Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Dergisi

 

 Ana Sayfa    | Eski Sayılar |

 NİSAN 2004  |  YIL : 5 |  SAYI : 50

SÖYLEŞİ

Tayfun Talipoğlu ile Bam Teli,
Eğitime % 100 Destek,
Ali Dursun ve Diğer Çocuklar Üzerine


Söyleşi: Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim

Onu buğulu sesiyle ekranlarda çocuklarla, kadınlarla konuşurken tanıdık. Anadolu insanının sıkıntılarını ekrana taşıyabilmek için binlerce kilometre yol yapmış Tayfun Talipoğlu. Programının adına da “Bam Teli” demiş. İzleyenler bilirler. Ülkemizin kıyısında köşesinde kalmış insanlarını onun aracılığı ile evlerimize misafir ediyoruz. Onun gündeme getirdiği olgular gerçekten de bam telimize dokunuyor.

İnsanlar arasında hiçbir ayırım yapmadan hepsine aynı sevgi ve hoşgörü ile yaklaşıyor Talipoğlu. Bir gün Samsun’un köyündeki Ali Dursun’u tedavi ettiriyor, başka bir gün, Anadolu’nun okulsuz bir köyüne okul yaptırabilmek için kampanya başlatıyor. Milli Eğitim Bakanlığı, Eğitime %100 Destek Kampanyası başlattığında yine onu ekranlarda canla başla eğitime destek verme çabası içinde görüyoruz. O, çocukların dostu, çocuklar da onun…

Program yapımcısı Tayfun Talipoğlu’nun övgüye değer çabalarına yönelik sorular yönelttik kendisine. Verdiği cevaplar söyleşimizde yer alıyor. Zevkle okuyacağınızı ümit ediyoruz.


-Türkiye sizi Yol Hikayeleri ile tanıdı. Belgesellerinizde her kesimden insanla kurduğunuz sıcak diyaloglar dikkati çekti. Ancak biz, çocuklarla ilgili yaptığınız belgesellerinizi konuşmak istiyoruz. Çocuklarla öylesine sıcak ve doğal iletişim kurabilmenizin sırrı nedir?

-Bizim “Bam Teli” programına başlamadan önce kendimizce koyduğumuz ilkelerimiz vardı. Biz kimseyi yargılayıp sorgulamayacağız; insanların inançlarına, kişiliklerine ve yaşayış biçimlerine saygı duyacağız, demiştik. Programlarımızı yaparken bu ilkelere hep bağlı kaldık. Eğer ortada bir başarı varsa, bu biraz da ortaya koyduğumuz prensiplerimize tavizsiz uymamızdandır.

Bir kere program yapımcısı olarak ben insanları çok önemsiyorum. Bütün insanların yeterli zekâya ve kapasiteye sahip olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda diyorum ki, söylenmesi gerekenleri konu aldığım kişiler söylesin, söylenenlerin yorumunu da izleyici yapsın. Hem programda konuk ettiğim kişiyi hem de izleyiciyi yönlendirmeye çalışmak benim programcılık anlayışımla bağdaşmaz. Ben işimi hesap kaygısıyla yapmam. Bunu böyle söylersem şöyle olur, şuradan bu fayda sağlanır veya zarar gelir endişesi ile hareket etmem. Samimiyeti önemserim. Hem program yaptığınız kişiler, hem de izleyici sizin tavırlarınızda ve sözlerinizde samimi olup olmadığınızı anlarlar. Program yapımcısı veya sunucusu olarak siz samimiyseniz program da konuşturduğunuz insanlar da samimi davranır, izleyici de samimi olarak izler ve tepkisini verir.

Ben kırsalda (özellikle Karadeniz’de) en güzel söyleşileri kadınlarla yaptım. Çünkü kadınlar hiçbir kaygı taşımadan, samimi olarak konuştular. Oysa erkek aynı içtenlikle konuşamaz. İlçe başkanından korkar, il başkanından korkar, yöneticilerden korkar… Bu korkular altında hesaplı konuşmaya çalışır. Oysa Anadolu’da ekonomiyi kadın yönetir. Bahçe tarla işini en az erkeği kadar bilir. Anadolu’da kadın baskı görüyor falan deriz ya, o ailelerde bile evi kadın yönetir.

-Kırsalda kadınlarla iletişim kurarken zorlanmıyor musunuz?

