Söyleşi:
Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim
Onu
buğulu sesiyle ekranlarda çocuklarla, kadınlarla konuşurken
tanıdık. Anadolu insanının sıkıntılarını ekrana taşıyabilmek
için binlerce kilometre yol yapmış Tayfun Talipoğlu. Programının
adına da “Bam Teli” demiş. İzleyenler bilirler. Ülkemizin
kıyısında köşesinde kalmış insanlarını onun aracılığı
ile evlerimize misafir ediyoruz. Onun gündeme getirdiği
olgular gerçekten de bam telimize dokunuyor.
İnsanlar arasında hiçbir ayırım yapmadan hepsine aynı sevgi ve hoşgörü
ile yaklaşıyor Talipoğlu. Bir gün Samsun’un köyündeki
Ali Dursun’u tedavi ettiriyor, başka bir gün, Anadolu’nun
okulsuz bir köyüne okul yaptırabilmek için kampanya başlatıyor.
Milli Eğitim Bakanlığı, Eğitime %100 Destek Kampanyası
başlattığında yine onu ekranlarda canla başla eğitime
destek verme çabası içinde görüyoruz. O, çocukların dostu,
çocuklar da onun…
Program yapımcısı Tayfun Talipoğlu’nun övgüye değer çabalarına yönelik
sorular yönelttik kendisine. Verdiği cevaplar söyleşimizde
yer alıyor. Zevkle okuyacağınızı ümit ediyoruz.
-Türkiye sizi Yol Hikayeleri ile tanıdı. Belgesellerinizde her kesimden
insanla kurduğunuz sıcak diyaloglar dikkati çekti. Ancak biz,
çocuklarla ilgili yaptığınız belgesellerinizi konuşmak istiyoruz.
Çocuklarla öylesine sıcak ve doğal iletişim kurabilmenizin
sırrı nedir?
-Bizim “Bam Teli” programına
başlamadan önce kendimizce koyduğumuz ilkelerimiz vardı. Biz
kimseyi yargılayıp sorgulamayacağız; insanların inançlarına,
kişiliklerine ve yaşayış biçimlerine saygı duyacağız, demiştik.
Programlarımızı yaparken bu ilkelere hep bağlı kaldık. Eğer
ortada bir başarı varsa, bu biraz da ortaya koyduğumuz prensiplerimize
tavizsiz uymamızdandır.
Bir kere program yapımcısı olarak ben insanları çok önemsiyorum. Bütün
insanların yeterli zekâya ve kapasiteye sahip olduğunu düşünüyorum.
Bu bağlamda diyorum ki, söylenmesi gerekenleri konu aldığım
kişiler söylesin, söylenenlerin yorumunu da izleyici yapsın.
Hem programda konuk ettiğim kişiyi hem de izleyiciyi yönlendirmeye
çalışmak benim programcılık anlayışımla bağdaşmaz. Ben işimi
hesap kaygısıyla yapmam. Bunu böyle söylersem şöyle olur,
şuradan bu fayda sağlanır veya zarar gelir endişesi ile hareket
etmem. Samimiyeti önemserim. Hem program yaptığınız kişiler,
hem de izleyici sizin tavırlarınızda ve sözlerinizde samimi
olup olmadığınızı anlarlar. Program yapımcısı veya sunucusu
olarak siz samimiyseniz program da konuşturduğunuz insanlar
da samimi davranır, izleyici de samimi olarak izler ve tepkisini
verir.
Ben kırsalda (özellikle Karadeniz’de) en güzel söyleşileri kadınlarla yaptım.
Çünkü kadınlar hiçbir kaygı taşımadan, samimi olarak konuştular.
Oysa erkek aynı içtenlikle konuşamaz. İlçe başkanından korkar,
il başkanından korkar, yöneticilerden korkar… Bu korkular
altında hesaplı konuşmaya çalışır. Oysa Anadolu’da ekonomiyi
kadın yönetir. Bahçe tarla işini en az erkeği kadar bilir.
Anadolu’da kadın baskı görüyor falan deriz ya, o ailelerde
bile evi kadın yönetir.
-Kırsalda kadınlarla iletişim kurarken zorlanmıyor musunuz?
