Türkiye’nin
mizah dergiciliği serüveninde, zaman zaman çok başarılı
örnekler çıkmasına rağmen, genel olarak okurla “sağlıklı
iletişim kuramama” probleminin yaşandığını söylemek
mümkündür. Temel sorun, kitleye arz edilen bu mizah
dergilerinin, sadece 17-20 yaş arası genç okurlara cazip
gelmesi, gençlerin ileriki yıllarda bu dergileri terk etmesi
ve bu problemin bir türlü aşılamamasıdır. Yaşanan bu durum,
mizah dergileri yöneticileri tarafından bir başarısızlık
olarak değil, sosyolojik bir gerçeklik olarak
tanımlanmaktaysa da, bu varsayımı esaslı olarak
sorguladığımızda, “mizah dergilerinin sadece gençlere cazip
gelmesi”nin ne denli “doğal bir sosyolojik gerçeklik” olduğu
tartışmaya açıktır. 17-20 yaş grubu arasındaki gençlerin bu
dergileri büyük bir şevkle takip etmeleri ve satışların
genel dergi satışları göz önünde bulundurulduğunda yüksek
olması elbette bir yayıncılık başarısıdır; ama madalyonun
öbür yüzünde bu sadık okurların bir gün bu dergileri terk
ettikleri gerçeği de acımasızca konumlanmaktadır. Bu yazıda,
gençler adına çekim merkezi olabilen mizah dergilerinin,
okurlarını uzun süre ellerinde tutamamalarının olası
nedenlerinin tartışılması amaçlanmaktadır.
Cumhuriyet
dönemi mizah dergiciliği geleneğinde sadece gençlerle değil
neredeyse tüm yaştan okurlarla “sağlıklı bir iletişim”
kurabilen ve Türk mizahının gelişiminde önemli rol oynayan
iki dergi bulunmaktadır. Bu dergilerin başarılarının ardında
yatan etmenleri sorgulamak, günümüz dergilerinin mizahını
tartışma açısından da açımlayıcı olacaktır. İlk olarak ele
almak istediğimiz dergi, Marko Paşa’dır (Marko
Paşa, çoğu yerde mizah gazetesi olarak tanımlanmaktaysa
da, içerik olarak bir dergi formatından çok da farklı
olmadığı için bu çalışma kapsamında dergi olarak
tanımlanmıştır). Marko Paşa dergisi, özellikle 1946
ile 1950 yılları arasında başarıyla yaptığı toplumsal
muhâlefet ile, Türk mizahında yadsınamaz bir öneme sahiptir.
25 Kasım 1946 yılında yayına başlayan dergi, mizah açısından
son derece “riskli” bir dönemde, “dokunulamaz” ve
“yapılamaz” birçok konuda cesaretle yayın yapmayı göze
almıştır. Yıllardır mizahın keskin tarafını âdeta kış
uykusuna yatıran, siyasî otoriteye karşı eleştirilerini dile
getirmeyen veya getiremeyen mizahçıların bir anlamda
patlamasıdır Marko Paşa hareketi. Dergi,
yöneticileri, bürokrasiyi, Amerikanlaşma hareketlerini,
karaborsacıları ve harp zenginlerini çok ağır bir dille
eleştirmektedir. Yöneticilerin "biz ne dersek onu yapın,
düşünmeyin, sağa sola bakmayın, size ve devlete ne lazımsa
biz bunu sizden iyi biliriz, sizden iyi yaparız"
yaklaşımlarına mizah cephesinden ilk ciddî karşı çıkıştır
Marko Paşa hareketi.
Kısacası
halkın yanında halk için çıkan bir yayındır Marko Paşa;
bu yüzden de içtenliğinin karşılığını 60 binlere ulaşan
satış rakamıyla ve mizah dünyasındaki saygın ünüyle
almıştır. Halk ve aydınlar, Marko Paşa’nın mücadelesine
destek olarak mizah yoluyla sessiz bir tepkiye ortaklık
etmişlerdir. 60 bin tiraj sadece 1945’li yıllar için değil,
günümüz koşullarında bile takdir edilmesi gereken bir
yayıncılık başarısıdır. Dönemin dağıtım ve satış koşulları,
okuma yazma oranı ve kentsel nüfusun büyüklüğü göz önünde
bulundurulduğunda, derginin halkla kurduğu bağ gerçekten
takdire şayandır.
