Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Dergisi

 

 Ana Sayfa    | Eski Sayılar |

 KASIM 2004  |  YIL : 5 |  SAYI : 57

NEDEN SADECE GENÇLER MİZAH DERGİSİ OKUYOR?


M. Bilal ARIK*
Yrd. Doç. Dr., Selçuk Üniversitesi
İletişim Fakültesi,Gazetecilik Bölümü

 

Türkiye’nin mizah dergiciliği serüveninde, zaman zaman çok başarılı örnekler çıkmasına rağmen, genel olarak okurla “sağlıklı iletişim kuramama” probleminin yaşandığını söylemek mümkündür.  Temel sorun, kitleye arz edilen bu  mizah dergilerinin, sadece 17-20 yaş arası genç okurlara cazip gelmesi, gençlerin ileriki yıllarda bu dergileri terk etmesi ve bu problemin bir türlü aşılamamasıdır. Yaşanan bu durum, mizah dergileri yöneticileri tarafından bir başarısızlık olarak değil, sosyolojik bir gerçeklik olarak tanımlanmaktaysa da, bu varsayımı esaslı olarak sorguladığımızda, “mizah dergilerinin sadece gençlere cazip gelmesi”nin ne denli “doğal bir sosyolojik gerçeklik” olduğu tartışmaya açıktır. 17-20 yaş grubu arasındaki gençlerin bu dergileri büyük bir şevkle takip etmeleri ve satışların genel dergi satışları göz önünde bulundurulduğunda yüksek olması elbette bir yayıncılık başarısıdır; ama madalyonun öbür yüzünde bu sadık okurların bir gün bu dergileri terk ettikleri gerçeği de acımasızca konumlanmaktadır. Bu yazıda, gençler adına çekim merkezi olabilen mizah dergilerinin, okurlarını uzun süre ellerinde tutamamalarının olası nedenlerinin tartışılması amaçlanmaktadır.

Cumhuriyet dönemi mizah dergiciliği geleneğinde sadece gençlerle değil neredeyse tüm yaştan okurlarla “sağlıklı bir iletişim” kurabilen ve Türk mizahının gelişiminde önemli rol oynayan iki dergi bulunmaktadır. Bu dergilerin başarılarının ardında yatan etmenleri sorgulamak, günümüz dergilerinin mizahını tartışma açısından da açımlayıcı olacaktır. İlk olarak ele almak istediğimiz dergi, Marko Paşa’dır (Marko Paşa, çoğu yerde mizah gazetesi olarak tanımlanmaktaysa da, içerik olarak bir dergi formatından çok da farklı olmadığı için bu çalışma kapsamında dergi olarak tanımlanmıştır). Marko Paşa dergisi, özellikle 1946 ile 1950 yılları arasında başarıyla yaptığı toplumsal muhâlefet ile, Türk mizahında yadsınamaz bir öneme sahiptir. 25 Kasım 1946 yılında yayına başlayan dergi, mizah açısından son derece “riskli” bir dönemde, “dokunulamaz” ve “yapılamaz” birçok konuda cesaretle yayın yapmayı göze almıştır. Yıllardır mizahın keskin tarafını âdeta kış uykusuna yatıran, siyasî otoriteye karşı eleştirilerini dile getirmeyen veya getiremeyen mizahçıların bir anlamda patlamasıdır Marko Paşa hareketi. Dergi, yöneticileri, bürokrasiyi, Amerikanlaşma hareketlerini, karaborsacıları ve harp zenginlerini çok ağır bir dille eleştirmektedir. Yöneticilerin "biz ne dersek onu yapın, düşünmeyin, sağa sola bakmayın, size ve devlete ne lazımsa biz bunu sizden iyi biliriz, sizden iyi yaparız" yaklaşımlarına mizah cephesinden ilk ciddî karşı çıkıştır Marko Paşa hareketi.

Kısacası halkın yanında halk için çıkan bir yayındır Marko Paşa; bu yüzden de içtenliğinin karşılığını 60 binlere ulaşan satış rakamıyla ve mizah dünyasındaki saygın ünüyle almıştır. Halk ve aydınlar, Marko Paşa’nın mücadelesine destek olarak mizah yoluyla sessiz bir tepkiye ortaklık etmişlerdir. 60 bin tiraj sadece 1945’li yıllar için değil, günümüz koşullarında bile takdir edilmesi gereken bir yayıncılık başarısıdır. Dönemin dağıtım ve satış koşulları, okuma yazma oranı ve kentsel nüfusun büyüklüğü göz önünde bulundurulduğunda, derginin halkla kurduğu bağ gerçekten takdire şayandır.

