Şaban ÖZÜDOĞRU
Son yüzyılın en önemli buluşlarından
birisi kuşkusuz ki, o zamana kadar sadece kâğıt üzerine aktarılabilen
görüntünün hareketli hâle getirilmesidir. Bu teknolojik buluş,
insanın kendisini ifade edebileceği yeni bir iletişim şeklini
ortaya çıkarmıştır. Üstün nitelikli kameralar ve geliştirilen
görüntüleme teknikleri gerçek hayatın bire bir sanal dünyaya
aktarılabileceğini ortaya koymuş, böylece tiyatroya rakip
yeni bir sanat dalı; yani sinema doğmuştur.
Yazılı eserlerin bir bir sinemaya aktarılması bu yeni sanat dalının sadece
tiyatroya değil, basılı eserlere de rakip olabileceğini düşündürmüştür.
Kitaplarda sayfalarca uzayan tasvirler artık kameraların doğanın
anlatılması gereken bölümüne doğrultulması ile kolayca görüntülenebiliyordu.
Yazılı eserlerin görüntülü ve sesli olarak perdeye yansıtılması
geniş kitlelerin edebî eserlerle daha kolay buluşmasını sağlamıştır
denilebilir. Bu yeni sanat dalı seyirciyi eğitmekle kalmıyor,
aynı zamanda hoşça zaman geçirilen bir eğlence aracı olarak
insanlara ayrı bir zevk veriyordu. Öyleyse artık kütüphaneleri
süsleyen cilt cilt yazılı eserlerin pabucu dama mı atılıyordu?
Zamanla bunun böyle olmadığı, yani sinemanın yeni bir iletişim aracı olduğu,
yeni bir anlatım biçimi olarak varlığını hissettirdiği fakat
yazılı eserlerin yerini tam anlamıyla alamayacağı kısa sürede
anlaşıldı. Söz gelimi, kameralar sayfalar boyu tasvir edilebilecek
bir görüntüyü anında sahneye aktarabiliyordu ama insanın iç
dünyasına ilişkin kitap sayfalarında yapılan ruh çözümlemeleri
görüntüleme ile bire bir sahneye yansıtılamıyordu. Derin ruh
burkulmalarını aktörün jest ve mimikleri ile anlatabilmekten
başka çaresi yoktu ki, bu anlatım biçimi kitaba göre çok çok
yetersiz kalıyordu.
Sonra sinema izleyicisinin ve kitap okuyucusunun iletişime girdikleri bu
sanat dalları karşısında aldıkları tavır sorgulanmaya başlandı.
Sinema izleyicisinin zihinsel faaliyetler bakımından kitap
okuyucusuna göre daha edilgen bir tavır içinde olduğu yavaş
yavaş benimsenir oldu. Kitap okuyucusu, tasvir edilen görüntüyü
hayalinde canlandırmak zorundaydı. Bu durum yazarla birlikte
okuyucunun da üretime katılmasını gerekli kılıyordu. Ruh çözümlemelerinde
ve yazar tarafından iletilen her türlü mesajın yorumlanmasında
da okurun etkin bir rol alması gerekiyordu. Başka bir deyişle,
okurun aldığı her türlü mesaj kendisinde var olan birikimle
yorumlanıp yeni bir senteze tabi tutularak benimseniyordu.
Yani, her edebî eser okur tarafından yorumlanırken âdeta yeniden
yazılıyordu.
Oysa sinema, izleyicisine her
şeyi hazır sunuyordu. Bir kere görüntü ortadaydı ve izleyici
görüntüyü canlandırmak, hayal kurmak zorunda değildi. Yönetmenin
bakış açısı, olayları yorumlayış biçimi net biçimde belliydi
ve çoğu zaman izleyicinin farklı yorumlar için çaba sarf etmesine
gerek yoktu. Yani izleyici -bazı istisnalar dışında- tamamen
pasif bir alıcı durumundaydı. İzleyici bir anlamda yönetmenin
bakış açısıyla yetiniyordu.
Klâsikleri daha önceden okuyan kaç sinema izleyicisi hayal kırıklığına
uğramamıştır. Victor Hugo’nun meşhur Sefiller romanı ilk gençlik
yıllarımda okuduğum klâsiklerdendi. Bu eseri sinemada izlediğim
zaman sonuç benim için tam bir hayal kırıklığı olmuştu. Çünkü
kahramanların yorumlanış biçimi benim hayalimde canlandırdığım
ve yorumladığım kahramanlara hiç benzemiyordu. Aynı eserin
–çizgi filmleri de dahil- birkaç sinemaya uyarlanışını izledim.
Hiçbirisi bana kitabı okuduğum andaki hazzı veremedi.
Değişen dünya, çocuklarımıza yeni teknolojik imkânlar sundu. Otuz kırk
yıl önce bir varmış bir yokmuş masalları ile büyüyen çocuklar
artık bu gereksinimini –çok erken yaşlardan başlamak üzere-
çizgi filmlerle karşılamaya çalışıyorlar. Elbette, masalların
büyülü dünyaya karışarak kaybolup gittiğini söyleyecek değiliz.
Aksine kitapçı raflarını sayısız masal kitapları süslüyor.
Çocuklarımız o kitapları alıp okuyorlar. Ne ki, nineler torunlarına,
anneler ve babalar çocuklarına artık eskisi gibi uzun kış
gecelerinde masal anlatmıyorlar. Çocuklarımız her ne kadar
masal okusalar da, birçok çocuğa çizgi film seyretmenin masal
okumaktan daha cazip geldiği tartışma kabûl etmez bir gerçektir.
