M. Fatih ANDI*
Doç. Dr., İstanbul
Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi,
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
Son dönemlerde, edebiyatımızda bir roman bereketinin
yaşandığı gözlemlenmektedir. Bu tür, diğer bütün
edebî türleri geride bırakarak, özellikle son birkaç
yıl içerisinde büyük bir atağa geçmiş; yayın ve edebiyat
hayatımızda, âdeta bir patlamaya dönüşmüştür ki
bu, romanın bizim edebiyatımızdaki varoluş tarihi içerisinde
bugüne kadar şahit olunmamış bir durumdur.
Edebiyat ve kitap dergilerinde, internet sitelerinde,
gazetelerin kültürsanat sayfalarında veya eklerinde,
televizyon programlarında bu duruma dair son zamanlarda
epeyce şey yazılıp söylenmeye başlandı. Kimileri
bu sayısal artışı olumlu buldu, kimileri nitelik
açısından değerlendirdi. "Patlama, çılgınlık, damping,
salgın, furya" gibi olumsuz sıfatlarla niteleyenler oldu.
Gerçekten de bilhassa son iki yıl içerisinde Türk
edebiyatında romanın büyük bir ivme kazandığı, özellikle
genç yazarların hararetli bir istekle romana yöneldiği
ortadadır. Geçmişte gençlerin edebiyata ilgisi veya
özentisi çoğunlukla şiir üzerinden başlardı. Bu, uzun
süre de geçerliliğini korudu. Sonra galiba bir ara, belki
9O'lı yıllarda, sevindirici olarak, hikâyeye ilgi yeniden
canlanmaya başladı. Hikâye kitapları ve dergileri birbiri
peşisıra okuyucu karşısına çıktı. Aynı tempoda mıdır
bilmem ama, hâlâ da çıkmaya devam ediyor. Eski İstanbul
hayatını anlatan kitaplar yine bu yıllarda ilgi kervanına
eklendi. Biyografiler ve hatırat kitapları...
Derken popüler tarihî romana duyulan merak ve gösterilen
rağbet, Abdullah Ziya Kozanoğlu'larınkinden,
Turhan Tan'larınkinden, Murat Sertoğlu'larınkinden
farklı bir
kulvarda, tekrar ısındı. Yayınevleri okuyucu karşısına
tercüme veya telif, ısrarla çoğunluğu Osmanlı sarayının
hanım sultanlarının hayat hikâyelerini işleyen romanları
sürme yarışına girdi. Safiye Sultanlar, Nurbânû Sultanlar,
Hurrem Sultanlar adına cilt cilt romanlar yazıldı veya
tercüme edildi. Osmanlı tarihinde
Abbase
Sultan, Kiraze Sultan vs. gibi yeni hanım sultanlar
keşfedildi (!). Oryantalist bir rüzgârla sarayın harem
hayatı kurcalandı. Ardından ise sözünü ettiğimiz roman
dalgası geldi.
Edebiyat ve kültür hayatındaki dalgalanmalar, ilgi
artışları, elbette bir canlılık getiriyorsa güzeldir. Ama
önemli olan bu canlılığın, milletin kültür hayatında, edebiyat
ve sanat birikimi içerisinde bir kalıcılığa dönüşüp dönüşmeyeceği,
bir kalite ve katkı getirip getirmeyeceğidir.
Bizce son yılların bu roman zenginleşmesini
bu açıdan da değerlendirmeyi unutmamak gerekir.

Sözünü ettiğimiz bu dalga, kimi kitapların etrafında
kopartılan gürültülü ve sansasyonel dedikodularla,
reklamasyon pompalamasıyla, bazı yazarların özel
hayatlarryla ve yazdıklarından edindikleri kazançlarıyla,
televizyon programlarında tartışılmalarıyla, büyük
şehirlerin geniş bulvarlarında "billboard"lara
taşınmalarıyla, gazetelerin kitap ekleriyle Türk
edebiyatının bugüne
kadar bilmediği bir durumu da oluşturdu. Tam da
toplumun ekonomik rehaveti elde etmiş kesimlerinin
hayatları etrafında teşekkül eden, medya tarafından da geniş
bir toplumsal kesime haberi ve dedikodusu yaygınlaştırılan
"yaşam'ların ortaya koyduğu "hayatın ma
gazinleşmesi" olgusuna denk düşüyordu söz konusu
bu durum. Edebiyat da bu toplumsal sürece paralel bir
biçimde, giderek kendi magazinini oluşturmaya başladı.