Mizah
dergiciliği geleneğinde ikinci olarak ele almamız gereken
dergi Gırgır dergisidir. Gırgır dergisinin
toplumsal konumlanması da, en az Marko Paşa deneyimi
kadar zengin verileri bünyesinde barındırmaktadır. Derginin
savunduğu mizah anlayışının sosyolojik analizi başka bir
yazının konusudur muhakkak; fakat burada tartışmamız gereken
esas gerçeklik, Gırgır’ın 600 binlere varan
tirajıyla, âdeta her eve girebilmeyi başarabilmesi ve
kitlesel bir fenomene dönüşmesidir. Gerçekten de, özellikle
1980’li yılların başında, dergi hem siyasî duruşu hem de
satış grafiğiyle önemli bir denge unsuru olmuştur. Gırgır’ın
özellikle kapağı ve 3. sayfa karikatürleri, susturulmuş
toplumsal muhâlefetin dışarı sızma noktası olarak işlev
görmüş ve genç yaşlı birçok okur, derginin duruşunu takdirle
karşılamışlardır. Bu konuda elimizde, ampirik veriler
bulunmamakla birlikte, şöyle bir tahmin yürütmek herhâlde
olasıdır; Gırgır’ın alıcılarının arasında gençler
çoğunlukta olmakla birlikte, özellikle 1980-1983 yılları
arasındaki yasaklı dönemde, derginin alıcı kitlesini sadece
gençler oluşturmamaktadır. Toplum ve dünya sorunlarına
meraklı genç-yaşlı bir çok insana Gırgır dergisi,
özellikle dönemsel koşullardan ötürü cazip gelmiş, bu amaçla
pek çok insan, parasını ödeyip bu maceraya dahil olmuştur.
Her iki
derginin de başarılarının ardında yatan temel etken, dönemin
toplumsal koşullarına verebildikleri mizahî karşılıkların
son derece yerinde olmasıdır. Ne Marko Paşa’nın, ne
de Gırgır’ın aynı formatları devam ettirerek günümüz
koşullarında başarı şansları yoktur. Mizahın özünü, anlık
gelişmelere karşı uygun tepkiyi verebilmek ve günün dilini
doğru konuşabilmek oluşturmaktadır. Bu yüzden, bu dergilerin
başarılarının sırrını içtenliklerinde ve doğru zamanda doğru
yerde olmalarına bağlamak gerekmektedir. Bu dergilerin doğru
“tuşu” bulmaları, kendilerine kitlesel bir anlam
atfedilmesine yol açmıştır. Bu yüzden, biz de günümüz mizah
dergilerini analiz ederken toplumsal bağlamla aralarındaki
ilişkiden yola çıkacağız. Marko Paşa ve Gırgır
dergisi, baskı dönemlerinin dergileridir; baskı dönemleri
mizaha olan ihtiyacı arttırır. Bu yüzden, baskının olduğu
yerde mizah patlar ve kitleselleşir. Fakat baskı ortadan
kalktığı zaman, mizahın gerçek fonksiyonu ortaya
çıkmaktadır; böyle zamanlarda geçmişte eleştirerek
beslendiği iktidardan faydalanamayan mizah, yaşayabilmek
için farklı stratejiler geliştirme zorunluluğuyla karşı
karşıya kalmaktadır. Nitekim gerek Marko Paşa ve
gerekse de Gırgır, baskı dönemi sona erdiği zaman
toplumsal işlevlerini yitirmişlerdir. Gırgır sonrası
mizah dergilerinin de, baskı sonrası dönemde kitleyle
“doğru” bir iletişim kurabildiklerini söylemek pek olanaklı
değildir. Zaten bu iletişim noksanlığının esas nedenleri
de bizim çalışmamızın esasını teşkil etmektedir.