-İnsanlara nasıl yaklaşırsanız öyle yanıt alıyorsunuz. Yürekten konuşursan
yürekten yanıt alıyorsun. Anadolu insanı güvendiğine yüreğini
açar. İyi iletişim kurmanın en başta gelen ilkesi güven vermektir.
Karşınızdakinden farklı olmadığınızı hissettireceksiniz; onu
önemsediğinizi, ona tepeden bakmadığınızı bir şekilde ifade
etmenin yolunu bulacaksınız. İşte o zaman sözünü ettiğiniz
iletişim kendiliğinden kurulmuş olur. Bakın size bir şey anlatayım.
Kerkük yolunda; sadece gözleri görünen bir hanımla konuştum.
O, benim en önemli röportajlarımdan biridir. Ben, insanlara
peşin yargı ile yaklaşmayı çok yanlış bulurum. Dili, dini,
cinsiyeti… ne olursa olsun, insanlara saygı duyarak onlarla
diyalog kurmalısınız. İnsanların inanışlarına, yaşam biçimlerine
karşı kemikleşmiş bir ön yargı var aydınımızda.
Sözünü ettiğim kişiye karşı; “Ya bunlar işte şu düşüncenin temsilcisidir,
bunlar şöyledir, böyledir…” gibi bir yargı ile yaklaşırsam,
o insanı en başından dışlamış, araya iletişimsizlik duvarlarını
örmüş olurum. Oysa onun düşüncesi onu bağlar, onun yaşam biçimidir.
Bana onun yaşama biçimine ve inançlarına saygı duymak düşer.
Ben onu değiştirmeye yönelik program yapmam. Ha, böyle program
yapılamaz mı? Elbette yapılır. Onu değiştirmeye, dışlamaya,
küçük düşürmeye yönelik programlar da çekilebilir? Peki bu
bana ve topluma ne kazandırır? Topluma hiçbir şey kazandırmaz,
bana belki kısa süreli siyasi bir rant sağlar.
Ben arabayla giderken bu bayanla, beyefendiye rastladım. Arabayı durdurdum.
Beye dedim ki; “Ben, bu hanımefendi ile röportaj yapmak istiyorum.”
dedim. Adam:“O, benim eşim değil, ben kayınbiraderiyim” dedi.
Tanıştık. Müsaade istedim, kabûl edildi, görüştüm. Sonra,
ben konuşmak istemeyen hiç kimseye ısrarcı olmam.
-Halk kendisini önemseyeni önemsiyor. Ben, söyleşi yaptığım insanları önemsediğim
için onlar da bana yakın davranıyorlar diyorsunuz?
-Kesinlikle öyle. Bana bazen;
“Sen ne kadar mütevazısın.” derler. Mütevazılık insana yapıştırılan
rozet gibidir. Ben mütevazı falan değilim. Ben sonuçta Kahveci
Yusuf’un torunuyum.
Halkı yönetenlerin de artık ona tepeden bakmayı bırakması, kendine çeki
düzen vermesi gerekir. Bu tavır onlar, yönetenler için de
bir lütuf değil, görevdir.
Bakın ben gazeteciyim, sizler öğretmensiniz, bir başkası devletin başka
kademesinde görev yapıyor. Hiçbirimize konumumuz bir ayrıcalık
sağlamamalıdır. Bizlerin isteyeceği ayrıcalıklar ancak mesleğimize
yönelik olabilir. Öğretmen iyi ücret almak ister, sınıfının
temiz olmasını ister… vs.
-Ya çocuklar, onlarla kurduğunuz iletişim...
-Çocuklarla iletişimime gelince; çocuklar benim gibi hesapsız konuşuyorlar.
Çocuklara ne verdiysek onu alıyoruz. İşte ben, çocuklara ne
verdiğimizi anlayabilmemiz için onlarla program yapıyorum.
Yani bir yerde durup mikrofonu tutuyorsunuz. Ve ben diyorum
ki Türk halkına, bu çocukları eğitmek zorundasınız. Yarın
benim çocuğum bir tinercinin elinde, bir kamyon şoförünün
tekerinin altında harcanmaması için hepsini eğitmemiz gerekir.