-İnsanlara nasıl yaklaşırsanız öyle yanıt alıyorsunuz. Yürekten konuşursan yürekten yanıt alıyorsun. Anadolu insanı güvendiğine yüreğini açar. İyi iletişim kurmanın en başta gelen ilkesi güven vermektir. Karşınızdakinden farklı olmadığınızı hissettireceksiniz; onu önemsediğinizi, ona tepeden bakmadığınızı bir şekilde ifade etmenin yolunu bulacaksınız. İşte o zaman sözünü ettiğiniz iletişim kendiliğinden kurulmuş olur. Bakın size bir şey anlatayım. Kerkük yolunda; sadece gözleri görünen bir hanımla konuştum. O, benim en önemli röportajlarımdan biridir. Ben, insanlara peşin yargı ile yaklaşmayı çok yanlış bulurum. Dili, dini, cinsiyeti… ne olursa olsun, insanlara saygı duyarak onlarla diyalog kurmalısınız. İnsanların inanışlarına, yaşam biçimlerine karşı kemikleşmiş bir ön yargı var aydınımızda.

Sözünü ettiğim kişiye karşı; “Ya bunlar işte şu düşüncenin temsilcisidir, bunlar şöyledir, böyledir…” gibi bir yargı ile yaklaşırsam, o insanı en başından dışlamış, araya iletişimsizlik duvarlarını örmüş olurum. Oysa onun düşüncesi onu bağlar, onun yaşam biçimidir. Bana onun yaşama biçimine ve inançlarına saygı duymak düşer. Ben onu değiştirmeye yönelik program yapmam. Ha, böyle program yapılamaz mı? Elbette yapılır. Onu değiştirmeye, dışlamaya, küçük düşürmeye yönelik programlar da çekilebilir? Peki bu bana ve topluma ne kazandırır? Topluma hiçbir şey kazandırmaz, bana belki kısa süreli siyasi bir rant sağlar.

Ben arabayla giderken bu bayanla, beyefendiye rastladım. Arabayı durdurdum. Beye dedim ki; “Ben, bu hanımefendi ile röportaj yapmak istiyorum.” dedim. Adam:“O, benim eşim değil, ben kayınbiraderiyim” dedi. Tanıştık. Müsaade istedim, kabûl edildi, görüştüm. Sonra, ben konuşmak istemeyen hiç kimseye ısrarcı olmam.

-Halk kendisini önemseyeni önemsiyor. Ben, söyleşi yaptığım insanları önemsediğim için onlar da bana yakın davranıyorlar diyorsunuz?

-Kesinlikle öyle. Bana bazen; “Sen ne kadar mütevazısın.” derler. Mütevazılık insana yapıştırılan rozet gibidir. Ben mütevazı falan değilim. Ben sonuçta Kahveci Yusuf’un torunuyum.

Halkı yönetenlerin de artık ona tepeden bakmayı bırakması, kendine çeki düzen vermesi gerekir. Bu tavır onlar, yönetenler için de bir lütuf değil, görevdir.

Bakın ben gazeteciyim, sizler öğretmensiniz, bir başkası devletin başka kademesinde görev yapıyor. Hiçbirimize konumumuz bir ayrıcalık sağlamamalıdır. Bizlerin isteyeceği ayrıcalıklar ancak mesleğimize yönelik olabilir. Öğretmen iyi ücret almak ister, sınıfının temiz olmasını ister… vs.

-Ya çocuklar, onlarla kurduğunuz iletişim...

