-Medya ile ilgili görüşlerinizi ifade ederken ‘kitle
iletişimi genel bir düşünme ve yaşama biçiminin
paylaşılmasıdır’ diyorsunuz. Dilerseniz sohbetimize bu
görüşünüzü açarak başlayalım.
-Doğrusu
çok temel bir tespittir bu. Modern iletişim araçlarının
ortaya çıkmasından önce sosyal bilimler alanında ortaya
konulan görüşlerin, yaklaşımların temelini beşerî
münasebetler oluşturuyor. Kişiler ve kurumlar arasındaki
ilişkiler oluşturuyor. Sosyalleşmenin, kültürel etkileşimin
ve kimliğin temelinde beşerî ilişkiler duruyordu. Sosyal
sınıflarla, gruplarla, aile ve toplum ilişkilerine dair
teorilere baktığınızda bunu görürsünüz.
Modernite
öncesinde ortaya atılan sosyolojik görüşlerin dayanağı bir
anlamda sahici ilişkilerdir. Birey, toplum içindeki konumuna
göre olayları anlamaya, öğrenmeye, sentezlemeye çalışır.
Bunun başka kaynağı yok. Bu dönemlerde bireyin zihnindeki
‘toplum’ imgesi de iyi kötü temas halinde olduğu yakın
çevresi veya sınırlı ölçülerde edindiği bilgilere dayanırdı.
Bu anlamda klâsik dönemlerde destanların, kıssaların,
mânilerin kültürü taşımadaki rolü yadsınamaz.
-Bu
dönemlerde genel bir düşünme ve yaşama biçimi yok muydu?
-Elbette
vardı. Kaynağını reel dünyanın ilişkilerinden, inançlardan,
geleneklerden alan bir genel düşünme ve yaşama biçimi...
Kapalı olduğu kadar kendi içinde tutarlı, geçerli, değişmez
yargılar taşıyan bir genel düşünme ve yaşama biçimi...
Modern
insanın paylaştığı başka bir şey. Daha doğrusu medyanın
modern insana yaşattığı başka bir durum var. Tamamen suni,
belli amaçlarla oluşturulmuş, iç bütünlüğü olmayan, çoğu
zaman hedefsiz ve fakat herkese kolaylıkla mal edilecek bir
şey.
-Bu
durum günümüz sosyal bilimcilerinin işini de zorlaştırmıyor
mu?
-İşini
bilen bir sosyolog için durum tamamen değişmiştir. Anne,
baba, öğretmen, aile büyükleri, kanaat önderleri, liderlik,
kahramanlık, iyilik ve kötülük gibi pek çok olgu çoktan
adresini kaybettirmiş görünüyor. Bunların yerini alan yeni
kimlik ve olguların nerede durduğu ise hayli kuşkulu. O
halde bugünün sosyal bilimcisi bireyin davranışlarına esas
teşkil eden referansları ararken sosyal ilişkilerin ötesine
geçmek zorunda. Belki oturup içerik analizi yapmak zorunda.
Sözkonusu birey hangi kaynaktan neler almıştır? Ne tür ikna
ve illüzyonlardan geçmiştir diye bakmak zorunda.
-Modern insan çevresindeki reel dünyayı dikkate almıyor mu
artık?
-Aslına
bakarsanız eskisinden daha çok alıyor. Ancak unutmayın ki,
televizyon, gazete gibi araçlar çoktan o reel çevre
dediğimiz ortamda en saygın üyeler olarak duruyor. Yani
bizim sanal dememiz televizyonu sanal yapmaz. Ekran
başındaki birey her türlü ‘bilgiye ve eğlenceye’ doyuyor.
Engin fikirleri, derin görüşleri, akıl almaz gerçekleri
öğreniyor. Doğal çevresinde kolay kolay karşılaşamayacağı
kişiyi akşam evinde konuk ediyor. Saatlerce göz göze
geliyor. Ekranın sihri budur.
-Onca
dağınıklığına ve odaksızlığına rağmen medyanın ‘ortak dil’
ürettiği söylenebilir mi?