Mizah dergiciliği geleneğinde ikinci olarak ele almamız gereken dergi Gırgır dergisidir. Gırgır dergisinin toplumsal konumlanması da, en az Marko Paşa deneyimi kadar zengin verileri bünyesinde barındırmaktadır. Derginin savunduğu mizah anlayışının sosyolojik analizi başka bir yazının konusudur muhakkak; fakat burada tartışmamız gereken esas gerçeklik, Gırgır’ın 600 binlere varan tirajıyla, âdeta her eve girebilmeyi başarabilmesi ve kitlesel bir fenomene dönüşmesidir. Gerçekten de, özellikle 1980’li yılların başında, dergi hem siyasî duruşu hem de satış grafiğiyle önemli bir denge unsuru olmuştur. Gırgır’ın özellikle kapağı ve 3. sayfa karikatürleri, susturulmuş toplumsal muhâlefetin dışarı sızma noktası olarak işlev görmüş ve genç yaşlı birçok okur, derginin duruşunu takdirle karşılamışlardır. Bu konuda elimizde, ampirik veriler bulunmamakla birlikte, şöyle bir tahmin yürütmek herhâlde olasıdır; Gırgır’ın alıcılarının arasında gençler çoğunlukta olmakla birlikte, özellikle 1980-1983 yılları arasındaki yasaklı dönemde, derginin alıcı kitlesini sadece gençler oluşturmamaktadır. Toplum ve dünya sorunlarına meraklı genç-yaşlı bir çok insana Gırgır dergisi, özellikle dönemsel koşullardan ötürü cazip gelmiş, bu amaçla pek çok insan, parasını ödeyip bu maceraya dahil olmuştur.

Her iki derginin de başarılarının ardında yatan temel etken, dönemin toplumsal koşullarına verebildikleri mizahî karşılıkların son derece yerinde olmasıdır. Ne Marko Paşa’nın, ne de Gırgır’ın aynı formatları devam ettirerek günümüz koşullarında başarı şansları yoktur. Mizahın özünü, anlık gelişmelere karşı uygun tepkiyi verebilmek ve günün dilini doğru konuşabilmek oluşturmaktadır. Bu yüzden, bu dergilerin başarılarının sırrını içtenliklerinde ve doğru zamanda doğru yerde olmalarına bağlamak gerekmektedir. Bu dergilerin doğru “tuşu” bulmaları, kendilerine kitlesel bir anlam atfedilmesine yol açmıştır. Bu yüzden, biz de günümüz mizah dergilerini analiz ederken toplumsal bağlamla aralarındaki ilişkiden yola çıkacağız. Marko Paşa ve Gırgır dergisi, baskı dönemlerinin dergileridir; baskı dönemleri mizaha olan ihtiyacı arttırır. Bu yüzden, baskının olduğu yerde mizah patlar ve kitleselleşir. Fakat baskı ortadan kalktığı zaman, mizahın gerçek fonksiyonu ortaya çıkmaktadır; böyle zamanlarda geçmişte eleştirerek beslendiği iktidardan faydalanamayan mizah, yaşayabilmek için farklı stratejiler geliştirme zorunluluğuyla karşı karşıya kalmaktadır. Nitekim gerek Marko Paşa ve gerekse de Gırgır, baskı dönemi sona erdiği zaman toplumsal işlevlerini yitirmişlerdir. Gırgır sonrası mizah dergilerinin de, baskı sonrası dönemde kitleyle “doğru” bir iletişim kurabildiklerini söylemek pek olanaklı değildir.  Zaten bu iletişim noksanlığının esas nedenleri de  bizim çalışmamızın esasını teşkil etmektedir.