-Çocuklarla iletişimime gelince; çocuklar benim gibi hesapsız konuşuyorlar. Çocuklara ne verdiysek onu alıyoruz. İşte ben, çocuklara ne verdiğimizi anlayabilmemiz için onlarla program yapıyorum. Yani bir yerde durup mikrofonu tutuyorsunuz. Ve ben diyorum ki Türk halkına, bu çocukları eğitmek zorundasınız. Yarın benim çocuğum bir tinercinin elinde, bir kamyon şoförünün tekerinin altında harcanmaması için hepsini eğitmemiz gerekir. Meseleye böyle bakmak lâzım ve bunun da siyaseti olmaz, eğitimin siyaseti olmaz. Mesela ben çok uzun yıllar şunu savundum. Milli eğitim Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı doğrudan Cumhurbaşkanlığına bağlanmalıdır. Yani iktidarlarla değişmemelidir. Çocuklara gelince, çocuğa soruyorsun. Geçen gün şehit aileleri anma günü vardı. “Nasıl bir adam olacaksın?” diyorum. Atatürk ilkelerine bağlı, vatanını, milletini … “Bırakın çocuklar” dedim bırakın bunu. Bir yerde şarkıcı olacağım, bir yerde bunu olacağım, öbür tarafta gidiyorsun Ordu’nun bir köyünde “polis olacağım”. Peki nerede okuyorsun? “Okumuyorum, Kur’an Kursu’na gidiyorum.” O çocuğa birisinin Kur’an Kursuyla polis olunamayacağını anlatması gerekir. Çünkü olmak istiyor. Öyle zeki çocuklar çıkıyor ki aklın mantığın durur. Ağrı’nın Tutak ilçesinin bir köyünde çocukla bir internet muhabbeti yaptık, ben sustum. Şimdi sen bu çocuğu orada tutamazsın. Çocuklara yönelik yapılan politikalarda da siyaset arayamazsın. Fakir çocukların özel okullara alınması durumu vardı. İptal ettirdiler. Bak tarikat okulunda okuyacak bilmem ne. Bu kadar tek boyutlu bakmamak lâzım bu meseleye. O çocuk hepten orada kalacak. O zeki çocuk niçin orada kalsın? Benim yaptığım gibi ona elli milyon, buna yüz milyon bireysel burs kurtuluş değil. O benim vicdanımı rahatlatır. Ya bana ulaşamayanlar ne yapacak?

Eğitime %100 destek ya da eğitim programı dediğinizde her şeye atılıyorum ben.Yani Sağlık Bakanlığı’nın çocuklara ilişkin bir programı oluyor, Sağlık Bakanı beni davet etmiş mesela, hoşuma gidiyor bunlar. Bunlar insanın emeğinin görülmesidir. Ben belki bütün bu yaptıklarımla, parantez içinde söylüyorum ben İstanbul medyasının çok gözde bir adamı değilim. Ama bu ülkenin Başbakanı kalkıp diyor ki “Tayfun TALİPOĞLU nasıl Türkiye yollarında bu çocuklara hizmet vermekten yorulmadıysa biz de öyle yorulmayacağız.” Bundan daha büyük onur var mı?

-Ülkemizde gerek devlet televizyonları, gerekse özel televizyonlarda çocuklar için yapılan programları içerik ve kalite açısından değerlendirdiğinizde neler söylersiniz?

-Şimdi televizyon ve çocuk denince meseleye şuradan girmek gerekiyor. Yarını hazırlamayan bir ülkeyiz. TV bir eğitim aracı mıdır? Yoksa bir eğlence aracı mıdır? ayırımını çok uzun süre tartıştık. Ben, eğitim aracıdır kısmında yer aldım. Ama insanlar biz buradan para kazanacağız diye müthiş bir dejenerasyon yaşadılar ve pop starcı bir gençlik yaratıldı. Bunun sakıncası ne? Şimdi onu anlatayım. Bir kere TV çok önemlidir. Ben kaymakam olacaktım. Beni kaymakam yapmadılar. Ama dikkat edin, ben bir kaymakamın yaptığı işleri yapıyorum. Su akıp yatağını buluyor. Niye? Cevat Fehmi BAŞKUT’un “Buzlar Çözülmeden” kitabını okudum ve filmini seyrettim. Orta ikideydim. “Kaymakam olacağım” dedim. Bu film bütün yaşantımı etkiledi.