-Buna niye
ortak dil diyoruz? Çünkü burada yer yer iletişim araçlarını
da aşan bir algılama ve anlamlandırma süreci yaşıyor modern
insan. Yani kültürü üreten bütün müesseseleri bu işin içine
katmak lazım araçlarla birlikte. Üretim-tüketim biçimleri de
bunun bir parçası oyun eğlence de bunun bir parçası. Siyaset
de giderek böyle şekilleniyor. Ekonomik hayat da büyük
ölçüde işte o genel olarak göstergelerin hakim olduğu bir
dünyada şekilleniyor. Bu da bizi yani doğal beşerî
münasebetlerin ötesinde araçlardan edindiğimiz izlenimler
algılar çerçevesinde düşünmemizi, toplumumuzu böyle
algılamamızı böyle anlamlandırmamızı sağlıyor. Bu anlamda
ortak bir dil sağlıyor. Hangi siyasal açıklamanın borsayı ne
ölçüde etkileyeceği konuşuluyor. Burada reel olan bir şey
yok. Tepedeki yöneticilerden biri ötekine kızdı diye
fabrikanın üretimi durmuyor ama o işletmeye ait hisse senedi
değer kaybediyor. Veya bir politikacı ekranın ritüellerine
uymadığı için prestij kaybına uğruyor. Ambalajında yanlış
renk seçti diye bir ürünün piyasası daralıyor. Reel
dediğimiz neyse ona tekabül eden bir şey yok ortada.
-Bütün bunlar genel bir düşünme ve yaşama biçimini mi
getiriyor?
-Doğal
beşerî münasebetlerin getirdiği toplumsallaşma sürecinde
birey ilişkileri olduğu gibi yaşar. Yani sosyal süreçler
bireyin doğrudan içinde olduğu süreçlerdir, onları
paylaşırsınız, yaşarsınız. Az çok beraber olduğunuz
birindeki en küçük davranış değişikliği sizi şaşırtır. Çünkü
haklı olarak davranışları sizin için öngörülebilirdir.
Ancak
iletişim araçlarıyla bağlantılı olarak birtakım imajinatif
değerlerin önde olduğu bir yapıda artık o beşerî
münasebetlerin bir ehemmiyeti kalmıyor. Yani hayatı bir
ekrandan izliyorsunuz. Ya da bir gazete sayfasından
okuyorsunuz. Televizyondan izliyor veya radyo kanalından
dinliyorsunuz hayatı ve oradaki yorumları paylaşıyorsunuz.
Bu da bir toplumsallaşma süreci kuşkusuz. Kestirme imgelere,
simülâsyonlara dayalı bir düşünme biçimi.
Kitle
iletişimi genel bir düşünme ve yaşama biçiminin
paylaşılmasıdır. Çünkü kitle iletişim araçları doğal beşerî
ilişkilerin ötesinde teknolojik bir dille, kurgusal bir
dille bize hitap eder ve bu dili aktarır. Böyle bir dünya
aktarır. Bu dünya bizim tabi ki doğal dünyamızdan farklıdır.
Bu dil, bir araçtan ötekine sirayet eden paylaşılan bir
dildir. Yani birinde korku için kullanılan ses efekti neyse
ötekinde de aynı sesi duyarsınız. Ekranın kendine göre
oluşturduğu bir eğlence dili vardır. Nerede kahkaha
atacağınızı ya da atmanız gerektiğini bir iki alıştırmadan
sonra öğreniyorsunuz. Meselâ kocaman adamlar kadın kılığında
sıradan şeyler yaparken sizi güldürüyor. Bir başkası
seyircinin gözüne sokarak ‘bakın takma dişim düştü’ diyor
güldürüyor.
Ayrıca
kabul etmek gerekir ki bu dil kolay oluşmuyor. Meselâ bir
Kemal Sunal güldürüsü böyledir, bir Hitchkok gerilimi.
Karşılıklı yakın plan iki çift gözün bakışmasının ne anlama
geleceği iyi kötü bellidir. Bir haber spikerine yakışan yüz
ifadesi az çok oturmuştur. Bütün bunlar izleyicinin
kafasında oturuyor. Doğal beklentilere dönüşüyor. Ve hatta
peşpeşe fotoğrafları birleştirme becerisine dönüşüyor. Ortak
dilin semiyolojik anlamı budur.