Gırgır dergisi, Batı taklitçiliğini devam ettirmek yerine, mizahı yerelleştirmiş ve gündelik hayatı, olabildiğince yalın bir hâlde mizahın konusu hâline getirmiştir. Süreç içerisinde satışların yüksekliği diğer medya kurumlarının ilgisini çekmiş, aynı zamanda Oğuz Aral’ın “babalığı”ndan sıkılan gençler kendilerini daha özgür şartlarda ifade etmek istemişler ve  Gırgır dergisinden büyük kopmalar meydana gelmiştir. İlk kopuş, 70’li yılların sonunda Mikrop dergisiyle başlamış, ardından Limon dergisiyle devam etmiştir. Limon dergisi, gerçekten de hem satış başarısı hem de mizaha yükledikleri yeni anlamla, dergicilik piyasasında taze bir ses olmuş ve bu dergide palazlanan gençler de ileriki dönemlerde mizah dergiciliğinin en yetkin isimleri hâline gelmişlerdir. Günümüzde mizah dergiciliğinin en gür sesi Leman ve Penguen dergilerinden gelmektedir; bu dergilerin yazar ve çizerleri bu uzun yolculuğa Limon dergisinde beraber başlamışlardır. Gırgır paragrafını kapatmadan, dergiden son kopuşun Hıbır dergisi ile gerçekleştiğini ve bu kopmanın hem Gırgır’ı, hem de Hıbır’ı, orta vadede tükettiğini vurgulamakta yarar vardır. Biz de bu çalışmada, günümüz mizah dergileri tanımlamasını yaparken, elbette aralarında bazı temel farklılıklar olmasına rağmen Leman ve Penguen dergilerini, daha da derininde Limon –özünde çok daha uzun süreli olan Leman- dergisinin mizahını analiz etmeye çalışacağız. Öncelikle Limon dergisinin başlangıç dönemini hatırlamak yerinde olacaktır:

Limon dergisi, politik olarak Gırgır’dan çok daha solda bir görünüm sergilemektedir. Gırgır, zaman zaman sol-muş gibi gözükse de özünde ulusçu, devletçi ve muhafazakar bir dergi idi. Limon’da bu tutuculuk kırılmış ve genç mizahçılar “tartışılamayan” bir çok toplumsal meseleye bile özgürce projektörlerini tutma cesareti gösterebilmişlerdir.

Dergi gerçekten de genç bir mizahı temsil etmiş ve bu tazeliği/samimiyeti okurları tarafından da takdirle karşılanmıştır.  Limon’cular, mizahlarında da mevcut klişeleri, ya da Oğuz Aral çizgisini tekrarlamak yerine, cesurca kendilerine yeni alanlar aramış ve “doğru tuş”u bularak, çabalarının karşılığını hem saygınlık hem de tiraj olarak geri döndürmeyi başarmıştır. Özellikle kentli orta sınıf gençlerin hislerine tercüman olmayı başarabilen dergi, aynı zamanda absürd anlatımlara, şiddete, pornoya da sayfalarını sonuna kadar açmış ve bu anlatımlarda samimiyeti ön planda tutarak yetkin ve başarılı bir mizah çizgisi tutturmayı başarmıştır. 1991 yılında Güneş gazetesinin para ödeyemez hâle gelmesinin ardından Limon, bir gecede Leman adını alarak bağımsız bir yayına dönüşmüştür. Leman da genel olarak Limon çizgisini devam ettirmiştir. Edebiyattan, metafizikten ciddî oranda beslenen dergi, özellikle yükselen değerlere ve medya kültürüne yönelik sert tavrıyla dikkat çekmiştir. Dergi 90’lı yılların ortalarına kadar tazeliğini korumayı başarmıştır, fakat süreç içerisinde ideolojik ya da ranta dayalı çatışmalar meydana gelmiş ve Leman dergisinden de bir çok yeni dergi türemiştir. Son olarak Leman dergisinden ayrılan bir grup çizer Penguen dergisini kurmuş ve başarılı bir satış trendi tutturmuşlardır. İki dergi arasındaki temel farklılığın “siyasî” olduğu söylenmekteyse de, bu çalışma kapsamında aralarına ciddî bir ayrım konmamış ve  Limon ekolü tanımlamasının mevcut durumu yansıtabildiği öngörülmüştür.

Limon ekolü, gerçekten ortaya çıkış koşulları ve “yeni” söylemi ile mizah dünyasında taze ve yetkin bir yapılanmayı temsil etmektedir. Derginin Türk mizahına katkıları elbette takdire değer; fakat süreç içerisinde yoruldukları, kendilerini tekrar ettikleri ve günün gerisinde kaldıkları da açıkça teşhir edilmelidir. Dergi yöneticileri, hedef kitlelerinin gençler olduğunu ileri sürmektedirler; fakat durumun pratik gerçekliğini sorguladığımızda bu dergilerin gençleri bile ancak bir noktaya kadar tatmin edebildikleri ve okurların süreç içerisinde derginin mizahî ve ideolojik söyleminden sıkılıp, bir zamanlar yüce anlamlar atfettikleri bu dergileri terk ettikleri gerçeği karşımıza çıkmaktadır (Bu çalışma kapsamında “gençlik” tanımlamasıyla bu dergileri mizah adına sağlıklı olmayan yollarla tüketen kitle kastedilmektedir). Çünkü adı geçen dergilerin yazar ve çizerleri, öylesine tutum ve davranış kalıpları içerisine girmektedirler ki, onların da, okurlarıyla sağlıklı bir iletişim kurma çabası içinde olduklarını söylemek olası değildir.  Bu saldırgan tespiti güçlendirme adına, öncelikle mizah felsefesine biraz girmek ve mizahın ne olduğunun, ne olmadığının altını kalın çizgilerle çizmek faydalı olacaktır.