Ben bir yarışma programı da sunabilirdim. Talk Show’da yaparım bu çenemle ben. Ama ben bu işi istiyorum ve bakın aynı işi yapıyorum. Birileri yapmasa bile siz o işi yapıyorsunuz. Şimdi siz çocuklara ne seyrettiriyorsunuz? Anne babalar oturuyorlar. Dizide, (Osmanlı falan geçse anlayacağım. Bu dönemde geçiyor.) ağanın esas karısı, çıtır karısı, çıtırın yardımcısı bilmem ne. Siz anne baba olarak onaylıyor musunuz bu gayrimeşru ilişkiyi? Onaylıyorsunuz. Siz, yarın sekiz yaşında olan bir kız çocuğuna metres olarak yaşamanın kötülüğünü anlatamazsınız. Çünkü anne baba olarak o gün o şarkıcının evli bir adamla olan ilişkisini çok doğal görerek izliyorsan bunlar oluyor. Şimdi siz yüz kişinin yaşantısını Türkiye’nin yaşantısı gibi gösterirseniz (bu laf benimdir şimdi herkes kullanıyor) halktan koparsınız. Biz, yüz kişinin yaşantısıyla değil, bu ülkenin gerçek insanlarıyla uğraşmalıyız. Sanal insanlarıyla değil. Daha doğrusu bizim için önemli olan gerçek insanlardır, sanal insanlar değil. Siz bu sanal insanları ülkenin gerçek insanları bunlar diye sunduğunuzda çocuklar da onlara özeniyorlar. Bakın bütün bu yarışmalar aslında bana plânsız gibi gelmiyor. Eskiden çok ticari geliyordu. Zira, şimdi sistem; şu yarışma, bu yarışma...  Çocuklar, üretmenize gerek yok. Bir gün bir yarışmada yırtarsanız yırttınız. Kız çocukları, sizin ilişkileriniz olabilir. İstediğinizi alabilirsiniz. Başarıya ulaştığınızda bu toplum sizi affeder. Türkiye böyle insanları bağrına basıyor. Nasıl basıyor bağrına? Bu ne demektir? Şimdi böyle bir insanı bağrına basan anne kızına; bu yollardan geç, başarıya ulaşırsan iyi yaparsın. Ulaşmazsan bilmem nerede çalışırsın demesinin başka şeklidir. Efendim toplum bunu istiyor, diyorlar. Toplum bunu istemiyor. Bir çocuğa siz doğduğundan itibaren turşu suyu verirseniz niye süt istemiyor diye şikâyet edemezsiniz. Bence Misak-ı Millî hareketi şimdi başladı. Siyasi anlamda değil. Bu ulus dünya ülkeleriyle yarışacak bir ulus olacaksa önce çocukların eğitimi iyi olacak. İşte o zaman muasır medeniyetleri yakalayabiliriz. Lafla değil.

- 1996 yılında Dinar’da başlattığınız kampanyayı biliyoruz. Olağanüstü çabalar sarf ederek topladığınız yardımlarla Dinar’ın Kabaklı Köyüne okul yapımında etkin rol aldınız. Bu çalışmalarınız Milli Eğitim Bakanlığı’nın Eğitime %100 Destek Kampanyasına katılımınızla devam ediyor. Bu kampanyaya katılımın artırılabilmesi için medyaya düşen rol nedir?

-Kampanyayı duyurmak için hazırladığımız TV spotları ya da çeşitli afişlerle bu %100 Destek Kampanyasının tanıtımında başarı sağlandı diye düşünüyorum ama diğer televizyonların da destek vermesi gerekiyor ve bunun haber olması gerekiyor. Tamam insanlar bir hayır yapıyor ama ne kadar olsa takdir edilmek de istiyor. Siz iyi bir şeyler yapın, insanlar gelip buluyorlar. Efendim, Eğitime %100’ü anlatmak için çaba harcayan bir ekip var. Hepsi pırıl pırıl, hepsi insanı rahatsız edecek kadar namuslu. Yani böyle bir ekip baş koydu bu işe. Basın yayın işini biraz ön plâna çıkarmak gerekiyor. Eğitime %100 Destek çok önemli bir devrimdir. Yani, yapılacak harcamanın %100’ünü vergiden düşürmek demek dehşet bir rakamdır ve çok önemli bir şeydir.

Yıllarca Anadolu’da dolaşırken hep şu vardı. Şuraya bir okul yapalım diyorsunuz. Adam diyor ki; okulu yapacağız, çıkacak otuz milyara, biz bunun vergisini vereceğiz, şunu vereceğiz v.s. İnsanların bu tür mazeretleri olurdu. Şimdi mazeretleri yok. iki bilgisayar versen vergiden düşüyorsun kardeşim. Bu bir teşviktir ve çok önemlidir. Eğitime yapılan her şeye desteğim ben. Kim yaparsa yapsın. Şimdi Samanyolu Kolejlerinden beş tane çocuğumuz Teknoloji Olimpiyatlarında altın madalya aldı. Benim programım dışında yer veren olmadı, bir de Zaman gazetesi yer verdi. Ama Bayhan’ı bugün herkes tanıyor. İşte şimdi herkes şapkasını önüne koysun. Yarınki Türkiye’den şikâyet hakkımız olmayacak. Ben bunu söylemeye çalışıyorum burada.