-Medyanın ürettiği bu dil ve anlam ilişkisinin insan doğası
üzerinde bir etkisinden söz edilebilir mi?
-Burada
insan doğası derken, insanın fıtratını, yaradılışını
kastediyorsak ki öyle olmalı... İnsanın yaradılışından
getirdiği, doğasında var olan iyi-kötü, doğru-yanlış gibi
temyiz kabiliyeti var. Sevgi, dürüstlük, adalet ve buna
benzer değerler her toplumda vardır. Medenî toplumlarda bu
değerler az çok benzerlik gösterir. Buna doğal evrensel
değerler de diyebiliriz.
Peki
insanın yaradılışından gelen, fıtratından gelen değerlerin
üzerine kitle iletişim araçları yeni bir şey tanzim ederler
mi? Ederler, edebilirler. Uygar bir toplumda cinsel sapmanın
hoş görülmesi beklenemez. Ancak bu tür değerleri topluma
şırınga eden pek çok yapım biliyoruz. Yeri gelmişken şu
örneği de verelim; çoğunluğu müslüman olan toplumumuza
kilise sevdirilmiştir hem de camiden fazla sevdirilmiştir.
Yılbaşını dinî bayramlardan daha büyük bir coşkuyla kutlayan
kültür budur. Yetişmekte olan nesillerin doğal besinler
yerine markalı, ambalajlı çoğu insan sağlığı açısından
riskli yiyeceklere yönlendirilmesi buna bir örnektir.
Kebabın bin çeşidini bilen bir toplumun Amerikan
hamburgerine yönelmesi de böyle bir şeydir.
-Bu
programları üretenlerin tümü toplumun karşısında mı duruyor
yani?
-İşte bu
sorunuzun cevabı bizi medya- sermaye ve medya-iktidar
ilişkilerine götürüyor. Hani ‘parayı veren düdüğü çalar’
diye bir söz var. Burada parayı veren düdük değil adeta
borazan çalıyor. Medya kuruluşu dediğiniz neticede bir
ticarî kuruluş. Belli güç ilişkilerinin esiri. Daha çok
kazanmak ve daha fazla büyümek için güç kaynaklarıyla uyumlu
işler yapmak zorunda. İşin öteki ucunda da kültür endüstrisi
üzerinde etkili olan zihniyet var. Karşı konulamaz bir
Hollywood gerçeği var önümüzde. Baş edilmesi mümkün olmayan
bir kültür imparatorluğu.
Bir başka
neden araçların teknolojisidir. Orada hareketli, renkli bir
ekran var. Sürekli ilginizi, dikkatinizi toplama
kabiliyetine sahip bir araç. Sürekli bir sihir kaynağı
olmaya müsait bir araç. Oradan gözünüzü ayıramıyorsunuz tabi
yani dikkatli de baksanız, dalgınlıkla da baksanız
dikkatiniz oradadır. Tabi sizin gün boyunca çeşitli
ortamlarda aldığınız bu tür mesajların zihninizde, derin
bilincinizde oluşturacağı etkiyi kestiremezsiniz. Yani onun
denetimini yapmanız imkânsızdır.
Kısacası bu
araçlar aynı zamanda manipülâtif araçlardır. Yani birer ikna
aracıdırlar. Vermek istediğiniz içeriği bu araçlarla etkili
bir şekilde verebilirsiniz. Çünkü güçlü teknolojik
kabiliyetleri olan araçlardır.
-Bu
manipülasyon karşısında birey direnç gösteremez mi?
-Elbette
gösterebilir. Eğer televizyonun dilini, içeriğini
anlatabilecek araçlara sahipseniz bunu başarabilirsiniz.
