Reşat GÜREL
Özel Sanko Okulları, Tarih Öğretmeni
GAZİANTEP
Tayinim çıkıncaya kadar adını bile
duymadığım bir köydü Bıçakçılar. Osmaniye-Gaziantep yolunda
Çukurova’nın bitip Nur Dağları’na doğru tırmanışa geçildiği
yerdeydi tarife göre. Önce Dervişiye ve sonra yürüyerek gitmek
zorunda kaldığım altı kilometrelik yol... Domuzlu Dağı’nın
çamlarla kaplı mezrasındaydım artık. Sarı boyalı okulun bulunduğu
tepeye çıktığım zaman ince bir sis tabakası altında belirmişti
Osmaniye. Kurtuluş Savaşı’nda önemli bir yeri olan “Delitop”
buralarda bir yerde kurulmuş olmalıydı Fransızlar tarafından.
Niçin Şimdiye kadar gelip görmemiştim? Bu tespiti zaman geçirmeden
yapmalı ve bir anıt dikilmesi için çalışmaları başlatmalıydım.
Bu dağın ismi de değişmeliydi tezinden.
Eylülün son haftasının ilk günüydü ve öğretmensiz, sahipsiz bir köyde göreve
başlıyordum. Bunca yıllık tarih öğretmenliğinden sonra ilk
defa sınıf öğretmeni olarak görev yapacaktım. Neleri, ne kadar
anlatabilecektim yeni öğrencilerime? Kapının önündeki taşı
çekip dualarla girmiştim sınıfa, anacığımın hep benimle olan
duaları… Önce küçük bir oda. Müdür, öğretmen, memur, hizmetli;
ne odası derseniz deyin sonunda her şey orada, aynı kişi tarafından
yapılacaktı. Sonra kocaman bir sınıf. Ortada eski, teneke
bir soba ve etrafında U düzeninde kırık dökük sıralar, etrafa
dağılmış soluk ve yırtık hece tabloları. Kırık camlı pencerenin
tahta kepenklerini açarak deri bir nefes alıyorum. Planlar
yapmaya zamanım yoktu. Her şeyi yaşayarak öğrenecek, yaşayarak
öğretecektim.Yanında koca bir köpekle koşarak gelen bir çocuk
düşüncelerimden ayırıyor beni. Karşımda hazırola geçmiş nefes
nefese soruyor.
- Öğretmensiniz hemi…
- Evet yeni tayin olan öğretmeniniz benim. Adın ne senin?
Sevinçle parıldayan gözlerinde ne çok şey okumuştum o an. Mahcup ama umut
doluydu sesi.
- Adım, Adlen öğretmenim.
- Yani Adnan mı?
- Nüfus cüzdanımda öyle yazıyor
ama herkes Adlen diyor, hangisi doğru bilemiyorum.
- Peki Adnan, bugün derse başlayacağız. Arkadaşlarını…
Daha cümlemi tamamlamadan karşı yamaçlara doğru bağırmaya başlamıştı.
- Öğretmenimiz geldi… Kopun ulen
öğretmenimiz geldi… Gızlara da haber iletin tez gelsinler.
Evden eve, yamaçtan yamaca daha büyük bir heyecanla yankılandı bu ses.
Bütün köy canlanıvermişti. Koşuşturmalar, bağrışmalar… Bu
ne anlatılmaz bir istek, ne büyük bir yarıştı Allahım. Bana
doğru, okula doğru atılan her adımda onlarla doluyordum. Gönlümde
fırtınalar kopuyordu. Koşup karşılamak, kucaklamak geliyordu
içimden. Ama öylece durup izliyordum onları. Kiminin elinde
önlüğü, kiminin elinde beyaz bir yaka, bazılarında defter,
kalem… Yarış bana birkaç metre kalıncaya kadar devam ediyor
ve her yeni gelen tatlı bir tebessümle sıraya giriyordu.Yokuşu
en son tırmanan minicik bir kızdı. Elindeki paketi uzatırken
soluklanmak için kesik kesik konuşuyordu.
- Ebem sıkma saldı öğretmenim. Ekmek yapıyorduk da onun için geciktim.
Okula gelişlerindeki bu istekten dolayı bütün öğrencilerime teşekkür ederek
başladım konuşmama. İstiklal Marşımız ve andımızı söyletmeden
önce okulun önemi üzerine sohbet ederek hem dinlenmelerini
hem de tanışmamızı sağlamıştım. Birinci sınıftan beşinci sınıfa
kadar toplam yirmi kişiydiler. Fıstık tarlasına başağa gidenleri,
davar güdenleri de sayarsak otuz kişi olacaktık. Daha ilk
anda ne kadar iyi anlaşmıştık. Gözlerinde çalışkan olmanın
sözünü okurken onlarda anlaşılmış olmanın huzurunu yaşıyordum.
Yorulacak, uykusuz kalacak, ıslanacak belki de hastalanacak
ama onları öğretmensiz bırakmayacaktım.
Tam iki ay geçmişti aradan. Gün, Öğretmenler Günü’ydü. Sınıfım tertemizdi
ve bütün öğrencilerim pırıl pırıldı. Biraz mahcup ama gülen
gözleriyle hediyeler sunuyorlardı. Dağdan toplanmış yemişgen,
minicik ellerle uzatılan bir avuç kavrulmuş fıstık, defter
yaprağına sarılı bir portakal… Ve ben ilk defa hiçbir tereddüt
göstermeden kabul ediyordum hediyeleri. En son yaşça ve boyca
en büyük olan Yasin geldi yanıma. Beşinci sınıfta olmasına
rağmen okuma yazmayı sökememiş olması, okula ısınmasını geciktirmişti
ama şimdi çok iyi anlaşıyorduk. Gazete kağıdına sarılı bir
paket uzattı. Meraklı bakışlar altında açtım paketi: Çoraptı…
Büyük ihtimalle köye gelen çerçiden bir sepet yumurta karşılığı
aldığı bir çift beyaz çorap. Bir teşekkür bile beklemeden
huzurla yürüyordu sırasına doğru. Ayağındaki yırtık, siyah
lastik ayakkabısını sürüyerek yürüyordu. Topukları çatlamış
ayaklarında çorap yoktu. Topuğundaki derin çatlaktan incecik
sızan kan, yüreğime akıyordu.