Bakanlık eğitimle ilgili konularda üzerine düşeni fazlası ile yapıyor. Gazetecilikte bunu söylemek de zordur. Hiç onaylanamayacak bir tavır vardır; muhalifse yaptığı güzel şeyleri görmeyeceksin. Şu anda Milli Eğitim Bakanlığında alınan kararlar devrim niteliğinde kararlardır.

Türkiye herkese hakkını teslim etmek için şu anlayıştan kurtulacak; “Benim hırsızım, benim katilim iyidir.” Ben yapıyorsam her şey iyidir, o yapıyorsa, yaptığı her şey kötüdür. Bu anlayış silinmelidir. Ama bu anlayışın yavaş yavaş kırılmaya başladığını gösteren bazı belirtiler var.

- Guatr hastası Ali Dursun yol hikayelerine konu olunca hemen hemen bütün ülke onun derdini paylaştı. Ali Dursun özel hastanelerde ameliyat ettirilerek sağlığına kavuştu belki ama ülkemizde binlerce Ali Dursunlar var. Yani sorun birisinin tedavisiyle çözülmüyor. Bu sembolik çözümle ve duyarlılıkla amaçladığınız ne idi? Çünkü bu tür yayınları reklâm veya gösteriş olarak eleştirenler de var, ne dersiniz?

-Bu bahsettiğiniz olayın komik bir öyküsü var. Biz Ali Dursun’u köyden almaya gittik. Çocuk ilk defa motorlu araca bindi. Samsun’a (merkeze) getirdik. Oradan da uçağa bindi. İstanbul’a getirdik. Köyden çıkarken ben sordum: “Ali Dursun ne olacaksın?” dedim. “İmam olacağım.” dedi. Beş saat sonra İstanbul’a ulaştığımızda muhabir arkadaşım sordu ne olacaksın diye. “Karar vermedim.” cevabını aldık. İşte bu olayı Ali Dursun’un şahsında değerlendirelim. Onun şahsında ülkemiz çocuklarına ufuk vermede ne derecede başarılıyız onun hesabını yapalım. Ali Dursun niye imam olmak ister? Çünkü Ali Dursun’un köyde gördüğü en önemli adam, itibarlı adam imam. Sen, bu çocuğun okuması için alternatifler sundun, okullar önerdin de o mu reddetti?

Bu olayda dikkati çeken başka bir şey de Ali Dursun’un köyünde herkesin guatr olmasıydı. Sağlıklı su kaynakları köyün sadece sekiz kilometre uzağındaydı. Su gelse sağlık sorunu olmayacak. Ama medya için bu gibi sorunlar dert değil. Çünkü onların, kiminle kimin yaşadığı, yöneticilerin oğullarının nerede askerlik yaptığı gibi … çok ciddi olarak uğraştıkları meseleler vardı.

Yokluğun, geri bırakılmışlığın, ihmal edilmişliğin içinde nasıl düşünülmesi gerekiyorsa Ali Dursun öyle düşünüyor. Ali Dursun’da beğenilmeyen bir yan varsa suç onun mu?

Yıllar sonra Ali Dursunla yine röportaj yaptık. Bana ikide bir “Allah razı olsun.” diyor.  Bizim entelektüellerimizden biri telefon ediyor. “Abi, senin yardım ettiğin çocuk dinci olmuş!” Dedim ki, “Kuş uçmaz kervan geçmez köye bir gün bir adam gelecek. Onunla sohbet edecek. Kendisi ameliyat olacak, ailesi ameliyat olacak. Kendisi okuyacak, kız kardeşi okuyacak. Ne desin bu çocuk, kalkıp bana sövsün mü? Çocuk minnettarlığını ifade ediyor. Kendisine yapılanı takdir ediyor.” Arkadaşın çocuğun minnetini bildirdiği kelimeye tahammülü yok.

- Bir yerde; “Her köşesinde, köşelerinden daha güzel, ülkemin çocukları var ki, susuşları söylemleri kadar önemli, beklentileri veremediklerimizi yüzümüze vuracak kadar büyük… Onlar, çocuk gibi düşünüp, çocuk gibi istemeye devam edecekler. Hiçbir kir onların yüzündeki aydınlığı örtemiyor,” diyorsunuz ve bu bağlamda; Düşler Ertelenmesin kampanyası ile Anadolu çocuklarına düş taşıyorsunuz. Yirmi bin çocuğa tek tek oyuncak dağıtarak onlara düş veriyor ve onlardan düş alıyorsunuz?