Ekran karşısındaki her birey önüne konulmak isteneni alırken
süzgeçten geçiriyorsa bunu sağlamak zor değil. Yani bir tür
anarşist bir eylem içinde olmanız gerekiyor televizyon
karşısında. meselâ popsatar, topstar gibi yarışmaların
ekranlara yeni yüzler taşımak için uydurulmuş, ince ince
örülmüş numaralar olduğunu anlatmanız lazım. ‘Biri bizi
gözetliyor’ diye bir şeyin olmadığını, oradaki her şeyin
kurmaca olduğunu anlatacaksınız. Ünlüler çiftliğinin
kitlesini kaybetmiş sözümona sanatçılara piyasa oluşturmak
için oynanan bir oyun olduğunu anlatacaksınız. Kocam önce
beni dövdü, sonra başkalarına pazarladı, az para getirdim
diye evden kovdu diyen kadının üç kuruşa stüdyoya getirilmiş
bir yalancı olduğunu anlatacaksınız. Haber bültenlerinde
kafamızı patlatan ‘az sonra’ anonslarının saygısızca bir
davranış olduğunu anlatacaksınız. Doğuştan sakat, kolu
bacağı eksik masum bir yavruyu ekranda ağlatmanın insanlık
dışı bir durum olduğunu anlatacaksınız. Bilmem anlatabildim
mi?
-Bunu
yapanlar var ama...
-Elbette
var. Az değil kritik yapabilecek izleyici kesimi. Önemli
olan sürü olarak görülen geniş izleyici kitlelerinin bu
derin uykudan uyanması.
-Fakat insanlar inanmasa bile bunlardan zevk alıyor.
-Temel
sorunlarımızdan biri budur. Onun için ‘öldüren eğlence’
diyoruz. Bir ikna mesajı olduğu yeterince anlaşıldıktan
sonra bir şeyi kabul ettirmeniz hiç de kolay değil. Önemli
olan birey bunu fark etmeden yedirmektir.
-Kitlelerin medya karşısındaki edilgenliği tümüyle medyanın
suçu değil herhalde. Yani izleyici kitlelerin sığlığı da
bunu kamçılamıyor mu?
-Tamamen
yerinde bir tespit. Ana akımın ilk kurbanları tabi ki en
alttakiler. Bütün bu olup bitenleri denetleyemeyecek
yığınlar en korkunç yanlışa dahi koşa koşa gidebilirler.
Ancak vahim olan zaman içinde bu genel yanlışların toplumun
kalbinde yer etmesidir. Sizin bir köşede ‘bu kocaman bir
yalandır’ demeniz sonucu değiştirmiyor.
-Hep
medyayı suçluyoruz. Toplumun bu olumsuz tutumu medyayı
yanlışa sürüklemiyor mu?
-Duruma bu
pencereden bakmayı deneyenler olmuştur. Popüler kültür veya
kültürdeki bayağılaşma halkın talebidir diye yorumlayanlar
olmuştur. Ancak bunu söylerken bir etik çerçevenin varlığı
gözlerden kaçıyor. Yani milyonlar hayranlıkla ağzınızdan
çıkan iki çift söze bakıyorsa bir toplumsal sorumluluk
ilkeniz olmalı. Kamu adına gözettiğiniz değerler olmalı.
İçinde yaşadığınız topluma ve onun değerlerine saygınız
olmalı.
-Televizyondan
duyduğumuz itirazlardan biri de şudur: Kötüyse
seyretmesinler.
-Bunu
söyleyenleri haklı bulmak mümkün değil. Bir de maruz kalma
diye bir şey var. Her zaman bilinçli tercih sebebi olmuyor
bir programı izlemek. Televizyon bir ölçüde mahalle
kavgasına benziyor. Kavga ne kadar dışınızda olsa da
mahallenizde ister istemez bir merak ve ilgi uyandırıyor.
Ayrıca ilgi ve merak unsurlarını ihmal eden programcı da
kalmadı artık. Bunun bilinen en kolay yolu şiddet ve
cinselliktir. Televizyonlar bunu alabildiğine kullanıyor.
-Oysa
izleyici için pek çok seçenek var.
-Görünüşte
pek çok seçenek var. Anlam ilişkileri açısından baktığınız
zaman aralarındaki sıkı rekabeti rahatlıkla görebilirsiniz.
-Aynı
zamanda halkın geniş bir kesimi için eğlence aracı.
-Televizyon
eğlendiriyor, eğlendirmekle de yetinmiyor güldürüyor,
güldürürken biçimlen-diriyor. Yer yer bir arınma sağlıyor.