Meseleye böyle bakmak lâzım ve bunun da siyaseti olmaz, eğitimin
siyaseti olmaz. Mesela ben çok uzun yıllar şunu savundum.
Milli eğitim Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı doğrudan Cumhurbaşkanlığına
bağlanmalıdır. Yani iktidarlarla değişmemelidir. Çocuklara
gelince, çocuğa soruyorsun. Geçen gün şehit aileleri anma
günü vardı. “Nasıl bir adam olacaksın?” diyorum. Atatürk ilkelerine
bağlı, vatanını, milletini … “Bırakın çocuklar” dedim bırakın
bunu. Bir yerde şarkıcı olacağım, bir yerde bunu olacağım,
öbür tarafta gidiyorsun Ordu’nun bir köyünde “polis olacağım”.
Peki nerede okuyorsun? “Okumuyorum, Kur’an Kursu’na gidiyorum.”
O çocuğa birisinin Kur’an Kursuyla polis olunamayacağını anlatması
gerekir. Çünkü olmak istiyor. Öyle zeki çocuklar çıkıyor ki
aklın mantığın durur. Ağrı’nın Tutak ilçesinin bir köyünde
çocukla bir internet muhabbeti yaptık, ben sustum. Şimdi sen
bu çocuğu orada tutamazsın. Çocuklara yönelik yapılan politikalarda
da siyaset arayamazsın. Fakir çocukların özel okullara alınması
durumu vardı. İptal ettirdiler. Bak tarikat okulunda okuyacak
bilmem ne. Bu kadar tek boyutlu bakmamak lâzım bu meseleye.
O çocuk hepten orada kalacak. O zeki çocuk niçin orada kalsın?
Benim yaptığım gibi ona elli milyon, buna yüz milyon bireysel
burs kurtuluş değil. O benim vicdanımı rahatlatır. Ya bana
ulaşamayanlar ne yapacak?
Eğitime %100 destek ya da eğitim programı dediğinizde her şeye atılıyorum
ben.Yani Sağlık Bakanlığı’nın çocuklara ilişkin bir programı
oluyor, Sağlık Bakanı beni davet etmiş mesela, hoşuma gidiyor
bunlar. Bunlar insanın emeğinin görülmesidir. Ben belki bütün
bu yaptıklarımla, parantez içinde söylüyorum ben İstanbul
medyasının çok gözde bir adamı değilim. Ama bu ülkenin Başbakanı
kalkıp diyor ki “Tayfun TALİPOĞLU nasıl Türkiye yollarında
bu çocuklara hizmet vermekten yorulmadıysa biz de öyle yorulmayacağız.”
Bundan daha büyük onur var mı?
-Ülkemizde gerek devlet televizyonları, gerekse özel televizyonlarda çocuklar
için yapılan programları içerik ve kalite açısından değerlendirdiğinizde
neler söylersiniz?
-Şimdi televizyon ve çocuk denince
meseleye şuradan girmek gerekiyor. Yarını hazırlamayan bir
ülkeyiz. TV bir eğitim aracı mıdır? Yoksa bir eğlence aracı
mıdır? ayırımını çok uzun süre tartıştık. Ben, eğitim aracıdır
kısmında yer aldım. Ama insanlar biz buradan para kazanacağız
diye müthiş bir dejenerasyon yaşadılar ve pop starcı
bir gençlik yaratıldı. Bunun sakıncası ne? Şimdi onu anlatayım.
Bir kere TV çok önemlidir. Ben kaymakam olacaktım. Beni kaymakam
yapmadılar. Ama dikkat edin, ben bir kaymakamın yaptığı işleri
yapıyorum. Su akıp yatağını buluyor. Niye? Cevat Fehmi BAŞKUT’un
“Buzlar Çözülmeden” kitabını okudum ve filmini seyrettim.
Orta ikideydim. “Kaymakam olacağım” dedim. Bu film bütün yaşantımı
etkiledi.
Ben bir yarışma programı da sunabilirdim.
Talk Show’da yaparım bu çenemle ben. Ama ben bu işi istiyorum
ve bakın aynı işi yapıyorum. Birileri yapmasa bile siz o işi
yapıyorsunuz. Şimdi siz çocuklara ne seyrettiriyorsunuz? Anne
babalar oturuyorlar. Dizide, (Osmanlı falan geçse anlayacağım.