Gırgır
dergisi, Batı taklitçiliğini devam ettirmek yerine, mizahı
yerelleştirmiş ve gündelik hayatı, olabildiğince yalın bir
hâlde mizahın konusu hâline getirmiştir. Süreç içerisinde
satışların yüksekliği diğer medya kurumlarının ilgisini
çekmiş, aynı zamanda Oğuz Aral’ın “babalığı”ndan sıkılan
gençler kendilerini daha özgür şartlarda ifade etmek
istemişler ve Gırgır dergisinden büyük
kopmalar meydana gelmiştir. İlk kopuş, 70’li yılların
sonunda Mikrop dergisiyle başlamış, ardından Limon
dergisiyle devam etmiştir. Limon dergisi, gerçekten
de hem satış başarısı hem de mizaha yükledikleri yeni
anlamla, dergicilik piyasasında taze bir ses olmuş ve bu
dergide palazlanan gençler de ileriki dönemlerde mizah
dergiciliğinin en yetkin isimleri hâline gelmişlerdir.
Günümüzde mizah dergiciliğinin en gür sesi Leman ve
Penguen dergilerinden gelmektedir; bu dergilerin
yazar ve çizerleri bu uzun yolculuğa Limon dergisinde
beraber başlamışlardır. Gırgır paragrafını
kapatmadan, dergiden son kopuşun Hıbır dergisi ile
gerçekleştiğini ve bu kopmanın hem Gırgır’ı, hem de
Hıbır’ı, orta vadede tükettiğini vurgulamakta yarar
vardır. Biz de bu çalışmada, günümüz mizah dergileri
tanımlamasını yaparken, elbette aralarında bazı temel
farklılıklar olmasına rağmen Leman ve Penguen
dergilerini, daha da derininde Limon –özünde çok daha
uzun süreli olan Leman- dergisinin mizahını analiz
etmeye çalışacağız. Öncelikle Limon dergisinin
başlangıç dönemini hatırlamak yerinde olacaktır:
Limon
dergisi, politik olarak Gırgır’dan çok daha solda bir
görünüm sergilemektedir. Gırgır, zaman zaman sol-muş
gibi gözükse de özünde ulusçu, devletçi ve muhafazakar bir
dergi idi. Limon’da bu tutuculuk kırılmış ve genç
mizahçılar “tartışılamayan” bir çok toplumsal meseleye bile
özgürce projektörlerini tutma cesareti gösterebilmişlerdir.
Dergi
gerçekten de genç bir mizahı temsil etmiş ve bu
tazeliği/samimiyeti okurları tarafından da takdirle
karşılanmıştır. Limon’cular, mizahlarında da mevcut
klişeleri, ya da Oğuz Aral çizgisini tekrarlamak yerine,
cesurca kendilerine yeni alanlar aramış ve “doğru tuş”u
bularak, çabalarının karşılığını hem saygınlık hem de tiraj
olarak geri döndürmeyi başarmıştır. Özellikle kentli orta
sınıf gençlerin hislerine tercüman olmayı başarabilen dergi,
aynı zamanda absürd anlatımlara, şiddete, pornoya da
sayfalarını sonuna kadar açmış ve bu anlatımlarda samimiyeti
ön planda tutarak yetkin ve başarılı bir mizah çizgisi
tutturmayı başarmıştır. 1991 yılında Güneş
gazetesinin para ödeyemez hâle gelmesinin ardından Limon,
bir gecede Leman adını alarak bağımsız bir yayına
dönüşmüştür. Leman da genel olarak Limon
çizgisini devam ettirmiştir. Edebiyattan, metafizikten ciddî
oranda beslenen dergi, özellikle yükselen değerlere ve medya
kültürüne yönelik sert tavrıyla dikkat çekmiştir. Dergi
90’lı yılların ortalarına kadar tazeliğini korumayı
başarmıştır, fakat süreç içerisinde ideolojik ya da ranta
dayalı çatışmalar meydana gelmiş ve Leman dergisinden
de bir çok yeni dergi türemiştir. Son olarak Leman
dergisinden ayrılan bir grup çizer Penguen dergisini
kurmuş ve başarılı bir satış trendi tutturmuşlardır. İki
dergi arasındaki temel farklılığın “siyasî” olduğu
söylenmekteyse de, bu çalışma kapsamında aralarına ciddî bir
ayrım konmamış ve Limon ekolü tanımlamasının mevcut
durumu yansıtabildiği öngörülmüştür.