Gün boyunca içinde biriken toplumsal baskı ve zorlanmayı
aşmanızı sağlıyor. Sanal bir ortamda sizi seçkin insanlarla
buluşturuyor. Onların zevklerine, seçimlerine ortak ediyor.
Onlarla bütünleştiriyor. Bir süreliğine bu yapay ortamda
tutuyor sizi. Bir maceranın, bir çelişkinin, bir dramın
içine çekiyor sizi. Bütün bunları bir arada yapıyor. Peşpeşe
yapıyor. Haber programlarında yoksulluk ve çaresizlik
trajedileri üstüne binen defile görüntüleri bu cinstendir.
Tartışma programlarında gözetilen denge bunu sağlamaya
dönüktür. Dramatik yapımlarda bunu daha çok yaşarsınız.
Kahramanla bütünleşir ve gündelik yaşamda üstesinden
gelemediğiniz pek çok zorluğu yenersiniz veya bu özdeşlik
sizi yalnızlık duygusundan bir süre uzaklaştırır.
-İnsanlar pek çok şeyi yine televizyon aracılığıyla
öğrenmiyorlar mı?
-Başkaca
bilgilenme seçeneklerini kullanmayan, bilgiye başka türlü
erişim imkânı olmayan ya da isteği olmayan insanlara siz
sözde –çünkü bu araçların verdiği bilginin ne kadar bilgi
olduğu da tartışmalıdır- bilgiyi sunacaksınız. Yani sağlık
konusunda siz toplumu bilgilendirmek için hiçbir adım
atmazsanız, halk sağlığı konusunda bir yayın politikanız,
bir bilgilendirme ve eğitim programınız yoksa, herhangi bir
televizyon kanalında çıkacak sağlık programını tabi ki
önemle izleyecektir vatandaş. Oradaki bilgilere de itibar
edecektir. Yani bu anlamda araçların hegemonik bir güç
olduğunu söyleyebiliriz zihinlerin üzerinde. Sadece
bilgilendirme süreçleri açısından değil tabi. Bunlar çok
makul şeyler. Bir sağlık programı televizyonun yaptığı en
masum, en makul, en az eleştirilebilen işlerden birisidir.
Ama bunun içinde tabi ki propaganda var, reklam var,
manipülasyon var.
Televizyonun verdiği her zaman büyük bir tehlike taşır.
Televizyonun verdiği bilgi eğitimden yoksun, okuma
alışkanlığından yoksun kitleler için nihaî bilgi olduğu için
tehlikelidir. Televizyonun verdiği bilgi görüntülenebilir
bilgi olduğu için sakıncalıdır. Televizyonun verdiği sığ ve
yüzeysel olduğu halde derin ve mutlak bilgi olarak kabul
göreceği için tehlikelidir. On dakikalık kalp sağlığı
programını izleyen kalp uzmanı gibi davranırsa bu bilgiyi
değil bilgisizliği getirir. Bir o kadar süreye sığdırılmış
bir Uzak Doğu belgeseli ile kimse Uzak Doğu hakkında yeterli
bilgi edinemez. Televizyon bilgi vermekten çok izlenimler
oluşturur. Kestirmeden imgelere sahip olur izleyici.
-Medya modernleşmeyi üreten ve kitlelere ulaştıran bir işlev
görüyor. Diğer taraftan sıklıkla yerli ve hatta geleneksel
motiflere başvuruyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
-Yani çok
yerinde bir soru aslında. Bir taraftan genel olarak
modernizmi üretmeye, yaygınlaştırmaya çalışan bir duruşunuz
var diğer taraftan ürettiğiniz değerler aslında modernizmi
yok sayan, dışlayan, göz ardı eden değerler. Bu çok doğru.
Fakat zaten bu dil oluşturulurken bunun bir eğlence olduğu,
masalsı bir dil olduğu başından bellidir. Böyle bir söylem
sizin üreteceğiniz bütün değerleri meşrulaştırıyor. Yani
orada bir takım çelişkiler ve çatışmalar olabilir. Orada bir
takım saçmalıklar da olabilir. Fakat bunlar tabi ki olabilir
bu filmdir. O artık izleyicinin zihninde kolaylıkla hoş
göreceği kadar yumuşak değerlerdir. Onlar çok sıkıntı
doğurmaz izleyicinin zihninde. Çünkü izleyici eğlenmektedir.