Mizah, çok basit ve sıradan bir olgu olarak görünmesine rağmen özünde son derece ciddîye alınması gereken bir faaliyet/eylem/tepki bütünüdür. Bu bağlamda mizahçı olmak da olaylar arasında doğru bir neden-sonuç ilişkisi kurmayı ve toplumsal yapının sağlıklı analizini gerektirir. Mizahçı, günü doğru okumalı ve yaşanan hayatın gerisinde kalmama adına ciddî bir çaba içerisine girmelidir. Mizah, tüm toplumsal işlevinin ötesinde, öncelikle bir zeka gösterisidir. Hatta etimolojik anlamı bu bağı işaret etmektedir. Arthur Koestler’in de ifade ettiği gibi, “Nükte (witticism) sözcüğü, özgün anlamı yaratıcılık, icat etmekle ustalık olan zeka (wit) sözcüğünden türetilmiştir.”1 Mizah yapmak sadece başkalarını eleştirmekle sınırlı bir eylem biçimi değildir; gerçek mizahçı aynaya bakmasını bilebilen, öz eleştiriden kaçınmayan kişidir. Mizahçı, aynı zamanda eyleminin ve söyleminin arkasında durabilen, eleştirdiği durumu kendi kişisel gerçekliğinde de test edip uygulayabilen kişidir. Bunun yanı sıra mizah takımla oynanmaz, özünde bireysel bir oluş biçimidir. Mizah öylesine bireyseldir ki kurumsallaştığı anda kendini tüketir. Gerçek mizahçı kurumsallaşma tehlikesini hissettiği anda, gitmesini bilebilen insandır. Mizah koroyo uyarlanamaz, ancak solo icra edilebilir. “Eğlence dünyasında bir koro var gibi. Mizah ise solo bir çıkış. Herkesin aynı havadan çaldığı ülke orkestrasında mizah, arada bir ayağa kalkan ve aykırı ses çıkartan solist gibi. Hint fakirinin yatağı bol çivilidir, hepsi de aynı boyda ve sıkça çakılmıştır, yatanın sırtına batmaz, acıtmaz. Sonuç hiç değişmez, eğlencelidir, güldürür. Mizah ise, umulmadık anda sandalyeye bırakılan bir raptiye gibi, oraya oturana ‘cart/ diye batar, acıtır. Gülen varsa da, bu artık başka birisidir.”2 Mizahçı, okuruna saygıyı her şeyin önünde tutmalı ve tekrardan/rutinden şiddetle kaçınılmalıdır.  Bu bağlamda, Fransız karikatürist Tim’in, “bir karikatürcünün ne çizeceğini okur tahmin edebiliyorsa, o mizahçı bitmiş demektir”3 tespitini yeniden hatırlamak ve üzerine etraflıca kafa yormak fevkalâde yerinde olacaktır. Bildik klişelerin tekrarı mizah olarak tanımlanamaz, bu okuru kandırmaya ve hatta sömürüye girer ki zaten böyle bir durumda okura düşen görev de mizahçıyı kaderiyle baş başa bırakmak, mizahına değil kendisine gülmektir. Mizah acımasızdır, bir anda çizerinin de elinde patlayabilme potansiyeli olan bir bombaya benzer; hakkı verilmezse, yönü çizerine döner.  Bu bağlamda işin içine sömürü girdi mi, mizah çirkinleşir; o zaman mizah olmaktan çıkar ve başka bir şeye, sevimsiz bir şeye dönüşür. Mizahçı yaşayışıyla çizdikleri örtüşen insandır; herkesi, onu rahatsız eden her durumu olabildiğince cesur bir biçimde eleştirme hakkı vardır elbette, ama her şeyden önce haddini bilmektir mizah. Haddini bilmek mizahçıyı küçültmez, aksine yüceltir. Mizahçı gerektiğinde Don Kişot’tur, gerektiğinde aylak adam…Mizahçı yalnızdır, yalnızlığı seçendir…. Kimi zaman tek başına verir mücadelesini, kimi zaman dostlarıyla, kimi zaman uzak ülkelerdeki okurlarıyla; ama mizahçı, esas sorumluluğunun mizahın bizzat kendisine olduğunu bilen kişidir. En yüksek sesi çıkaranın, en muhâlif olmadığını bilendir mizahçı; çığlık çığlığa bağırması ya da küfretmesi gerekmez hasmına karşı çıkması için, bazen susmaktır en etkili tokat karanlığa; mizahçı bunu bilendir. Tan Oral’ın sözleriyle, “mizah direnmediği hâlde teslim olmayandır.”4 Mizah, güçlünün değil zayıfın dostudur; sadece siyasî iktidara karşı değil, tüm toplumsal iktidar yapılanmasının karşısında, ısrarla bireysel özgülüklerden taraftır; çünkü mizah özgürlüktür; her şartta özgürlüğü seçmektir ve özgürlük karşısında her bireyi eşit konumlandırmaktır; sadece kendisi gibi düşünenler için değil, başkasına zarar vermediği sürece herkes için aynıdır özgürlüğün tanımı mizahta... Mizah, insanı hedefler ve sorumluluğu da öncelikle insan gerçekliğine karşıdır. Hele de, çok sık rastlandığı gibi, bazı baskıcı oluşumlara saldırırken, sırtını farklı bir totaliterliğe dayamak asla değildir. Mizah, güncelin büyüsüne kapılmadan, yarına kalabilmektir. Sadece, ulus devletin vatandaşlarına değil, dünya vatandaşlarına seslenebilmektir. Mizah özünde gerçekler üzerinden yapılabilir; ancak sırtını gerçeğe dayarsa işlevsel olabilir; bu yüzden toplumsal sorunların derinlikli ve incelikli analizini zorunlu kılar. Mizahçı varolmak ve yaşadığını hissetmek adına eylemde bulunur, yani mizah yapar; para kazanmak için değil… Mizahçı da paraya bağımlıdır sonuçta her insan gibi, onun da ödenmesi gereken faturaları bulunmaktadır vs., bu yüzden elbette emeğinin arzından para kazanmalıdır; ama para kazanmak için kendini konumlayan ve sanatını araçsallaştıran bir “profesyonel” değildir mizahçı. Kısacası, mizah erdemdir, namustur, samimiyettir…. Bunun dışındakilerse, mizah değildir; başka bir şeydir…