Limon
ekolü, gerçekten ortaya çıkış koşulları ve “yeni” söylemi
ile mizah dünyasında taze ve yetkin bir yapılanmayı temsil
etmektedir. Derginin Türk mizahına katkıları elbette takdire
değer; fakat süreç içerisinde yoruldukları, kendilerini
tekrar ettikleri ve günün gerisinde kaldıkları da açıkça
teşhir edilmelidir. Dergi yöneticileri, hedef kitlelerinin
gençler olduğunu ileri sürmektedirler; fakat durumun pratik
gerçekliğini sorguladığımızda bu dergilerin gençleri bile
ancak bir noktaya kadar tatmin edebildikleri ve okurların
süreç içerisinde derginin mizahî ve ideolojik söyleminden
sıkılıp, bir zamanlar yüce anlamlar atfettikleri bu
dergileri terk ettikleri gerçeği karşımıza çıkmaktadır (Bu
çalışma kapsamında “gençlik” tanımlamasıyla bu dergileri
mizah adına sağlıklı olmayan yollarla tüketen kitle
kastedilmektedir). Çünkü adı geçen dergilerin yazar ve
çizerleri, öylesine tutum ve davranış kalıpları içerisine
girmektedirler ki, onların da, okurlarıyla sağlıklı bir
iletişim kurma çabası içinde olduklarını söylemek olası
değildir. Bu saldırgan tespiti güçlendirme adına, öncelikle
mizah felsefesine biraz girmek ve mizahın ne olduğunun, ne
olmadığının altını kalın çizgilerle çizmek faydalı
olacaktır.
Mizah, çok
basit ve sıradan bir olgu olarak görünmesine rağmen özünde
son derece ciddîye alınması gereken bir faaliyet/eylem/tepki
bütünüdür. Bu bağlamda mizahçı olmak da olaylar arasında
doğru bir neden-sonuç ilişkisi kurmayı ve toplumsal yapının
sağlıklı analizini gerektirir. Mizahçı, günü doğru okumalı
ve yaşanan hayatın gerisinde kalmama adına ciddî bir çaba
içerisine girmelidir. Mizah, tüm toplumsal işlevinin
ötesinde, öncelikle bir zeka gösterisidir. Hatta etimolojik
anlamı bu bağı işaret etmektedir. Arthur Koestler’in de
ifade ettiği gibi, “Nükte (witticism) sözcüğü, özgün
anlamı yaratıcılık, icat etmekle ustalık olan zeka (wit)
sözcüğünden türetilmiştir.”1 Mizah yapmak sadece
başkalarını eleştirmekle sınırlı bir eylem biçimi değildir;
gerçek mizahçı aynaya bakmasını bilebilen, öz eleştiriden
kaçınmayan kişidir. Mizahçı, aynı zamanda eyleminin ve
söyleminin arkasında durabilen, eleştirdiği durumu kendi
kişisel gerçekliğinde de test edip uygulayabilen kişidir.
Bunun yanı sıra mizah takımla oynanmaz, özünde bireysel bir
oluş biçimidir. Mizah öylesine bireyseldir ki
kurumsallaştığı anda kendini tüketir. Gerçek mizahçı
kurumsallaşma tehlikesini hissettiği anda, gitmesini
bilebilen insandır. Mizah koroyo uyarlanamaz, ancak solo
icra edilebilir. “Eğlence dünyasında bir koro var gibi.
Mizah ise solo bir çıkış. Herkesin aynı havadan çaldığı ülke
orkestrasında mizah, arada bir ayağa kalkan ve aykırı ses
çıkartan solist gibi. Hint fakirinin yatağı bol çivilidir,
hepsi de aynı boyda ve sıkça çakılmıştır, yatanın sırtına
batmaz, acıtmaz. Sonuç hiç değişmez, eğlencelidir, güldürür.
Mizah ise, umulmadık anda sandalyeye bırakılan bir raptiye
gibi, oraya oturana ‘cart/ diye batar, acıtır. Gülen varsa
da, bu artık başka birisidir.”2 Mizahçı, okuruna saygıyı
her şeyin önünde tutmalı ve tekrardan/rutinden şiddetle
kaçınılmalıdır. Bu bağlamda, Fransız karikatürist Tim’in,
“bir karikatürcünün ne çizeceğini okur tahmin
edebiliyorsa, o mizahçı bitmiş demektir”3 tespitini
yeniden hatırlamak ve üzerine etraflıca kafa yormak
fevkalâde yerinde olacaktır. Bildik klişelerin tekrarı mizah
olarak tanımlanamaz, bu okuru kandırmaya ve hatta sömürüye
girer ki zaten böyle bir durumda okura düşen görev de
mizahçıyı kaderiyle baş başa bırakmak, mizahına değil
kendisine gülmektir. Mizah acımasızdır, bir anda çizerinin
de elinde patlayabilme potansiyeli olan bir bombaya benzer;
hakkı verilmezse, yönü çizerine döner. Bu bağlamda işin
içine sömürü girdi mi, mizah çirkinleşir; o zaman mizah
olmaktan çıkar ve başka bir şeye, sevimsiz bir şeye dönüşür.