Veya bu hayat tarzı, edebiyatta kendisini ortaya
koydu, bir yayın ve edebiyat magazini meydana geldi. Bu
magazinel eğilim, bugün kapaklarında birtakım
mankenlerin, televizyon dizisi oyuncularının, futbolcuların
isimleri bulunan romanımsı, çeşnili, oyalayıcı, bol resimli
albümvari birtakım yayınlarla uç noktalara gelmiş
bulunuyor. Geçtiğimiz günlerin kitap fuarlarında
bu türden kitapların ve bu makuleden yazarların, imza
günleriyle, Şahane Pazar veyahut Televole kameralarıyla
standları bolca işgal ettiklerini gördük.
Bu magazinleşen yayın ve edebiyat "piyasa"sı, bugün
basılan kimi kitapların tirajlarında da bir "patlama"ya
şahit kılıyor kitleleri. Bazı kitaplar yüzbinlerce
basılıyor ve emsallerine oranla çok daha ucuz bir fiyata
satılıyor. "Kitap" denilen kültürel olgu, bu şekilde
süpermarketlerin raflarında, deterjan kutuları, salça kavanozları
ve tuvalet kağıdı ambalajları arasında yerini almaya
başlıyor. Kitap ve onun taşıyıcısı olduğu bilgi
ve kültür, metalaşmaya doğru gitmektedir diyebiliriz
bu yolla. Tüketim toplumu ideolojisi burada da etkisini
veyahut hükmünü yürütmeye başlamıştır.
Yayın evleri "sürümden kazandıklarını" ileri sürüyorlar
böylece. Veyahut ancak bazı kitapları böyle çok
sayıda ve ucuza basabileceklerini ve "promosyon"
mantığıyla satarak böyle bir sonuca varabileceklerini...
Kitap ve onun taşıyıcısı olduğu bilgi ve sanat, promosyon
malzemesi mi olmalıdır? Yahut olabilir mi?
Bir kitabın çok satması, kitleye yayılması çok mu
olumsuz bir şeydir? Hayır. Ama olumsuz olan, hangi kitabın
çok basılıp yayıldığıdır. Üzerine böylesi bir yatırım
yapılan kitap, Türk kültür veyahut (eğer edebî nitelikli
bir eserse) sanat hayatına ne katmaktadır? Getirigötürü
denklemi hangi endişeler etrafında kurulmuştur?
Bilginin ve estetik düzeyin önemsendiği bir bakış
açısı mı, yoksa yalnızca çokça tüketilmesi düşünülen
ve istenen bir tüketim metaı algılayışı mı, kitap olgusunun
etrafındaki endişeleri örmeye başlamıştır?
Böylesi çok satan kitaplara göz attığımızda, ısrarla
gerek hacim ve format, gerekse muhteva bakımından
bir takım ölçütlerin göz önünde bulundurulduğunu
görürüz. Yayıncının ana kaygısı o kitabın bu ölçütler
etrafında yüzbinlerce basılıp basılamayacağı, çok satıp
satmayacağıdır. Bu ise eser seçişte gerek dil, gerek konu,
gerekse biçim özellikleri bakımından basite, genele,
sıradana göz kırpan kitapların tercih edilmesini gerekli
kılmaktadır yayıncı açısından. Bu, "herkes"in hiç
de çaba sarfetmeden, zorlanmadan, kolaylıkla anlayacağı,
sıkılmayacağı, çerez gibi okuyacağı kitaplar olgusunu
kültür hayatımızın içerisine her geçen gün biraz
daha sokmaktadır.
Kitap fiyatlarının ucuzlaması, elbette bir toplumun
bilgilenme kanallarının kolaylaşması anlamına da gelir
ki, olumlu bir şeydir. Ama bu ucuzlama her şeyden önce
yalnızca kitabın maddî değerinde olursa iyidir. Yoksa,
maddî değerine paralel bir şekilde muhtevada da
bir ucuzlama, hiç de
tasvip edilecek bir tutum değildir.