Bu dönemde geçiyor.) ağanın esas karısı, çıtır karısı, çıtırın
yardımcısı bilmem ne. Siz anne baba olarak onaylıyor musunuz
bu gayrimeşru ilişkiyi? Onaylıyorsunuz. Siz, yarın sekiz yaşında
olan bir kız çocuğuna metres olarak yaşamanın kötülüğünü anlatamazsınız.
Çünkü anne baba olarak o gün o şarkıcının evli bir adamla
olan ilişkisini çok doğal görerek izliyorsan bunlar oluyor.
Şimdi siz yüz kişinin yaşantısını Türkiye’nin yaşantısı gibi
gösterirseniz (bu laf benimdir şimdi herkes kullanıyor) halktan
koparsınız. Biz, yüz kişinin yaşantısıyla değil, bu ülkenin
gerçek insanlarıyla uğraşmalıyız. Sanal insanlarıyla değil.
Daha doğrusu bizim için önemli olan gerçek insanlardır, sanal
insanlar değil. Siz bu sanal insanları ülkenin gerçek insanları
bunlar diye sunduğunuzda çocuklar da onlara özeniyorlar. Bakın
bütün bu yarışmalar aslında bana plânsız gibi gelmiyor. Eskiden
çok ticari geliyordu. Zira, şimdi sistem; şu yarışma, bu yarışma...
Çocuklar, üretmenize gerek yok. Bir gün bir yarışmada yırtarsanız
yırttınız. Kız çocukları, sizin ilişkileriniz olabilir. İstediğinizi
alabilirsiniz. Başarıya ulaştığınızda bu toplum sizi affeder.
Türkiye böyle insanları bağrına basıyor. Nasıl basıyor bağrına?
Bu ne demektir? Şimdi böyle bir insanı bağrına basan anne
kızına; bu yollardan geç, başarıya ulaşırsan iyi yaparsın.
Ulaşmazsan bilmem nerede çalışırsın demesinin başka şeklidir.
Efendim toplum bunu istiyor, diyorlar. Toplum bunu istemiyor.
Bir çocuğa siz doğduğundan itibaren turşu suyu verirseniz
niye süt istemiyor diye şikâyet edemezsiniz. Bence Misak-ı
Millî hareketi şimdi başladı. Siyasi anlamda değil. Bu ulus
dünya ülkeleriyle yarışacak bir ulus olacaksa önce çocukların
eğitimi iyi olacak. İşte o zaman muasır medeniyetleri
yakalayabiliriz. Lafla değil.
- 1996 yılında Dinar’da başlattığınız kampanyayı biliyoruz. Olağanüstü
çabalar sarf ederek topladığınız yardımlarla Dinar’ın Kabaklı
Köyüne okul yapımında etkin rol aldınız. Bu çalışmalarınız
Milli Eğitim Bakanlığı’nın Eğitime %100 Destek Kampanyasına
katılımınızla devam ediyor. Bu kampanyaya katılımın artırılabilmesi
için medyaya düşen rol nedir?
-Kampanyayı duyurmak için hazırladığımız TV spotları ya da çeşitli afişlerle
bu %100 Destek Kampanyasının tanıtımında başarı sağlandı diye
düşünüyorum ama diğer televizyonların da destek vermesi gerekiyor
ve bunun haber olması gerekiyor. Tamam insanlar bir hayır
yapıyor ama ne kadar olsa takdir edilmek de istiyor. Siz iyi
bir şeyler yapın, insanlar gelip buluyorlar. Efendim, Eğitime
%100’ü anlatmak için çaba harcayan bir ekip var. Hepsi pırıl
pırıl, hepsi insanı rahatsız edecek kadar namuslu. Yani böyle
bir ekip baş koydu bu işe. Basın yayın işini biraz ön plâna
çıkarmak gerekiyor. Eğitime %100 Destek çok önemli bir devrimdir.
Yani, yapılacak harcamanın %100’ünü vergiden düşürmek demek
dehşet bir rakamdır ve çok önemli bir şeydir.
Yıllarca Anadolu’da dolaşırken hep şu vardı. Şuraya bir okul yapalım diyorsunuz.