Tüm bu şartlar altında, dergilerde yapılan mizahı göz önüne getirdiğimizde, buradaki ileti alışverişinin “mizah amaçlı” bir iletişim sürecinden çok daha farklı anlamlara gebe olduğunu  görmekteyiz. Gençlerin, mizah dergilerini almalarının altında yatan temel etmen, bu dergilerin genç kitlenin ait olma ihtiyaçlarının tatminine olanak sağlamasıdır. Bu dergilerin söylemini göz önüne getirdiğimizde, aradaki bu ileti alışverişinin mizah eksenli bir iletişim sürecinden öte anlamlar taşıdığını görmekteyiz. Gençler bu mizah dergilerini okuyarak aidiyet ve muhâliflik duygularını tatmin etmektedirler. Genç oldukları ve siyasal bir duruş geliştirebilme adına yeteri kadar donanımlı olmadıkları için, bu dergilerden alınan haplarla kendilerine siyasal bir eylem devşirdikleri sanrısına kapılmaktadırlar. Böylelikle, bir gruba ait olduklarını ve yalnız olmadıklarını sanmakta, kendi bunalımlarını, tepkilerini ve çelişkilerinin paylaşıldığını görmek onları rahatlatmaktadır. Fakat dergi yöneticilerinin bu söylemi benimsemelerinin ardında yatan esas nedenin samimiyet değil, tiraj kaygısı olduğu çok açıktır. Yoksa bir çizerin 10 yıl boyunca gençlik bunalımlarını tekrar tekrar yayınlamasının akla uygun bir karşılığını bulmak kolay değildir. Bu dergilerin siyasal söylemlerinde de benzer bir samimiyetsizlik göze çarpmaktadır. Okurlarını acımasız  kapitalizme karşı harekete çağıran bu dergiler, diğer taraftan farklı baskıcı uygulamaları görmezden gelebilmektedirler. Özgürlük, bu dergilerde, -özellikle Leman dergisinde- “koşullara göre tanımlanabilecek bir durum” olarak ele alınmaktadır. Politik duruş itibari ile bu dergiler, ne şeffaf ne demokrat, ne de özgürlükçü bir görünüm sergilemektedirler. Doğal olarak bu samimiyetsizlik okur tarafından kısa süre içinde fark edilmekte ve bu dergilere yönelik ciddî eleştiriler, özellikle de internet ortamında –sözgelimi Ekşi Sözlük’te- sıklıkla dile getirilmektedir. Olgular arasında nesnel bir neden-sonuç ilişkisi kurmaktan yoksun ve toplumsal yapılanmanın dinamikleri konusunda son derece keyfi, bir o kadar da subjektif davranan bu dergilerin siyasî söylemi çok daha ayrıntılı bir analizi zorunlu kılmaktadır. Son olarak, gerçekten de Türkiye’de özgürlük, demokrasi, insan hakları, laiklik vs. gibi kavramlar, bu dergilerin insafına kalmışsa, ülke adına durumun  oldukça vahim  olduğunu belirtmek, vicdanî bir görevdir.

