Hidayet SELİMOĞLU
Tahsilli İlköğretim Okulu
Yüreğir/ADANA
Sen çocuksun. Sen bu dünyadaki en güzel, en temiz şeysin. Sen insan üstü
bir varlıksın.
Ben sana istemediğin bir çok şeyi zorla öğretmeye (ezberletmeye) çalışırken,
sen bana bazı gerçekleri öyle iyi gösterdin ki.
Her gün sınıfa girdiğimde yoklama yaptım. Adını her söyleyişimde “Buradayım
öğretmenim.” dedin. Cüssem burada ama aklım annemin çantama
koyduğu peynir ekmekte demedin. Ben onu sonradan farkettim.
Anlattığım, kafana bin bir güçlükle sokmaya çalıştığım şeyi
sessiz sedasız, hiç kıpırdamadan dinlemeni isterken anladım
huzursuzluğunu. Yanına gelip neden dersle ilgilenmediğini
sordum! Sen: “Öğretmenim çantamda ekmeğin arasında kaşar peynir
var. Öyle nefis ki, canım onu yemek istiyor.”dedin. Hem öyle
masum bir şekilde söyledin ki, “Hadi hemen ye.” demek geçti
içimden. Ama demedim, diyemedim. Ya, diğerleri görür, onlar
da derste yiyeceklerini çıkarıp yemeye başlarlarsa. Olur mu,
sene başında hep birlikte hazırladığımız “sınıf kuralları”
ne olacak? Seni teselli etmek veya biraz gönlünü alabilmek
için “Bakabilir miyim, şu şahane ekmeğe,” dedim. Çantanı açıp
gösterdin. “Oo” dedim “gerçekten de nefis görünüyor. Ama şimdi
yersen olmaz. Arkadaşlarının da canı ister. Zil çalınca yersin.
Olur mu?” Çaresiz, boynunu büküp razı oldun.
Sınıfta söz almadan konuşmak yok, dedik. Nedenlerini söyledik. Birlikte
aldık bu kararı da. Fakat ben ders anlatmaya başladığımda
ağzımdan çıkan her kelime ile ilgili yüzlerce öykünüz vardı.
Söz istediniz konuşmak için. Birkaçınız dışında kimseye söz
vermedim, veremedim. Çünkü hepinizin öyküsünü dinleyecek vaktim
yoktu. Kim bilir? Ne şahane öyküler kaçırdım. Ama siz benim
öykülerimi dinlemeliydiniz. Ben bunların plânını programını
yapmıştım. Plânladığım sürede bitirmem gerekirdi. Biliyorum,
dinlemek çok zor ve yorucu oldu senin için. Yalvaran gözlerle
baktın “Öğretmenim yeter!” diyen sessiz çığlıklarınla.
O gün elimde bir çay bardağı ile girdim sınıfa. Sen hemen karşı çıktın:
“Hani öğretmenim, derste bir şey yiyip içmek yoktu.” Suçlandım.
Ama gurur duydum seninle. Hakkını aradığın için. Kuralların
kişiye göre değil de herkes için varolduğuna inandığın için.
Bunu özgürce söyleyebildiğin için.
Hep öğretmen ders verecek değil ya. Senin bana verdiğin dersler yaşamsal
önem taşıdı benim için. İkram ettiğin bisküviyi “Sen ye çocuğum,”
diyerek geri çevirdim. Fakat sen aynı özgür düşünceyle cevap
verdin: “Neden almadınız öğretmenim? Alsaydınız ben ne kadar
çok sevinecektim?” Evet, senden gelen hiçbir şeyi reddetmemeyi
öğrettin bana. Veren taraf olmak beni her zaman mutlu etmişti.
Aynı şeyin seni de mutlu edeceğini düşündürdün.
Ben, senin hakkında tüm bilgileri edinmeli, sendeki en ufak değişikliği
farketmeliydim. Yanıma gelip imtihan ettin beni: “Öğretmenim
bendeki değişikliği farkettiniz mi?” Baktım, baktım. Tepeden
tırnağa, saçındaki tokadan, ayaklarındaki çoraplara kadar
inceledim. Bulamadım, göremedim. Üzüldüm. Kocaman bir gülümsemeyle
baktın yüzüme. Bir ipucu verirmiş gibi. Dişlerini görmemi
istiyordun, anladım. “Aa, ön dişin çıkmış senin,” dedim. “Evet,
bildiniz, bildiniz,” diye sevinçle uzaklaştın yanımdan.
Çok enerjik, çok hareketliydin. Seni susturmak, yerine oturtmak zor oluyordu.
Ama en çok da arkadaşlarınla kavga etmene üzülüyordum. Vuruyordun
onlara. Televizyonda gördüğün tehlikeli hareketleri yapıyordun.
Arkadaşlarına zarar veriyordun. Kızdım sana, azarladım. Kulaklarını
çektim. Yerine oturdun. Dersle hiç ilgilenmedin. Defterine
bir şeyler yazıyordun. Göz ucuyla baktım yazdıklarına. Bir
sayfa aynı cümle ile dolmuştu: “Öğretmenimi çook seviyorum.”
İçim bir tuhaf oldu. Gözlerime hücum eden yaşları sana göstermeden
silmeye çalıştım. Sayfayı koparıp masama koydun. Göz göze
geldik o an. Sonra ikimiz de aynı refleksle birbirimize sarıldık.
Ben de seni seviyorum Burak, Ahmet, Yaren, Mustafa, Bayram,
Müge, Ayşegül... Hepinizi çok seviyorum.