Zira önemli olan, bir kitabın bir dönemde, çok
okunup sonra saman alevi
gibi sönmesi değil, bir toplumun
kültür ve sanat hayatına zenginleştirici bir kalite
getirmesi ve kalıcı olmasıdır. Yakın zamanların bu
çok basılan kitaplar
olgusunu bu açıdan da değerlendirmemiz
şarttır.
Bu olgu yelpazesinin önemli bir bölümünü, yukarıda
bahsini ettiğimiz romanlar meydana getirmektedir.
İvmesi giderek artan bir biçimde, günümüz edebiyatında
bir roman çoğalması kendisini göstermektedir ki,
bu konuda yapılan bir çalışmaya göre (A. Ömer Türkeş,
RadikalKitap, 22 Temmuz 2004), yalnızca 2004 yılının
ilk yedi ayı içerisinde toplam 150 yeni roman yayımlanmıştır.
Üstelik bu yekûnun aşağı yukarı yarısı, yazarının ilk romanı
olma özelliğini taşımaktadır. Bu
sayılar, yazımızın girişinde de söylediğimiz gibi, romanın
Türk edebiyatındaki macerası sürecinde bir rekordur.
Böylesi bir rekora ulaşmak ise, Türk edebiyat hayatı için
doğrusu sevindirici olmalıdır.
Acaba öyle midir?
Elbette bu roman ilgisinin edebiyatımıza usta kalemler ve
kalıcı eserler de kazandırmasını temenni etmek
durumundayız ve elbette içlerinde çok başarılı ve güzel
roman örnekleri de var bunların. Ama bu nicelik
artışının tamamıyla bize bu kapıyı açacağını düşünmenin
de pek doğru bir beklenti olmayacağını kabul etmek
zorundayız. Özellikle de bu romanların, çoğunluğu
itibarıyla, niteliğine baktığımızda.
Konulan yahut yazılış eksenleri, sayfalarına taşıdıkları
insan portreleri açısından bu romanların doğrusu
sayıları kadar zengin bir açılım ortaya koyduğunu da
söyleyemeyiz. Önemli bir kısmı, yazarlarının kendi
hayatlarından yola çıkarak yazdıkları metinlerden
müteşekkil. Böyle olmayanlarda bile böylelerle birlikte,
ana eksen, büyük şehrin acımasız hayatı karşısında bunalmış
insanlar/insancıkların yapıp ettikleri. Çoğu kez vurgusuz,
sorgusuz, entellektüel bir birikim ve sorumlulukla
ele alıp irdelemekten ve sorgulamaktan kaçınan
bir anlatım... Popüler bir düzey... Böyle olmayanlardan
sarfınazar, bu özellikleri ile, bunların çoğunluğunun
bir kitap kalabalığı oluşturduğunu söylemek
çok fazla insafsızlık
olur mu bilemiyorum. Zira kitap,
toplumun kültür
hayatında bir değerdir. Okuyana bir
şeyler katmak
zorundadır. Hayatı anlamakta ve yaşa j
makta bir zenginlik,
bir renk, bir tarz oluşturmakta pa ]
yi bulunmalıdır. Gerisi
kağıt ziyanlığıdır.
Romanlar yazılıyor, romanlar basılıyor ve satılıyor.
Reklamları yapılıyor, kısa paragraflarla gazetelerin edebiyat
ve sanat magazini köşelerinde tanıtımı da yapılıyor.
Fakat doğrusu, bu romanlar üzerinde bir inceleme,
eleştiri, değerlendirme, o romanların içine doğduğu
medyatik ortamda ve platformlarda boy göstermiyor.
Yakın zamanların bu roman patlaması bazı yazarların ve
edebiyatçıların şikâyet yollu ve eleştirel tonlu
yazılarına, sözlerine konu oldu. "Edebiyat terlik gibi
ayağa düştü." diyenler, "Roman tüketim nesnesi oldu."
diyenler, "Özel hayat, edebiyatın yerini aldı." diyenler,
"Tinerciler roman yazıyor." diyenler (bk. Gerçek Hayat,
nr. 2004/32) yahut bu gidişin bir "damping" (bk.
Evrensel Kültür, Ağustos 2004), bir "çılgınlık" olduğunu
söyleyenler (bk. Radikal Kitap, 22 Temmuz 2004) haklı itiraz
ve tereddütleri edebiyatın saygınlığı, kalitenin
korunması endişesi adına dile getirdiler.