Mizah dergilerinde gözlemlenen bir diğer sorun da, bu yetenekli mizahçı kuşağının artık söyleyecek sözlerini tüketmeleri, bunun farkına varamamaları ve masaya aynı bayat yemeği getirme konusunda ısrarcı olmalarıdır. Gerçekten de, bir noktaya kadar mizahı ileriye taşıyan bu ekip, süreç içerisinde kendilerini yenilemek yerine, eski hikâyeleri tekrarlama yolunu seçmiş ve mizahlarının üstüne bir tuğla dahi koyma zahmetinde bulunmamışlardır. Elbette mizah dergilerinin ciddî bir felsefî ve edebî gelenekten beslenmeleri zorunlu değildir; ama edebiyat dergiciliğine dahi soyunan bu ekibin, olaylara ve olgulara biraz daha derinlikli yaklaşmaları beklenmez mi? Dergide çizilen karikatürlere baktığımızda, aynı sıfata, yani “karikatürcü” sıfatına sahip olan Tan Oral, Semih Balcıoğlu, Gürbüz Doğan Ekşioğlu’nun, çizgilerini ve hassasiyetlerini göz önüne getirdiğimizde, dergi çizerlerini tanımlamak gerçekten zorlaşmaktadır. Elbette her meslek grubunda farklı düzeylerde insanların olması normaldir; ama her mesleğin aynı zamanda, asgari gerekliliklerinin de olması gerekir. Mizahçı olmak, kafasına eseni çiziktirmekten öte bir şeydir… Mizah yapmak belli bir derinlik, bunun ötesinde entellektüel kaygı ve duruş gerektiren bir eylemdir; fakat dergicilik pratiğinde, bunun gerçekleşme olanağının pek olmadığı rahatlıkla ileri sürülebilir.

Mizah dergisi çizerleri kendilerini geliştirme zorunluluğunu gereksiz bulmaları, doğal olarak kitlesel ilgi düzeyine yansımaktadır. Mizahlarıyla “söz söylemekte” zorluk çeken çizerler, başka yollara sapmayı tercih eder hâle gelmişlerdir. Özellikle cinsellik sömürüsü, bu dergiler için en uygun kaynaklardan biri olarak görülmektedir. Dergiler, özellikle cinselliği ele alış tarzları ile, toplumsal ya da cinsel yaşamdaki çelişkileri işaret etmek yerine ilkel ve erkek egemen bir söylemi yeniden üretmektedirler. Cinsellik, bu dergilerde üzerinden toplumsal eleştiri üretilen bir nesne olarak değil; âdeta bilinçli ve profesyonel bir biçimde kullanılan bir meta olarak ele alınmaktadır. Özellikle kafası cinsellik ile dolu olan ilk gençlik çağındaki okurların duyguları sömürülmekte ve bu yolla bir rant sağlanmaktadır. Cinsel içerikli karikatürlerle, aynı zamanda üretim sıkıntısının gizlenmesi ve genç kitlenin ilgisinin devamı amaçlanmaktadır. Cinsellik de hayatın önemli bir parçasıdır muhakkak ve belli estetik formlar dahilinde sanatın her dalında, elbette mizahta da kullanılmalıdır ama dergilerdeki cinselliğin ele alınış tarzında  sanatsal kaygıların değil, satış kaygısının öncellendiği belirgindir.