Mizahçı yaşayışıyla çizdikleri örtüşen insandır; herkesi,
onu rahatsız eden her durumu olabildiğince cesur bir biçimde
eleştirme hakkı vardır elbette, ama her şeyden önce haddini
bilmektir mizah. Haddini bilmek mizahçıyı küçültmez, aksine
yüceltir. Mizahçı gerektiğinde Don Kişot’tur, gerektiğinde
aylak adam…Mizahçı yalnızdır, yalnızlığı seçendir…. Kimi
zaman tek başına verir mücadelesini, kimi zaman dostlarıyla,
kimi zaman uzak ülkelerdeki okurlarıyla; ama mizahçı, esas
sorumluluğunun mizahın bizzat kendisine olduğunu bilen
kişidir. En yüksek sesi çıkaranın, en muhâlif olmadığını
bilendir mizahçı; çığlık çığlığa bağırması ya da küfretmesi
gerekmez hasmına karşı çıkması için, bazen susmaktır en
etkili tokat karanlığa; mizahçı bunu bilendir. Tan Oral’ın
sözleriyle, “mizah direnmediği hâlde teslim olmayandır.”4
Mizah, güçlünün değil zayıfın dostudur; sadece siyasî
iktidara karşı değil, tüm toplumsal iktidar yapılanmasının
karşısında, ısrarla bireysel özgülüklerden taraftır; çünkü
mizah özgürlüktür; her şartta özgürlüğü seçmektir ve
özgürlük karşısında her bireyi eşit konumlandırmaktır;
sadece kendisi gibi düşünenler için değil, başkasına zarar
vermediği sürece herkes için aynıdır özgürlüğün tanımı
mizahta... Mizah, insanı hedefler ve sorumluluğu da
öncelikle insan gerçekliğine karşıdır. Hele de, çok sık
rastlandığı gibi, bazı baskıcı oluşumlara saldırırken,
sırtını farklı bir totaliterliğe dayamak asla değildir.
Mizah, güncelin büyüsüne kapılmadan, yarına kalabilmektir.
Sadece, ulus devletin vatandaşlarına değil, dünya
vatandaşlarına seslenebilmektir. Mizah özünde gerçekler
üzerinden yapılabilir; ancak sırtını gerçeğe dayarsa
işlevsel olabilir; bu yüzden toplumsal sorunların derinlikli
ve incelikli analizini zorunlu kılar. Mizahçı varolmak ve
yaşadığını hissetmek adına eylemde bulunur, yani mizah
yapar; para kazanmak için değil… Mizahçı da paraya
bağımlıdır sonuçta her insan gibi, onun da ödenmesi gereken
faturaları bulunmaktadır vs., bu yüzden elbette emeğinin
arzından para kazanmalıdır; ama para kazanmak için kendini
konumlayan ve sanatını araçsallaştıran bir “profesyonel”
değildir mizahçı. Kısacası, mizah erdemdir, namustur,
samimiyettir…. Bunun dışındakilerse, mizah değildir; başka
bir şeydir…
Tüm bu
şartlar altında, dergilerde yapılan mizahı göz önüne
getirdiğimizde, buradaki ileti alışverişinin “mizah amaçlı”
bir iletişim sürecinden çok daha farklı anlamlara gebe
olduğunu görmekteyiz. Gençlerin, mizah dergilerini
almalarının altında yatan temel etmen, bu dergilerin genç
kitlenin ait olma ihtiyaçlarının tatminine olanak
sağlamasıdır. Bu dergilerin söylemini göz önüne
getirdiğimizde, aradaki bu ileti alışverişinin mizah eksenli
bir iletişim sürecinden öte anlamlar taşıdığını görmekteyiz.