Böylesine duygusal tarafı da olan bu girişimlerin Tayfun Talipoğlu’nun üzerinde bıraktığı etki nedir? Mutluluk mu, trajedi mi, rahatlama mı?

-Bu kampanya şöyle başladı. Başta benim bazı endişelerim vardı. Çocukları sevindirmek için oyuncak dağıtırsak, babaları çocuğuna oyuncak alamadığı için üzülür mü acaba diye düşündüm. Diğer tarafta da, onların hayallerini süsleyecek bir oyuncakları olmalıydı. Oyuncak alacak milyarlarca parayı babalara versen çocuğuna kolay kolay oyuncak almaz.

Birilerinin sorunlarını dile getirmek, mümkün olursa bu sorunları çözmek veya çözümüne katkı sağlamak insana müthiş bir rahatlama veriyor ki, ben bu tatmini hiç bir maddî değere değişmem. Tabiî, bu katkıları sağlarken, yardımları yaparken insanların onurlarını incitmemeye son derece dikkat edilmelidir. Yani bizim medyanın bazı kesimlerinde olduğu gibi paraya her şeyini teslim eden bir tavrımız olamaz. Tuncer Kurtiz’in dediği gibi; “Biz zengin olma tehlikesini atlattık.” Ben gazeteciyim. Gazetecinin bir yerlere maddiyatla sıkı sıkıya bağlanmış göbek bağı olmamalıdır. Bir adam ya gazetecidir ya da iş adamıdır.

Bu programların ve kampanyaların üzerimde bazen yıpratıcı bir etkisi de oluyor. Öyle yoksul bölgelerden İstanbul’a gelince vicdanınız rahatsız oluyor. Sonra bizim programlarımızın fakirlik edebiyatı yapmakla suçlanmak gibi bir riskli tarafı da var. Diyorsunuz ya işte; onlar çocuk masumiyeti ile isteyecekler, biz de elimizden geleni vermeye çalışacağız. Bunu yaparken de onların yüzünde kir varsa ondan iğrenmeyeceğiz. Gücümüz yetiyorsa temizleyeceğiz, yetmiyorsa temizlenmesinin gereğini çığlıklarla haykıracağız.

Şu ana kadar bir milyon seksen dört bin kilometre yol gittim. Gittiğim yerlerde insanlar bize çatıyor; “Abi, medya şöyle de böyle de…” Oğlum, ben buralara kadar gelmişim bana mı diyorsun, diyorum. Bazıları da bizi aileden gibi görüp çok sıcak karşılıyorlar.

Bakın size bir şey anlatayım. Misafir bir arkadaşım vardı. Gayet lüks bir yere davet edilmiştim. Garson yanıma yaklaştı: “Abi, biz senin programlarını seyrederiz. Annem de, kız kardeşim de severler seni. Buralar sana uymaz.” dedi. Anladım ki izleyiciler bizi yaptığımız programlarla özdeşleştiriyorlar.

- Bir de öteki Türkiye’nin zamanından önce büyümüş çocukları var. Yani okulda olması gerekirken çalışmak zorunda olan çocuklar. Programlarınızda bu çocuklarla konuşmalarınızı izlerken edindiğimiz izlenime göre onların sorun algılama biçimi bize pek çocukça gelmedi. Ne dersiniz gerçekten çalışan çocuklar çabuk mu büyüyor?

-Anadolu’da çocuklarımız çok erken yaşta sorumluluk yükleniyorlar. Sorumluluğun olduğu yerde ister istemez olgunluk bilinci gelişir. Aileler diyorlar ki; “Sen emeğini ortaya koy, buradan para kazan, bu parayı bize getir ya da aldığın bu parayla yaşamak zorundasın.” Bu çocuk elbet erken büyüyecek. Sorumluluğun altına giren herkes erken olgunlaşır.