Adam diyor ki; okulu yapacağız, çıkacak otuz milyara, biz
bunun vergisini vereceğiz, şunu vereceğiz v.s. İnsanların
bu tür mazeretleri olurdu. Şimdi mazeretleri yok. iki bilgisayar
versen vergiden düşüyorsun kardeşim. Bu bir teşviktir ve çok
önemlidir. Eğitime yapılan her şeye desteğim ben. Kim yaparsa
yapsın. Şimdi Samanyolu Kolejlerinden beş tane çocuğumuz Teknoloji
Olimpiyatlarında altın madalya aldı. Benim programım dışında
yer veren olmadı, bir de Zaman gazetesi yer verdi. Ama Bayhan’ı
bugün herkes tanıyor. İşte şimdi herkes şapkasını önüne koysun.
Yarınki Türkiye’den şikâyet hakkımız olmayacak. Ben bunu söylemeye
çalışıyorum burada.
Bakanlık eğitimle ilgili konularda üzerine düşeni fazlası ile yapıyor.
Gazetecilikte bunu söylemek de zordur. Hiç onaylanamayacak
bir tavır vardır; muhalifse yaptığı güzel şeyleri görmeyeceksin.
Şu anda Milli Eğitim Bakanlığında alınan kararlar devrim niteliğinde
kararlardır.
Türkiye herkese hakkını teslim etmek için şu anlayıştan kurtulacak; “Benim
hırsızım, benim katilim iyidir.” Ben yapıyorsam her şey iyidir,
o yapıyorsa, yaptığı her şey kötüdür. Bu anlayış silinmelidir.
Ama bu anlayışın yavaş yavaş kırılmaya başladığını gösteren
bazı belirtiler var.
- Guatr hastası Ali Dursun yol hikayelerine konu olunca hemen hemen bütün
ülke onun derdini paylaştı. Ali Dursun özel hastanelerde ameliyat
ettirilerek sağlığına kavuştu belki ama ülkemizde binlerce
Ali Dursunlar var. Yani sorun birisinin tedavisiyle çözülmüyor.
Bu sembolik çözümle ve duyarlılıkla amaçladığınız ne idi?
Çünkü bu tür yayınları reklâm veya gösteriş olarak eleştirenler
de var, ne dersiniz?
-Bu bahsettiğiniz olayın komik bir öyküsü var. Biz Ali Dursun’u köyden
almaya gittik. Çocuk ilk defa motorlu araca bindi. Samsun’a
(merkeze) getirdik. Oradan da uçağa bindi. İstanbul’a getirdik.
Köyden çıkarken ben sordum: “Ali Dursun ne olacaksın?” dedim.
“İmam olacağım.” dedi. Beş saat sonra İstanbul’a ulaştığımızda
muhabir arkadaşım sordu ne olacaksın diye. “Karar vermedim.”
cevabını aldık. İşte bu olayı Ali Dursun’un şahsında değerlendirelim.
Onun şahsında ülkemiz çocuklarına ufuk vermede ne derecede
başarılıyız onun hesabını yapalım. Ali Dursun niye imam olmak
ister? Çünkü Ali Dursun’un köyde gördüğü en önemli adam, itibarlı
adam imam. Sen, bu çocuğun okuması için alternatifler sundun,
okullar önerdin de o mu reddetti?
Bu olayda dikkati çeken başka bir şey de Ali Dursun’un köyünde herkesin
guatr olmasıydı. Sağlıklı su kaynakları köyün sadece sekiz
kilometre uzağındaydı. Su gelse sağlık sorunu olmayacak. Ama
medya için bu gibi sorunlar dert değil. Çünkü onların, kiminle
kimin yaşadığı, yöneticilerin oğullarının nerede askerlik
yaptığı gibi … çok ciddi olarak uğraştıkları meseleler vardı.
Yokluğun, geri bırakılmışlığın, ihmal edilmişliğin içinde nasıl düşünülmesi
gerekiyorsa Ali Dursun öyle düşünüyor. Ali Dursun’da beğenilmeyen
bir yan varsa suç onun mu?
Yıllar sonra Ali Dursunla yine
röportaj yaptık. Bana ikide bir “Allah razı olsun.” diyor.
