiç farkı yoktur. Bir amca
gelir ve size, bir dergi için, çocuklarla ilgili özel
bir sayı hazırladıklarını, sizinle röportaj yapmak istediğini
söyler ve siz en açık yüreğinizle sorulanları cevaplarsınız.
Fakat bilirsiniz; bunun da sizin dünyanıza fazla bir katkı
sağlamayacağını.
Amcanın sorularını sorular kovalar. Masanın üzerinde de bir lâmba.
- Bu ne amca?
- Bu lâmba, farzedinki Alâeddin’in
Sihirli Lâmbası. Bilir misiniz o masalı? Hani lâmbadan bir
cin çıkar ve “ dile benden, ne dilersen dile” diye sorar.
- Biz dileyemeyiz ki!
- Neden?
-
Lâmba Alâeddin’in...
-
Diyelim ki sizin...
-
Kaybetmiş mi Alâeddin?
-
...
-
E peki ne diyelim, deneyelim.
“ Masa da masaymış ha!” *
Lâmba da lâmba...
Siz sorulanlara yetiştirirsiniz ve dileğinizi belirtirsiniz cin efendiye.
Alâeddin’in Sihirli Lâmbası, masanın üzerinde kısa bir süre
de olsa sizindir ve lâmbadan cin çıkar ve “dile benden, ne
dilersen dile ey hafta sonlarını simit satarak geçiren Kasım!
” diye sorar. Kasım: “ Bir evimiz olsun da ne olursa olsun.”
Yanında gece yarılarına kadar sokaklarda dilenen, mendil satan, boyacılık
yapan, bu işleri yaparken de bir köşeye çekilip öğretmeninin
verdiği ödevi bitirmeye çalışan Nurten’i görür gözleriniz.
Ona yöneltilir soru, ne dilenilir ki şu hayatta paradan başka
onun için. İstemek, dilemek parayla eş anlamlıdır. Öyle mi?
-
Şimdi eve gitmek isterdim, ninem ilerde... Babam askerde,
annem kardeşimle bizi bekliyor.
-
Neden eve gitmek?
-
Ödevlerim var...
“SIFIR
Hayat Bilgisi dersini öğrenemedim
Hocam
Cereyanlar kesikti oturdum şiir
yazdım
Oturdum şiir yaşadım içim kanadı
Hocam
......
Sabah kalktım mahalle ışıl ışıl
Meğer bizim hanede sigorta atmış
Hocam” **
-
Tatlı yer misin şu tatlıcıdan, hangisini istersen?
-
Hangisini mi?
-
Evet, canın hangisini istiyorsa.
-
Para versen...
-
Tatlı yesen...
Kaşkül ister, birkaç kaşık alır,
yiyemediğini, karnının ağrıdığını söyler ve sağol diyerek
Kızılay’ın kalabalığı içerisinde kaybolur.
Aradan beş dakika geçmez ki Nurten tekrar görünür. Yanında bir başka çocuk
daha vardır. “Abi, yiyemediğim tatlıyı bu yesin mi?”
Gece soğuk ve pusludur...
Lâmba bu defa hastane masasında. Ankara Devlet Hastanesi İlköğretim Okulu.
Hastanede
okul, 24 mevcutlu. Ama mevcut bir azalıp bir çoğalıyor.
Kimi sınıfta, kimi yatağında... Memleketini, sınıflarını,
sıralarını bırakarak gelmişler ve iyileşip tekrar boş
bekleyen sıralarına dönmek için bir sınıfa doluşmuşlar.
Lâmba yine iş başında.
Fatih; Aksaray’dan. İyileşmek istiyor her hasta gibi, “Polis olmak, bir
şey istemem okumaktan başka...”
Ankara’dan Simge. İkinci sınıf. “Tabiî ki iyi olmak, okuluma kavuşmak,
öğretmen olmak.”
Yine Ankara’dan Ayşegül. Okulu
pencereden bakıp tarif edilecek kadar yakın. “Oynaya oynaya
gitsem bir gün okuluma.”
Okan Ordu’dan getirilmiş Ankara’ya. Üçüncü sınıf.
Ordu Yetiştirme Yurdu Çocuklarını biliyor mu acaba?