Son olarak mizah dergiciliğinde bir diğer, belki de  tüm sorunları kapsayan esas sorunun, içtenlik sorunu olduğunu vurgulamak gerekir. Kurumları olabildiğince  eleştiren bu dergiler, zamanla hem ideolojik hem de ekonomik düzeyde birer kurum hâline dönüşmüşler ve bireyselliklerini yitirmişlerdir. Aynı zamanda bu dergiler, mizahın olmazsa olmazı olan, zaman zaman projektörü kendine tutma gerekliliğini de ısrarla görmezden gelmişlerdir. Mizah dergileri öz eleştiriden kaçındıkça, okurlarla aralarında var olan iletişimsizlik pekişmekte ve gençler ilgilerini yitirerek başka sulara yelken açmaktadırlar. Var olan sorunların esası, mizahın özüne saygı göstermemek ve “ben yaptım, oldu!” mantığından kaynaklanmaktadır. Mizahta doğru “tuş” bulunamazsa, hele de yetersizlikleri gidermek yerine, itiraf edilme cesareti bile gösterilmez, sorunlar yok sayılırsa, mizahın yönü uygulayıcısına döner ve onun saygınlığını yerle bir eder.  Toplumsal yaşamdaki tüm olgu ve eylemleri özgürce eleştirme hakkına sahip olan mizah dergileri, aynı hassasiyeti kendilerini ve eylemlerini eleştirirken de göstermelidirler. Kendilerine duyulan saygının farkına varan okurlar da, ancak o zaman  dergilerini terk etme alışkanlığını sona erdirebilir. Mizah dergisi yöneticilerinin bu konu üzerine ciddî bir şekilde durmaları, saatlerini bugüne ve daha bilinçli okurlara göre yeniden ayarlamaları, “gençliğinde” büyük bir keyif ve gururla bu dergileri okuyan eski bir okurlarının naçizane önerisidir…

_________________

1 Arthur Koestler, Mizah Yaratma Eylemi, Sevinç-Özcan Kabakçıoğlu, İris Yayınevi, İstanbul, 1997, s.5

2 Tan Oral, “Gülünç-Gülmece, Yaza Çize, İris Yayınevi, İstanbul, 1998, s. 52

3 Tan Oral, “Saçmalama Hakkımı Sonuna Kadar Kullanmak İstiyorum”, Yaza Çize, s.36

4 Tan Oral, “Saçmalama Hakkımı Sonuna Kadar Kullanmak İstiyorum”, Yaza Çize, s.31

Kaynakça

• Koestler, Arthur (1997) Mizah Yaratma Eylemi, Sevinç-Özcan Kabakçıpğlu, İris Yayınevi: İstanbul

• Oral, Tan (1998) Yaza Çize, İris Yayınevi: İstanbul

 

 

İçindekiler

Editör

 

Karikatür
Hakkı USLU

Popüler Kültürün Ne Olduğu Üzerine

İrfan ERDOĞAN

 

Ünsal Oskay ile Popüler Kültür Üzerine Söyleşi

Ethem BARAN-Şaban ÖZÜDOĞRU

 

Popüler Edebiyata Dair
M. Orhan OKAY

Popüler Kültür Aralığından Edebiyata Bakmak
Dinçer EŞİTGİN

İletişim Kavramı Açısından "Popüler Romanlar" ve "Estetik Romanlar"

Şaban SAĞLIK


Roman Bereketi mi? Roman
Furyası mı?

M. Fatih ANDI


Popüler Kültür, Popüler Sanat, Popüler Edebiyat Üzerine Bir Toplantı

 

Divan Şâiri Nâbi ve Popülizm Eleştirisi
Dursun Ali TÖKEL


Popüler Çocuk Kitapları ve Medyasının Çocuk Kültürüne Etkilerine Sosyolojik Gerçeklikler Açısından Bakış

Necdet NEYDİM

Türk Edebiyatının Popüleşmesi Sürecinde Tanzimat Dönemi Gazetelerinin İşlevine Dair Popüler Edebiyat Soruşturması

Ahmet Cüneyt ISSI

 

Popüler Edebiyat Sorusturmasi

Her Söz Bir Şey Söyler

Feyza HEPÇİLİNGİRLER

 

Havada Kar Sesi Var ya da Türkülere Eleştirel Bir Bakış
Ali YAKICI


Türk Dil Kurum Başkanı Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın' la Söyleşi
Ali KARAÇALI-Dinçer EŞİTGİN-Celal ASLAN