Gençler bu mizah dergilerini okuyarak aidiyet ve muhâliflik
duygularını tatmin etmektedirler. Genç oldukları ve siyasal
bir duruş geliştirebilme adına yeteri kadar donanımlı
olmadıkları için, bu dergilerden alınan haplarla kendilerine
siyasal bir eylem devşirdikleri sanrısına kapılmaktadırlar.
Böylelikle, bir gruba ait olduklarını ve yalnız
olmadıklarını sanmakta, kendi bunalımlarını, tepkilerini ve
çelişkilerinin paylaşıldığını görmek onları
rahatlatmaktadır. Fakat dergi yöneticilerinin bu söylemi
benimsemelerinin ardında yatan esas nedenin samimiyet değil,
tiraj kaygısı olduğu çok açıktır. Yoksa bir çizerin 10 yıl
boyunca gençlik bunalımlarını tekrar tekrar yayınlamasının
akla uygun bir karşılığını bulmak kolay değildir. Bu
dergilerin siyasal söylemlerinde de benzer bir
samimiyetsizlik göze çarpmaktadır. Okurlarını acımasız
kapitalizme karşı harekete çağıran bu dergiler, diğer
taraftan farklı baskıcı uygulamaları görmezden
gelebilmektedirler. Özgürlük, bu dergilerde, -özellikle
Leman dergisinde- “koşullara göre tanımlanabilecek bir
durum” olarak ele alınmaktadır. Politik duruş itibari ile bu
dergiler, ne şeffaf ne demokrat, ne de özgürlükçü bir
görünüm sergilemektedirler. Doğal olarak bu samimiyetsizlik
okur tarafından kısa süre içinde fark edilmekte ve bu
dergilere yönelik ciddî eleştiriler, özellikle de internet
ortamında –sözgelimi Ekşi Sözlük’te- sıklıkla dile
getirilmektedir. Olgular arasında nesnel bir neden-sonuç
ilişkisi kurmaktan yoksun ve toplumsal yapılanmanın
dinamikleri konusunda son derece keyfi, bir o kadar da
subjektif davranan bu dergilerin siyasî söylemi çok daha
ayrıntılı bir analizi zorunlu kılmaktadır. Son olarak,
gerçekten de Türkiye’de özgürlük, demokrasi, insan hakları,
laiklik vs. gibi kavramlar, bu dergilerin insafına kalmışsa,
ülke adına durumun oldukça vahim olduğunu belirtmek,
vicdanî bir görevdir.
Mizah
dergilerinde gözlemlenen bir diğer sorun da, bu yetenekli
mizahçı kuşağının artık söyleyecek sözlerini tüketmeleri,
bunun farkına varamamaları ve masaya aynı bayat yemeği
getirme konusunda ısrarcı olmalarıdır. Gerçekten de, bir
noktaya kadar mizahı ileriye taşıyan bu ekip, süreç
içerisinde kendilerini yenilemek yerine, eski hikâyeleri
tekrarlama yolunu seçmiş ve mizahlarının üstüne bir tuğla
dahi koyma zahmetinde bulunmamışlardır. Elbette mizah
dergilerinin ciddî bir felsefî ve edebî gelenekten
beslenmeleri zorunlu değildir; ama edebiyat dergiciliğine
dahi soyunan bu ekibin, olaylara ve olgulara biraz daha
derinlikli yaklaşmaları beklenmez mi? Dergide çizilen
karikatürlere baktığımızda, aynı sıfata, yani “karikatürcü”
sıfatına sahip olan Tan Oral, Semih Balcıoğlu, Gürbüz Doğan
Ekşioğlu’nun, çizgilerini ve hassasiyetlerini göz önüne
getirdiğimizde, dergi çizerlerini tanımlamak gerçekten
zorlaşmaktadır. Elbette her meslek grubunda farklı
düzeylerde insanların olması normaldir; ama her mesleğin
aynı zamanda, asgari gerekliliklerinin de olması gerekir.
Mizahçı olmak, kafasına eseni çiziktirmekten öte bir şeydir…
Mizah yapmak belli bir derinlik, bunun ötesinde entellektüel
kaygı ve duruş gerektiren bir eylemdir; fakat dergicilik
pratiğinde, bunun gerçekleşme olanağının pek olmadığı
rahatlıkla ileri sürülebilir.