Bir parça özdeşlik kurabildikten sonra, oradaki gerilime
ortak olduktan sonra, değerler çatışmasının bir tarafı
olduktan sonra artık onlarla ilgilenmez. Popüler kültür
böyle bir şeydir. Önce bir tarafı savunan, seven, benimseyen
izleyici kümelerine ya da tüketici gruplarına ihtiyacınız
vardır. Ondan sonra onlara bir takım değerleri benimsetmeniz
ve bu çerçevede bazı irrasyonel değerleri dayatmanız
mümkündür. Çünkü popüler kültürün çok tutarlı bir mantığı da
yoktur esasında.
-Nedir o halde popüler kültür? Popüler kültürü neyle
tanımlayacağız?
-Popüler
kültür adı üstünde kolaylıkla halka mal edilendir. Popüler
kültür, kültür endüstrisinin bizimle eğlenmesidir. Popüler
kültür kendi yetersizliklerimizden ürettiğimiz çarpık
yargılardır. Eğlenceden müziğe, spordan dinî hayata,
bilimden edebiyata bir yığın tuhaflık ve çelişki yaşıyorsak
bunda popüler kültür diye tanımladığımız kültürel tavrın
etkisi vardır. Kültüre ilişkin bir olgu, bir motif, bir
unsur kendi bağlamından kopuk bir yerlerde duruyorsa,
nedenselliğini kaybetmişse, mantıksal çerçeve ihtiyacı
içinde değilse ve buna rağmen baştacı ediliyorsa popülerdir.
Çünkü bütün çelişkilerine rağmen toplumun gözdesi olma
niteliği kazanmıştır. Meşhur olmak için soyunan veya intihar
girişiminde bulunan birinin durumunu başka nasıl
açıklayabilirsiniz. Ritüellerle, sorgulanamayan dindışı
kutsallıklarla, karşı konulması güç toplumsal eğilimler
olarak sunulan her şey popülerdir. Örneğin futbol böyle bir
şeydir. Moda ve fal da böyledir. Popüler müzik adı altında
bize sevdirilmeye çalışılan saçmalıklar da böyledir. Bu
anlamda popüler kültürün tutarlılığı yoktur. En önemli
dayanağı geniş kitleler tarafından kabul gördüğü yolundaki
batıl inançtır veya yanılsamadır.
Klâsik
dönemlerde buna benzer kültürel görünümlerden söz
edilebilir. Günümüzün sorunu popüler kültürün hegemonik ve
totaliter bir kimliğe bürünerek kendi dışındakileri silip
süpürmesidir.
-Popüler kültürü medya mı üretiyor?
-Popüler
kültür ile medya aynı geni taşıyor. Hatta iki ayrı gövdeyi
birleştiren baş gibi de düşünebilirsiniz. Çünkü biri
ötekiyle hayat buluyor. Biri olmadan öteki hareket edemez.
Birinin ak dediğine diğeri siyah diyemez. Biri ötekini
destekliyor, besliyor, büyütüyor, var ediyor. Ancak iletişim
araçlarının işlevlerine bakıldığında kültürü
biçimlendirmedeki rolünün ne denli yüksek olduğu açıktır.
Dolayısıyla medyanın ürettiği veya taşıdığı kültürün popüler
karakterde olması kaçınılmazdır. Popüler kültüre ilişkin pek
çok kanaat ve davranışın kaynağı medyadır. Ancak medya da
bunu yoktan var etmiyor. Zaten işlemekte olan bir piyasaya
kıyak geçiyor. Popüler kültür günümüzdeki görünümünü de
büyük ölçüde medyaya borçludur. Bütün bunları söylerken
piyasa üzerinde etkili olan güçleri gözardı edemeyiz.
Siyasetten sanata, ekonomiden sağlığa, dinî hayattan spora
her alan kendi öncüleri ve destekçileri ile hayat buluyor.
Medyanın yaptığı çoğu zaman bunları ekrana taşımaktır.