 

Sodom ve Gomore Manzaraları
Gülcan ÇOLAK

 

Dil Kirlenmesinin Bir Başka Boyutu: İş Yeri Adları
Hasan GÜLERYÜZ

 

Popüler Kültür ve Dil Soruşturması
 

Ayaküstü Yemek Yeme Üzerine
Korkmaz ALEMDAR

 

Tüketim Kültür ve Cep Telefonlarının Popülerliği
Derya TELLAN

 

Memnuniyetsizlik Felsefesi ya da Popüler Kültür Dayatmaları
Murat EROL

 

Bir "Manipülasyon Aracı" Olarak Medya Medya ve Gençlik
Yalçın ÇETİNKAYA


Bir Popüler Kültür Örneği Olarak Laila Ankara

Elif TETİKBAŞ


Popüler Kültür ve Ürünlerin Oluşumunda Medyanın Rolü

Meliha DÜZGÜN

 

İzliyorum Öyleyse Varım: Türkiye' de Kentli Ailenin Televizyon İzleme Süreci Üzerine Genel Bir Değerlendirme

Aydan ÖZSOY

Can Kazanoğlu ile Popüler Kültür ve Futbol Üzerine
Ethem BARAN-Dinçer EŞİTGİN-Çağrı GÜREL


Televizyonlarda Yayınlanan Magazin, Eğlence ve Yarışma Türü Programların Toplumsal Kültür Üzerine Etkileri-Kırıkkale ve
Ankara Örneği

Sıtkı YILDIZ

 

Yarışma Programları ve İdeolojisi

Levent YAYLAGÜL

 

Magazin Eklerinde Yaşam Tarzlarının Yeniden Üretimi (Şamdan, Gala, Starlife ve Dolce)

Erdal DAĞTAŞ

 

Üretim ve Tüketim Süreci Açısından Popüler Kültür ve Medya İlişkisi: Kurtlar Vadisi Örneği

Bülent TELLAN

 

Sadık Güneş ile Medya, İletişim, Popüler Kültür, Televizyon ve Ötesi
Turgut BAĞRIAÇIK

 

Belmalar, Seymen Ağalar, Selimler ve Çakırlar Arasında Öğretmen Olmak
Filiz AKIN BAŞAR

 

Popüler Kültür ve Biz
Hasan EFE

 

Liseli Gençler ve Müzik Yarışma Programları
Bilge ALBAYRAK

 

Üniversite Gançliğinin Yabancılaşması
Selçuk UYGUN

Siyasal Toplumsallaşma ve Çocuk: Ankara'da İlköğretim Çağı Öğrencileri Üzerinde Yapılan Bir Araştırma
Serdar ÖZTÜRK


Karikatür, Popüler Kültür ve
Popüler Karikatür

Atila ÖZER

Neden Sadece Gençler Mizah Dergisi Okuyor?
M. Bilal ARIK

Ulusal Kültürde Yozlaşma ve Karikatür
Niyazi YOLTAŞ

Karikatür ve Popüler Kültür Değerlendirmesi

Mizahın Gençliği Keşfi
Hayati BOYACIOĞLU

Popüler Kültür Nesnesi Olarak Karikatür ya da Çizginin Metaya Dönüşmesi
Deniz DOKGÖZ

Karikatür ve Popüler Kültür
Ferit ÖNGÖREN

Popüler Bir Olgu Olarak Futbol
Çağrı GÜREL

Futbol Üzerine E-Söyleşi
Çağrı GÜREL

Bir Futbol Arkeolojisi ve Felsefesi: Neo-Pagan Popüler Kültür Olarak Futbol
Yusuf KAPLAN

Futbol Tiyatrosu
Vefa TAŞDELEN

Top Oynamak
Ercan ŞEN

Futbol Fanatizmi,Popüler Kültür ve Farklı Kültürlerin Futbolu
Aydın AKTAY

Popüler Müzikle Kirlenen
Yasemin DUYAR

Seçilen Hatırlanamayacaklar
Münevver ÖNDER

 

Diğer Elektronik Yayınlar

[Tebliğler Dergisi][Milli Eğitim Dergisi]

 Ana Sayfa    | Eski Sayılar  |

Copyright © T.C. Milli Eğitim Bakanlığı  Yayımlar Dairesi Başkanlığı, 2000
URL: http://yayim.meb.gov.tr
 Yorum, öneri ve yazılarınızı bekliyoruz.
baae@meb.gov.tr