“Burası Ordu
Yetiştirme Yurdu
Birer acılı türküyüz
Odalar dolusu.” ***
Polis olmak, güvercin olup uçmak Okan’ın istekleri sıra sıra...” Hiç hasta
olmamak, derslerine rahat çalışmak. “
Çankırı’dan Ayşe. İsteği, dileği diğerleriyle aynı. İleride hemşire olmak
istiyor. Annem geçenlerde: “Hemşireler melek gibi, değil mi
kızım?” dedi.
Cüneyt yatağından kalkamıyor. Biz varıyoruz onun yanına. Futbolcu olamazsa
doktor olmayı düşünüyor.
- Kötü duruma düşmemek, zorluğa girmemek benim isteğim.
-
Kötü durum ne demek ? diye sorulunca.
- Boşluğa ve borçlara girmemek
-
Hasta olmak kötü durum mu?
-
Evet...
Siteler”deyiz. Mobilyacı çocukları
arıyoruz. Fakat çırak kalmamış. Sekiz yıllık eğitimin ardından
çıraklığın öldüğünü söylüyor Mahmut Usta. Bir simitçi çocukla
karşılaşıyoruz. İsmi Fatih. Sabah simit satıyor, öğleden sonra
okuluna gidiyor.
Zamir ise belki de bu sitenin
en küçük çırağı. Maddî durumu kötü olduğundan sekizinci snıftan
terk etmiş sırasını. “Çok şey dilerdim ama en başta, abim
saz dükkanı açacak, yardım ederdim abime param olsa.” Simitçi
Fatih’e tavsiyelerde bulunmayı da ihmal etmiyor. “Fatih, okuldan
çıkıp sitelere gelme, okulun kıymetini bil, oku adam ol.”
- Neden okumak istiyorsun ki? Memlekette o kadar okuyan insan var. Marangoz
ustası olmak kötü mü?
- Yok da, kendi işini yaparsan, usta olursan o zaman başka.
Bu kadar da değil tabiî ki. Bu
kadar değil Ankara. Memleketimizin, çocuk fotoğraflarıyla
sınanınca-pek farkı yok diyebiliriz güneyiyle kuzeyi, doğusuyla
batısı arasında. Nice çocuklar gelip geçiyor masal dünyasını
yaşayamadığı memleketinden. Bıyıkları terlemeye başlıyor her
birinin, hayat bilgisi dersini öğrenemeden. Ellerinde boya
sandığı, tiner, simit tepsisi, dersane kitapları, mendil,
okul çantası ve beslenmesi, futbol topu ve malzemesi, döner,
pizza... Düşlerinde masal ülkesi.
Bakın İşte Mert.
Nice çocuklar gibi o da hafta sonunu iple çekenlerden. Anne babalarıyla
olacaklar çünkü. Kızılay’a gidecekler. Alış veriş yapacaklar,
pizza döner yiyecekler karşı karşıya...
Ama çocuk her yerde çocuk. Siz
onun döneri iştahla yediğine bakmayın. Düğümleniyor lokmalar
boğazında. “ Zengin olmak isterdim, zengin olunca fakir çocuklara
yardım etmek isterdim...”
Halit ise astronot olmak istiyor. Hafta sonlarını satranç dersi alarak
geçiriyor.
En
son gelelim okuyan çocuklara. Muhammet Fatih ve Halil
İbrahim. Bizim Simitçi Kasım’la okul arkadaşları, Karagözcü
olmaya merak salmışlar bu ara.
-
Merhaba Karagözüm.
-
Merhaba Hacivat.
-
Nasılsın Karagözüm.
-
Sağolasın iki gözüm.
-
Karagözüm sen bilir misin Alâeddin’in Sihirli Lâmbasını?
-
Kasap Alâeddin’in ne lâmbası?
-
Hayır Karagözüm. Masal bu masal. Hani bir lâmba vardır. İçinde
de bir cin vardır. Cin lâmbadan çıkar ve Alâeddin ’e ne dileği
varsa sorar. Bilir misin bunu Karagöz Amca?
-
Olmayacak duaya “Amin” denir mi Hacı cavcav Amca?
Küt!
*Edip CANSEVER
** Cengiz COŞKUN
***Gökhan AKÇİÇEK