Böylesi bir kültürün yer yer iletişim araçlarını masum
duruma düşürdüğünü inkar edemeyiz.
-Bu
tehlikeli bir oyun değil mi?
-Tehlikeli
bir oyun. Ama bu oyun neticede medya dediğimiz devasa bir
gücün rolünü etkin bir şekilde oynamasını sağlıyor. Yani
amacına ulaşmasını sağlıyor. Bu süreçte gerek işin ekonomik
cephesine baktığımızda, tüketim eğilimleri açısından belli
markaların, malların üretimi, satışı, benimsenmesi,
kabullenmesi açısından gerek siyasal açıdan değerlendirin
belli görüşlerin, ideolojilerin, değerlerin benimsenmesi,
kabul görmesi, taraf bulması açısından bakın buna
siyasilerin de iş çevrelerinin de çokça ihtiyacı var. Bu bir
taleptir. Böyle bir sihirli değnek varsa elinizde bunu
kullanırsınız.
Çözüm tabi
ki bilinçli kitlelerdir. Yani kendisine sunulan hapların
mahiyetini az çok tetkik edebilecek, faydalı olup olmadığını
sorgulayabilecek izleyici kitleler. “Mitlerle, idollerle
yetinmeyecek kitleler.”
-Çağdaş insanda böyle bir genel eğilim var mı? Bilgiye
ihtiyaç duymadan mitlere yaslanmak?
-Burada bir
takım anlamlar ve hazlar üretiyorsunuz. Bu bir bilgilendirme
süreci değil, eğlencedir. Yer yer arınmadır, gevşeme ve
rahatlamadır. Çünkü birey, gün boyunca yaşadığı
çatışmaların, çelişkilerin, zorlanmaların birer izdüşümünü
görmektedir ekranda. Onu çok zorlayan, çok engelleyen şeyler
nelerse onları sanal olarak aşmaktadır. Yani birey tek
başına da oturup bir zenginlik hayali kurabilir. Bunun
arkasında çok heyecan duyabileceği hayallere düşüncelere
ulaşabilir. Bu bir hayaldir sonuçta. Bireyin zihninden geçen
-ki insanın tabiatında var olan şeylerden biridir- bir başka
şey bu zorlanmalar karşısında duyduğu şiddet eğilimidir. Onu
zihninden geçirebilir, hayal edebilir. Ama onun başarılı
prodüksiyonlarını izlemek belli ki daha çok heyecan veriyor.
Daha çok rahatlatıyor. Esasen birileri bizim adımıza
düşünüyor, tasarlıyor, oynuyor ve önümüze koyuyor. Bu bir
temsiller dünyasıdır. Bu temsiler dünyasında kendimize ait
değerler tabi ki bizi heyecanlandırıyor ve bütünleşmemizi
sağlıyor. Görüntüyle sınırlı bir anlam dünyasında bilgi
üzerinde fazlaca bir şey söylenemez. Televizyonun dili
görüntüyse bilginin dili soyutlamadır. Ekranda soyut bir
olgu, bir kavram düşünebiliyor musunuz? Bunu ancak
televizyonun kapama düğmesine bastıktan sonra
deneyebilirsiniz.
-Böylece medya okuma-yazma kültürünü tahrip mi ediyor?
-McLuhann’la
birlikte pek çok iletişimbilimci, iletişimin hakim dili
bakımından söz, yazı ve görüntü evrelerinden söz eder. Önce
söz vardı, sözün gücü ve önemi vardı. Sözden başka duygu ve
düşüncelerimizi taşıyabilecek bir vasıta yoktu. O zaman söz
önemliydi. En önemli şey sözdü. Yazıyla birlikte söz gücünü
yitirmedi ama yazı yer yer sözün önüne geçti ve yazı
düşüncenin daha doğru, daha bütünlüklü, daha sistematik bir
şekilde üretilmesini sağladı. Bilimin gelişmesi ancak
yazıyla mümkün olmuştur. Fakat görüntü çağı dediğimiz
zamanda görüntü her haliyle yazının ve yazılı düşüncenin
önüne geçmiştir. En tabiî bilgileri dahi aktarırken mutlaka
bir görüntü diline başvurma ihtiyacı artık genel bir ihtiyaç
ve genel bir eğilim haline dönüşmüştür. Üstelik televizyon
baştan beri bir görüntü diliyle hareket etmek zorunda olduğu
için kendi yapısı gereği görüntü tabi ki ön plandadır.