Bence bugün Türkiye gençliğinin en büyük sorunu sorumsuz yetişmesidir. Bunu söylerken çocuklarımızı götürüp madende çalıştıralım demiyorum. Ama çocuklarımız üretmeden bonkörce tüketime alışıyorlar ki bu son derece sakıncalı bir durum bence. Gençliğimize sorumluluk bilinci kazandırmak, eğitim sisteminin en önde gelen görevlerinden olmalıdır. Eğitim, öğrencilere sorumluluk bilincini iyi aşılamalıdır. Örneğin, öğrenciler okullarda kaliteli müzik yapıyorlarsa ödüllendirilmelidir, dansöz gibi oynadıklarında değil. Allah aşkına okullarda düzenlenen yıl sonu balolarına gidin. Anneler, babalar, o beş yaşından başlamak üzere her yaştan çocuklar şıkır şıkır oynuyorlar. Televizyonlarda, yazılı basında, örnek olarak sunduklarımız hep bu oynayan çocuklar. Başarılı çocukların hiçbir yerde adı geçmiyor. Karabük’te bir kız çocuğu gördüm, Jimnastikte dünya literatüründe “Şükran hareketi” var. Kızımız dünya jimnastiğine figür katkısında bulunmuş, adını biliyor muyuz?

Bu çocuğu ben sunmuştum. Şöyle anons ettim: “Bugün gazetecilikte utandığım günlerden biri. Çünkü Şükran’ı ben yeni tanıdım.”

- Sokak çocukları ülkemizin kanayan yaralarından birisi şüphesiz. Onların sizin ve diğer yapımcıların aracılığı ile gündeme getirilmesi, konunun ilgililerini çözüm yolunda girişimler yapmaya teşvik ediyor mu? Yaptığınız işle bu sorunların çözümüne katkı sağladığınızı düşünüyor musunuz ?

-Sokak çocuklarının sorunlarını çözmeye yönelik çok yönlü çalışmalar var. Herkes üzerine düşeni yapıyor. Valilikler de, belediyeler de gerekeni yapıyor, haklarını yememek lazım. Çocuk Esirgeme Kurumu ve diğer sivil toplum örgütleri fedâkarca çalışıyorlar. Biz zaman zaman eleştirinin de dozunu kaçırıyoruz. Bu kurumlardaki bazı ferdî ihmalleri veya olumsuz davranışları genele veya bir kuruma mal ederek yapılan programlar son derece yanlış. O kurumları yıpratmamak gerekir. Onlar hepimize lazım.

- Değerlendirme yaparken veya eleştirirken olumluyu pek görmek istemiyor muyuz? Yani bardağın boş tarafı bizim ilgimizi daha mı çok çekiyor, ne dersiniz?

-Tabiî, aynen öyle. Bence bunun nedeni insanların eksikliklerine ortak arama içgüdüsü gibi geliyor bana. Bir de başkalarında gördükleri eksiklik insanları rahatlatıyor. “Asgari ücretle bir aile nasıl yaşar?” diye program vardı. Baktım bir kahvede insanlar vahlarla tühlerle bu programı izliyorlar. Adama acıyorlar falan. Onlara dedim ki; “Siz o adamdan farklı değilsiniz ki! Bu program sizi anlatıyor.” Ama bu tavır Türk halkının tevekkülünden kaynaklanıyor. Onun için onu yönetmek çok kolay. Bizim programların katkısı da bu bağlamda değerlendirilirse, o programda anlatılan insanlarla aynı durumda olanlar pek üzerine almıyor. Onu başkalarının trajedisiymiş gibi görüyor.

-Şiirleriniz ve kendi çektiğiniz fotoğraflardan oluşan “Ne Çoktular, Ne Kadar Çocuktular” adlı kitabınız 10. baskıya ulaştı. Bir şiir kitabının bu baskı sayısına ulaşması ülkemizde çok görülen bir durum değil. Bu ilgiyi neyle açıklarsınız?

-Benim yaptığım program Bam Teli halkın programıdır. Ben onu para kaygısı ile yapmadım. Yaptığım işin halkın ihtiyaçlarına cevap verdiği için benimsendiğini düşünüyorum. Bu sözünü ettiğiniz kitap da öyledir. Öyle televizyon kanallarında gösterildiği gibi Türkiye yirmi dört saat oynamıyor. Onun çözüm bekleyen ciddi sıkıntıları var. Biz onların sıkıntılarını çözemesek de onların sesi olmaya çalışıyoruz. Yahut da bazı sunucuların yaptığı gibi sürekli ağlamıyor Türkiye. Bu trajedi sömürüsünü de yapmamak lazım.