Bizim entelektüellerimizden biri telefon ediyor. “Abi, senin
yardım ettiğin çocuk dinci olmuş!” Dedim ki, “Kuş uçmaz kervan
geçmez köye bir gün bir adam gelecek. Onunla sohbet edecek.
Kendisi ameliyat olacak, ailesi ameliyat olacak. Kendisi okuyacak,
kız kardeşi okuyacak. Ne desin bu çocuk, kalkıp bana sövsün
mü? Çocuk minnettarlığını ifade ediyor. Kendisine yapılanı
takdir ediyor.” Arkadaşın çocuğun minnetini bildirdiği kelimeye
tahammülü yok.
- Bir yerde; “Her köşesinde, köşelerinden daha güzel, ülkemin çocukları
var ki, susuşları söylemleri kadar önemli, beklentileri veremediklerimizi
yüzümüze vuracak kadar büyük… Onlar, çocuk gibi düşünüp, çocuk
gibi istemeye devam edecekler. Hiçbir kir onların yüzündeki
aydınlığı örtemiyor,” diyorsunuz ve bu bağlamda; Düşler Ertelenmesin
kampanyası ile Anadolu çocuklarına düş taşıyorsunuz. Yirmi
bin çocuğa tek tek oyuncak dağıtarak onlara düş veriyor ve
onlardan düş alıyorsunuz?
Böylesine duygusal tarafı da olan bu girişimlerin Tayfun Talipoğlu’nun
üzerinde bıraktığı etki nedir? Mutluluk mu, trajedi mi, rahatlama
mı?
-Bu kampanya şöyle başladı. Başta benim bazı endişelerim vardı. Çocukları
sevindirmek için oyuncak dağıtırsak, babaları çocuğuna oyuncak
alamadığı için üzülür mü acaba diye düşündüm. Diğer tarafta
da, onların hayallerini süsleyecek bir oyuncakları olmalıydı.
Oyuncak alacak milyarlarca parayı babalara versen çocuğuna
kolay kolay oyuncak almaz.
Birilerinin sorunlarını dile getirmek, mümkün olursa bu sorunları çözmek
veya çözümüne katkı sağlamak insana müthiş bir rahatlama veriyor
ki, ben bu tatmini hiç bir maddî değere değişmem. Tabiî, bu
katkıları sağlarken, yardımları yaparken insanların onurlarını
incitmemeye son derece dikkat edilmelidir. Yani bizim medyanın
bazı kesimlerinde olduğu gibi paraya her şeyini teslim eden
bir tavrımız olamaz. Tuncer Kurtiz’in dediği gibi; “Biz zengin
olma tehlikesini atlattık.” Ben gazeteciyim. Gazetecinin bir
yerlere maddiyatla sıkı sıkıya bağlanmış göbek bağı olmamalıdır.
Bir adam ya gazetecidir ya da iş adamıdır.
Bu programların ve kampanyaların üzerimde bazen yıpratıcı bir etkisi de
oluyor. Öyle yoksul bölgelerden İstanbul’a gelince vicdanınız
rahatsız oluyor. Sonra bizim programlarımızın fakirlik edebiyatı
yapmakla suçlanmak gibi bir riskli tarafı da var. Diyorsunuz
ya işte; onlar çocuk masumiyeti ile isteyecekler, biz de elimizden
geleni vermeye çalışacağız. Bunu yaparken de onların yüzünde
kir varsa ondan iğrenmeyeceğiz. Gücümüz yetiyorsa temizleyeceğiz,
yetmiyorsa temizlenmesinin gereğini çığlıklarla haykıracağız.
Şu ana kadar bir milyon seksen dört bin kilometre yol gittim. Gittiğim
yerlerde insanlar bize çatıyor; “Abi, medya şöyle de böyle
de…” Oğlum, ben buralara kadar gelmişim bana mı diyorsun,
diyorum. Bazıları da bizi aileden gibi görüp çok sıcak karşılıyorlar.
Bakın size bir şey anlatayım. Misafir bir arkadaşım vardı. Gayet lüks bir
yere davet edilmiştim. Garson yanıma yaklaştı: “Abi, biz senin
programlarını seyrederiz. Annem de, kız kardeşim de severler
seni. Buralar sana uymaz.” dedi. Anladım ki izleyiciler bizi
yaptığımız programlarla özdeşleştiriyorlar.