Bu kaygılara ve itirazlara, başka yorumlar ve düşünceler
eklemek de mümkündür. Fakat bu patlamanın
arkasında yatan etkenlerin en önemlilerinden birisi,
toplumun sosyal ve ekonomik yapısındaki 90'lardan
sonra hız kazanan değişme, gitgide bir tüketim toplumu
olmaya doğru sürati artan bir tempoda kayışımız
ve buna paralel olarak hayatımızda baş gösteren zihniyet
değişimi, oluşmaya başlayan yeni ilgiler, tarzlar, yaşama
biçimleridir.
Kolaycılık, rahat ve konfor düşkünlüğü, bunu sağlayıcı
maddî imkânlara hemencecik ulaşabilme hırsı ve
arzusu, şöhret tutkusu, "köşeyi dönme" beklentisi, zamana
karşı tahammülsüzlük, çile ve tahammülden kaçış,
bu ilgilerin ve yaşama biçimlerinin günlük hayattaki
yansımaları olarak karşımızda dikiliyor. Ardından bu
beklentilerin kolay ve hızlı elden edinilmesi imkânlarının
yoklandığı, kof umutların hormonlu gübrelerle yeşertildiği
popstar yarışmaları, dizi film figüranlıkları,
sezonluk şöhret kapıları, eğlence dünyasının ışıklı ortamları,
medyatik olmanın cazibesi...
Bu roman patlamasının arkasında yatan popüler
seviyeyi, sayısal sürati bu olgularla birlikte de düşünmek
zorundayız. Böylesi roman yazarlığı da, artık birileri
için bu kapıların aralayıcısı olarak görülmeye başlanmıştır
bugün. Çok basılan ve satan, dolayısıyla çok
para kazandıran, şöhrete ulaştırma ihtimali bulunan
romanlar gerçeği...
Diğerleriyle birlikte bu kapının da bu beklentiler uğruna
yoklanmasını bu konuda yabana atamayız. Bu
durum, romanların bir yandan sayıca artışını doğururken, bir
yandan da kitleselleşme amacına yönelik olarak,
popülerleşmeyi ortaya çıkarmaktadır.
Fakat doğrusu, bu hengâmede harcanan, ciddî anlamda edebiyatın
sıcaklığı, sanatın kuşatıcılığı olmaktadır.
Toplumun roman penceresinden edebiyat ve sanat
algılayışı da bu ucuzlukla birlikte ucuzlamaktadır.
Seviyesizlik bir seviye olmaya doğru gitmektedir. Bilgi
yanlışları, üslûp zaafları, hepsinden öte dil yanlışları ve
savrukluğu, kimilerinde fena şekilde bir ifade sığlığı bu
popüler düzeydeki romanların bir kısmını malûl etmektedir.
(V. Türk Dili Kurultayı'nda verdiğimiz bir
tebliğ, bu romanların dil zaafları üzerineydi ve doğrusu, hani
Nasrettin Hoca fıkrasından kinaye, "palalık" yanlışlar bizi
Türkçenin geleceği adına korkuttu.)
Buraya kadar, son birkaç yıldır yayın hayatımızda
şahit olduğumuz çok satan kitaplar ve edebiyatımızdaki
"roman furyası" konusunu, yer yer kalemin ucunu
sivrilterek de olsa, kitleselleşme, dolayısıyla popülerleşme
ve sığlaşma tehlikesi perspektifinden ele almaya çalıştık.
Fakat bir yanlış anlaşılma ihtimalini önlemek,
iyiyi ve güzeli hep istisna tutmak ve iyimser bitirmek
adına, burada sonuç yerine belirtelim ki, günümüzde
bizi karşılayan bu roman kalabalığının içinde, hem de
yazarlarının ilk kalem tecrübelerini teşkil etmekle birlikte,
edebiyatımıza genç bir ses, farklı bir nefes olarak
doğan ve zenginleştirici birer ilgi penceresi açan
romanların varlığı
sevindiricidir.
Bu "roman patlamasından umarız ki edebiyat ve
kültür hayatımız yukarıda
küçük temaslarla üzerinde
durmaya çalıştığımız kaygı
noktalarımıza rağmen kârlı
çıkar.