Mizah
dergisi çizerleri kendilerini geliştirme zorunluluğunu
gereksiz bulmaları, doğal olarak kitlesel ilgi düzeyine
yansımaktadır. Mizahlarıyla “söz söylemekte” zorluk çeken
çizerler, başka yollara sapmayı tercih eder hâle
gelmişlerdir. Özellikle cinsellik sömürüsü, bu dergiler için
en uygun kaynaklardan biri olarak görülmektedir. Dergiler,
özellikle cinselliği ele alış tarzları ile, toplumsal ya da
cinsel yaşamdaki çelişkileri işaret etmek yerine ilkel ve
erkek egemen bir söylemi yeniden üretmektedirler. Cinsellik,
bu dergilerde üzerinden toplumsal eleştiri üretilen bir
nesne olarak değil; âdeta bilinçli ve profesyonel bir
biçimde kullanılan bir meta olarak ele alınmaktadır.
Özellikle kafası cinsellik ile dolu olan ilk gençlik
çağındaki okurların duyguları sömürülmekte ve bu yolla bir
rant sağlanmaktadır. Cinsel içerikli karikatürlerle, aynı
zamanda üretim sıkıntısının gizlenmesi ve genç kitlenin
ilgisinin devamı amaçlanmaktadır. Cinsellik de hayatın
önemli bir parçasıdır muhakkak ve belli estetik formlar
dahilinde sanatın her dalında, elbette mizahta da
kullanılmalıdır ama dergilerdeki cinselliğin ele alınış
tarzında sanatsal kaygıların değil, satış kaygısının
öncellendiği belirgindir.
Son olarak
mizah dergiciliğinde bir diğer, belki de tüm sorunları
kapsayan esas sorunun, içtenlik sorunu olduğunu vurgulamak
gerekir. Kurumları olabildiğince eleştiren bu dergiler,
zamanla hem ideolojik hem de ekonomik düzeyde birer kurum
hâline dönüşmüşler ve bireyselliklerini yitirmişlerdir. Aynı
zamanda bu dergiler, mizahın olmazsa olmazı olan, zaman
zaman projektörü kendine tutma gerekliliğini de ısrarla
görmezden gelmişlerdir. Mizah dergileri öz eleştiriden
kaçındıkça, okurlarla aralarında var olan iletişimsizlik
pekişmekte ve gençler ilgilerini yitirerek başka sulara
yelken açmaktadırlar. Var olan sorunların esası, mizahın
özüne saygı göstermemek ve “ben yaptım, oldu!” mantığından
kaynaklanmaktadır. Mizahta doğru “tuş” bulunamazsa, hele de
yetersizlikleri gidermek yerine, itiraf edilme cesareti bile
gösterilmez, sorunlar yok sayılırsa, mizahın yönü
uygulayıcısına döner ve onun saygınlığını yerle bir eder.
Toplumsal yaşamdaki tüm olgu ve eylemleri özgürce eleştirme
hakkına sahip olan mizah dergileri, aynı hassasiyeti
kendilerini ve eylemlerini eleştirirken de göstermelidirler.
Kendilerine duyulan saygının farkına varan okurlar da, ancak
o zaman dergilerini terk etme alışkanlığını sona
erdirebilir. Mizah dergisi yöneticilerinin bu konu üzerine
ciddî bir şekilde durmaları, saatlerini bugüne ve daha
bilinçli okurlara göre yeniden ayarlamaları, “gençliğinde”
büyük bir keyif ve gururla bu dergileri okuyan eski bir
okurlarının naçizane önerisidir…
_________________
1 Arthur
Koestler, Mizah Yaratma Eylemi, Sevinç-Özcan Kabakçıoğlu,
İris Yayınevi, İstanbul, 1997, s.5
2 Tan Oral,
“Gülünç-Gülmece”, Yaza Çize, İris Yayınevi,
İstanbul, 1998, s. 52
3 Tan Oral,
“Saçmalama Hakkımı Sonuna Kadar Kullanmak İstiyorum”,
Yaza Çize, s.36
4 Tan Oral,
“Saçmalama Hakkımı Sonuna Kadar Kullanmak İstiyorum”,
Yaza Çize, s.31
Kaynakça
• Koestler,
Arthur (1997) Mizah Yaratma Eylemi, Sevinç-Özcan Kabakçıpğlu,
İris Yayınevi: İstanbul
• Oral, Tan
(1998) Yaza Çize, İris Yayınevi: İstanbul