- Bir de öteki Türkiye’nin zamanından önce büyümüş çocukları var. Yani
okulda olması gerekirken çalışmak zorunda olan çocuklar. Programlarınızda
bu çocuklarla konuşmalarınızı izlerken edindiğimiz izlenime
göre onların sorun algılama biçimi bize pek çocukça gelmedi.
Ne dersiniz gerçekten çalışan çocuklar çabuk mu büyüyor?
-Anadolu’da çocuklarımız çok erken yaşta sorumluluk yükleniyorlar. Sorumluluğun
olduğu yerde ister istemez olgunluk bilinci gelişir. Aileler
diyorlar ki; “Sen emeğini ortaya koy, buradan para kazan,
bu parayı bize getir ya da aldığın bu parayla yaşamak zorundasın.”
Bu çocuk elbet erken büyüyecek. Sorumluluğun altına giren
herkes erken olgunlaşır.
Bence bugün Türkiye gençliğinin en büyük sorunu sorumsuz yetişmesidir.
Bunu söylerken çocuklarımızı götürüp madende çalıştıralım
demiyorum. Ama çocuklarımız üretmeden bonkörce tüketime alışıyorlar
ki bu son derece sakıncalı bir durum bence. Gençliğimize sorumluluk
bilinci kazandırmak, eğitim sisteminin en önde gelen görevlerinden
olmalıdır. Eğitim, öğrencilere sorumluluk bilincini iyi aşılamalıdır.
Örneğin, öğrenciler okullarda kaliteli müzik yapıyorlarsa
ödüllendirilmelidir, dansöz gibi oynadıklarında değil. Allah
aşkına okullarda düzenlenen yıl sonu balolarına gidin. Anneler,
babalar, o beş yaşından başlamak üzere her yaştan çocuklar
şıkır şıkır oynuyorlar. Televizyonlarda, yazılı basında, örnek
olarak sunduklarımız hep bu oynayan çocuklar. Başarılı çocukların
hiçbir yerde adı geçmiyor. Karabük’te bir kız çocuğu gördüm,
Jimnastikte dünya literatüründe “Şükran hareketi” var. Kızımız
dünya jimnastiğine figür katkısında bulunmuş, adını biliyor
muyuz?
Bu çocuğu ben sunmuştum. Şöyle anons ettim: “Bugün gazetecilikte utandığım
günlerden biri. Çünkü Şükran’ı ben yeni tanıdım.”
- Sokak çocukları ülkemizin kanayan yaralarından birisi şüphesiz. Onların
sizin ve diğer yapımcıların aracılığı ile gündeme getirilmesi,
konunun ilgililerini çözüm yolunda girişimler yapmaya teşvik
ediyor mu? Yaptığınız işle bu sorunların çözümüne katkı sağladığınızı
düşünüyor musunuz ?
-Sokak çocuklarının sorunlarını çözmeye yönelik çok yönlü çalışmalar var.
Herkes üzerine düşeni yapıyor. Valilikler de, belediyeler
de gerekeni yapıyor, haklarını yememek lazım. Çocuk Esirgeme
Kurumu ve diğer sivil toplum örgütleri fedâkarca çalışıyorlar.
Biz zaman zaman eleştirinin de dozunu kaçırıyoruz. Bu kurumlardaki
bazı ferdî ihmalleri veya olumsuz davranışları genele veya
bir kuruma mal ederek yapılan programlar son derece yanlış.
O kurumları yıpratmamak gerekir. Onlar hepimize lazım.
- Değerlendirme yaparken veya eleştirirken olumluyu pek görmek istemiyor
muyuz? Yani bardağın boş tarafı bizim ilgimizi daha mı çok
çekiyor, ne dersiniz?
-Tabiî, aynen öyle. Bence bunun nedeni insanların eksikliklerine ortak
arama içgüdüsü gibi geliyor bana. Bir de başkalarında gördükleri
eksiklik insanları rahatlatıyor. “Asgari ücretle bir aile
nasıl yaşar?” diye program vardı. Baktım bir kahvede insanlar
vahlarla tühlerle bu programı izliyorlar. Adama acıyorlar
falan. Onlara dedim ki; “Siz o adamdan farklı değilsiniz ki!