Masalların tahtını çizgi filmlere veya masalımsı sinema filmlerine bırakmasının
çocukların ruhsal gelişimine etkileri üzerinde kesin tespitler
yapmak şüphesiz ki araştırmacıların işidir. Ancak, kendi çocukluğumuzdan
ve sinema ile yüz yüze masal anlatmanın üzerimizdeki psikolojik
etkilerinden yola çıkarak öznel görüşlerimizi sıralamamız
mümkündür.
Öncelikle masal anlatan kişi ile çocuk arasında sıcak bir iletişim kurulur.
Bu iletişimin temeli karşılıklı sevgiye dayanır. Masal anlatma
hem büyükler hem de çocuklar açısından bir rahatlama aracıdır.
Masal anı birlikte hoşça geçirilen bir zaman dilimidir. Masalın
yerine seyredilen, yine masallardan yola çıkılarak hazırlanmış
çizgi filmler neticede mekanik bir teknoloji ürünü araçtan
izlenir. Bu, çocuğun çevresindeki insanlardan kısa bir süre
için de olsa kopması demektir.
Diğer taraftan, çocuğun okuduğu veya dinlediği masallarda bütün zihinsel
faaliyetleri harekete geçmek zorundadır. Çünkü burada, çizgi
filmlerde olduğu gibi çocuk edilgen değildir. Kendisine anlatıcı
tarafından iletilen mesajları yorumlayarak hayal dünyasında
canlandırmak zorundadır. Böylece düşünen, hayal eden, daha
da önemlisi masal aleminde kendine göre bir dünya kurmaya
çalışan çocuk vardır karşımızda. Bu yönüyle sözcükleri (mesajları)
yorumlamaya çalışması bile çocuğun üretken bir çaba içine
girdiğinin göstergesidir.
Mitoloji, destan, efsane ve masal gibi halk edebiyatı verimlerinin kökeni
insanın ilkel dönemlerine kadar uzanıyor. İnsanoğlunun bilimde
ve diğer kültürel alanlarda gösterdiği baş döndürücü gelişmeler
bu verimlere olan ihtiyacı azaltmamıştır. Bu anonim ürünler,
şekil değiştirip yeni kalıplara girerek varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Mitolojide, destanda ve efsanede en belirgin özellik olayların
olağanüstü biçimlerde gelişmesidir. Gelişen olayların kahramanları
da buna bağlı olarak olağanüstüdür. Mitolojide, destanda ve
efsanede geçen olağanüstülüklere hem anlatıcısı hem de dinleyicisi
inanır. Onların gerçek olup olmadıklarını çoğu zaman ne anlatıcı
ne de dinleyici sorgular.
Cinleri, perileri, devleri, Kafdağı….
gibi unsurları ile masal türü de bu olağanüstülüğe eşlik eder.
Ancak, diğer türlerdeki “inanma” unsuru masalda yoktur. Aksine,
masalın girişi kabul edilen tekerleme bölümünde masal anlatıcısı,
dinleyene anlatacağı masalın gerçeklerle ilgisi olmadığını
açık açık söyler. Örneğin şu tekerlemelerde olduğu gibi; “Bir
varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde,
develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini
tıngır mıngır sallar iken…” veya; “… Az gittik, uz gittik,
dere tepe düz gittik, altı ay bir güz gittik. Bir de baktık
ki bir arpa boyu yol almışız…”
Tekerleme, anlatıcı ile dinleyici arasında gizli bir sözleşme gibidir.
Anlatacı, masalın gerçek olmadığını kafiyeli hoş sözlerle
anlatır, dinleyici de bunu kabul eder.
Masaldan hareket edilerek hazırlanmış olsa bile, çizgi filmlerle masalların
ayrıldığı önemli noktalardan birisi de çizgi filmlerde bu
kurmaca dünyaya işaret edilmemesidir. Çocuklar; devasa yaratıklarla
dolu, istediği zaman uçabilen, uçamasa bile onlarca metre
sıçrayabilen kahramanları hangi bakış açısıyla izliyor acaba?
Mitoloji, destan veya efsane mantığı ile mi, yoksa masal mantığı
ile mi?
Çocuğun çizgi film kahramanları
ile özdeşleştiği, hatta ona özendiği bir gerçek. Muhtemelen
çocukların çoğunluğu, filmlerin sanal bir dünyayı yansıttığının
ayırdına varabiliyorlar. Ancak, basında çıkan üçüncü sayfa
haberlerinden anlaşıldığına göre –ender görülen bir durum
olsa da- çizgi filmlerin sanal dünyasının bazı çocuklarca
gerçek dünya ile karıştırıldığı anlaşılıyor. Çizgi film kahramanı
atom karınca ile özdeşleşen çocuğun üçüncü kat balkonundan
kendisini aşağı bıraktığı haberi gazetelerde yer almıştı.
Bu olay, (masalın tekerleme bölümünde olduğu gibi) işlenen
olağanüstülüklerin gerçek dünyayı yansıtmadığına ilişkin formata
uygun biçimde açıklama yapmanın zorunluluğunu ortaya koyuyor.
Çocuklarımız teknolojiyle gelen
yeni anlatım biçimlerini (Çizgi film ve masalımsı sinema yapımlarını)
elbette izleyeceklerdir. Hatta bu kaçınılmaz bir ihtiyaçtır.
Ancak, gerek veliler ve gerekse eğitimciler, çocukların kitaplar
yoluyla veya yüz yüze anlatılacak masallar aracılığı ile elde
edecekleri kazanımların teknolojinin imkânları ile yüzde yüz
karşılanacağı veya çocuğun bu yolla masal ihtiyacının giderilebileceği
yanılgısına düşmemeleri gerekir. Gündüz çizgi film seyreden
çocuğumuza uzun kış gecelerinde, yatmadan önce bir masal okumak
veya anlatmak bu dengeyi korumak açısından faydalı olur, diye
düşünüyorum.