- Neler okuyorsunuz diye sorsak?

-Ben popüler kültürün dayattığı hiçbir yazarı okumuyorum. Moda olmuş yazarları okumuyorum. Klasikler her zaman tercihimdir. Çünkü onlar zamanın süzgecinden geçerek kendini ispatlamış yazarlardır. Aradan onca yıl geçtiği hâlde eğer hâlâ gündemdeyse bir eser, ondan alınacak şeyler vardır. Ben, şu anda Sokrates’in “Savunma”sını okuyorum. Günümüzde ayda bir kitap çıkaran yazarlar var. Bunların özentisiz yazıldığı ayrılan zamandan belli. Açıkçası onları okumayı zaman kaybı olarak görüyorum. Adam, televizyon görüşmelerini kitap olarak çıkarıyor.

-Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

-Ben de teşekkür ederim.

Öyle zeki çocuklar çıkıyor ki aklın mantığın durur. Ağrı’nın Tutak ilçesinin bir köyünde çocukla bir internet muhabbeti yaptık, ben sustum. Şimdi sen bu çocuğu orada tutamazsın. Çocuklara yönelik yapılan politikalarda da siyaset arayamazsın.

Yokluğun, geri bırakılmışlığın, ihmal edilmişliğin içinde nasıl düşünülmesi gerekiyorsa Ali Dursun öyle düşünüyor. Ali Dursun’da beğenilmeyen bir yan varsa suç onun mu?


 

Tayfun Talipoğlu

1962 yılında Kars'ta doğdu. İlkokulu Malatya Şeker İlkokulu ve Eskişehir Yunus Emre İlkokulu'nda okudu. Ortaokulu Eskişehir'de, liseyi Ankara Atatürk Lisesi'nde tamamladı. Ankara Üniversitesi SBF Kamu Yönetimi Bölümünden 1983'de mezun oldu. Milliyet Gazetesi'nde muhabir olarak başladığı gazetecilik yaşamına önce Star1'de, sonra ATV'de haber muhabiri olarak devam etti. 1995 yılından itibaren önce ATV'de son üç yıldır da NTV'de Bam Teli programını hazırlayıp sunarak mesleğine devam eden Talipoğlu yedi yılı aşkın sürede 930 bin kilometre yol ve yüzlerce dosya yaptı. Takvim, Yeni Yüzyıl, Cumhuriyet ve Sabah gazetelerinde köşe yazarlığı da yapan Talipoğlu evli ve bir çocuk babası.

 

 

 

İçindekiler

Editör

Mustafa Kemal'in "Hakimiyet-i Milliye" Muhabirine Verdiği Mülakat

Çocuk Renkleri
Çağrı GÜREL

Demokrasi Eğitimi ve Okul Meclisleri Projesi
Dr.Abdulvahap ÖZPOLAT

Çocuk Yazarlarıyla e-söyleşi

Harry Potter'ın Büyüsü
Prof. Dr. Nilüfer TUNCER

Çocuk Şiirleri Güldestesi
Ali KARAÇALI

Çocuk Şiirleri
Tülin ARSEVEN

Çizgi Film, Masal ve Çocuk
Şaban ÖZÜDOĞRU

"Dünyanın Bütün Çiçekleri" Şiiri Üzerine
Dr. Adem ORAKÇI

Sait Faik Abasıyanık'ın Hikayelerinde Çocuk
Selahattin ARSLAN

Tayfun Talipoğlu ile Bam Teli, Eğitime % 100 Destek, Ali Dursun ve Diğer Çocuklar Üzerine

Himaye-i Eftal'dan Çocuk Esirgeme Kurumu'na Çocuklara Uzanan Şefkat Eli
Turgay ÇAVUŞOĞLU-Aziz SÖĞÜTLÜ

Bir Çift Beyaz Çorap
Reşat GÜREL

Bir Öğretmenin İtirafları
Hidayet SELİMOĞLU

Karikatür
Hakkı USLU

Diğer Elektronik Yayınlar

[Tebliğler Dergisi][Milli Eğitim Dergisi]

 Ana Sayfa    | Eski Sayılar  |

Copyright © T.C. Milli Eğitim Bakanlığı  Yayımlar Dairesi Başkanlığı, 2000
URL: http://yayim.meb.gov.tr
 Yorum, öneri ve yazılarınızı bekliyoruz.
baae@meb.gov.tr