Bu program sizi anlatıyor.” Ama bu tavır Türk halkının tevekkülünden
kaynaklanıyor. Onun için onu yönetmek çok kolay. Bizim programların
katkısı da bu bağlamda değerlendirilirse, o programda anlatılan
insanlarla aynı durumda olanlar pek üzerine almıyor. Onu başkalarının
trajedisiymiş gibi görüyor.
-Şiirleriniz ve kendi çektiğiniz fotoğraflardan oluşan “Ne Çoktular, Ne
Kadar Çocuktular” adlı kitabınız 10. baskıya ulaştı. Bir şiir
kitabının bu baskı sayısına ulaşması ülkemizde çok görülen
bir durum değil. Bu ilgiyi neyle açıklarsınız?
-Benim yaptığım program Bam Teli halkın programıdır. Ben onu para
kaygısı ile yapmadım. Yaptığım işin halkın ihtiyaçlarına cevap
verdiği için benimsendiğini düşünüyorum. Bu sözünü ettiğiniz
kitap da öyledir. Öyle televizyon kanallarında gösterildiği
gibi Türkiye yirmi dört saat oynamıyor. Onun çözüm bekleyen
ciddi sıkıntıları var. Biz onların sıkıntılarını çözemesek
de onların sesi olmaya çalışıyoruz. Yahut da bazı sunucuların
yaptığı gibi sürekli ağlamıyor Türkiye. Bu trajedi sömürüsünü
de yapmamak lazım.
- Neler okuyorsunuz diye sorsak?
-Ben popüler kültürün dayattığı hiçbir yazarı okumuyorum. Moda olmuş yazarları
okumuyorum. Klasikler her zaman tercihimdir. Çünkü onlar zamanın
süzgecinden geçerek kendini ispatlamış yazarlardır. Aradan
onca yıl geçtiği hâlde eğer hâlâ gündemdeyse bir eser, ondan
alınacak şeyler vardır. Ben, şu anda Sokrates’in “Savunma”sını
okuyorum. Günümüzde ayda bir kitap çıkaran yazarlar var. Bunların
özentisiz yazıldığı ayrılan zamandan belli. Açıkçası onları
okumayı zaman kaybı olarak görüyorum. Adam, televizyon görüşmelerini
kitap olarak çıkarıyor.
-Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.
-Ben de teşekkür ederim.
Öyle
zeki çocuklar çıkıyor ki aklın mantığın durur. Ağrı’nın
Tutak ilçesinin bir köyünde çocukla bir internet muhabbeti
yaptık, ben sustum. Şimdi sen bu çocuğu orada tutamazsın.
Çocuklara yönelik yapılan politikalarda da siyaset arayamazsın.
Yokluğun,
geri bırakılmışlığın, ihmal edilmişliğin içinde nasıl
düşünülmesi gerekiyorsa Ali Dursun öyle düşünüyor. Ali
Dursun’da beğenilmeyen bir yan varsa suç onun mu?
Tayfun
Talipoğlu
1962 yılında Kars'ta doğdu. İlkokulu
Malatya Şeker İlkokulu ve Eskişehir Yunus Emre İlkokulu'nda
okudu. Ortaokulu Eskişehir'de, liseyi Ankara Atatürk Lisesi'nde
tamamladı. Ankara Üniversitesi SBF Kamu Yönetimi Bölümünden
1983'de mezun oldu. Milliyet Gazetesi'nde muhabir olarak başladığı
gazetecilik yaşamına önce Star1'de, sonra ATV'de haber muhabiri
olarak devam etti. 1995 yılından itibaren önce ATV'de son
üç yıldır da NTV'de Bam Teli programını hazırlayıp sunarak
mesleğine devam eden Talipoğlu yedi yılı aşkın sürede 930
bin kilometre yol ve yüzlerce dosya yaptı. Takvim, Yeni Yüzyıl,
Cumhuriyet ve Sabah gazetelerinde köşe yazarlığı da yapan
Talipoğlu evli ve bir çocuk babası.