Televizyon seyredilen bir araçtır dikkat ederseniz. Yani
okunan ya da dinlenilen bir araç değildir. Seyredilen bir
araçta ön planda olan, insan zihnine ikram edilen şey
fotoğraftır ve takdir edersiniz ki gözün bir fotoğrafı
algılaması, anlamlandırması tabi ki bir yazılı metni
seçmesi, ayıklamasından çok daha kolay, çok daha kestirme
bir yoldur. Kestirmeden bir izlenim edinme, bilgilenmekten,
geniş, detaylı, ayrıntılı öğrenmektense kısa, kestirme
izlenimler zihin tembelliğine de yol açıyor. Aynı zamanda
kolaylık da sağlıyor. Yani uzun uzun bir şey anlatmıyorsunuz
da bir karikatür ve bir fotoğrafla durumu genel olarak
görüyorsunuz. Bu daha kolay algılamanızı sağlıyor. Bu durum
okumayla da çok bütünleşen, barışık bir yol değil. Bu
tümüyle okumadan farklılaşan bir yol.
-Kültüre, bilime ve sanata dair pek çok şeyi televizyondan
öğreniyor insanlar. Gün boyunca halkı bu anlamda
bilgilendiren pek çok program var. Bütün bu eleştirileri
yaparken haksızlık etmiyor muyuz?
-Televizyon
bir yönüyle modern toplumun zorunlu ihtiyacı. Düşünün şimdi,
memleketin en ücra köyünden çıkıp bir anda İstanbul gibi
büyük bir metropolün içine düşmüşsünüz. Bu kadar insan ne
yer, ne içer? Burada nasıl yaşanır? Başkaları nasıl
yapıyorlar? Bütün bu soruların cevap bulduğu biricik kaynak
televizyondur. Bir bir gösterip anlatıyor, haber veriyor,
kaygı ve beklentileri düzenliyor, ortaklık ve özdeşlikleri
besliyor. Size bir ayna tutuyor, içinde sizin de ve merak
ettiklerinizin de yer bulabildiği bir ayna tutuyor. Ve
yolunuzu bulmanızı sağlıyor.
Haksızlık
meselesine gelince. Elbette yığınla insanın emeği var bu
işlerde. Birkaç saniyelik reklam filmi dahi bazen dâhyane
fikirler, büyük emekler istiyor. Bunun yanında televizyonun
verdiği haber, kültür, sanat, eğlence... Bunların hiç biri
küçümsenemez. Yani bir şeyler verdiğine şüphe yok. Ama bir
şeyler verirken pek çok değeri de yok ediyor. Duyarlıkları
yok ediyor, sağduyuyu yok ediyor, sahiciliği yok ediyor. Bu
bilgilerin tümü yanlış veya eksik denemez ama bu buradaki
bilgiler sığ ve buyurgan bir ukalâlığı doğuruyor. Bir
bakıyorsunuz herkes her şeyden haberdar. Öbür taraftan
herkes aynı yanıltmacanın pençesinde can çekişiyor.
-O
halde medyanın donanımlı birey üzerinde fazlaca olumsuz bir
etki doğurmayacağını söyleyebilir miyiz?
-Böyle
düşünürsek çok yanlış bir şey söylemiş olmayız. Bununla
birlikte donanım dediğiniz şey sizi başkaları hakkında
izlenimler edinmeye ve bu izlenimler doğrultusunda
davranmaya zorluyorsa etkiden kaçınamazsınız. Televizyon
sadece eğitimsiz ve yoksul insanlar için değil, kentli
okur-yazara uyan imgeler de üretiyor. Örneğin televizyonun
kendine özgü bir aydın imajı vardır. Hatta televizyon diline
uygun düştüğü için ekrana yapışmış görünen akademisyenler
vardır. Bunların bir çoğu da kendi alanının otoritesi. Ancak
olup bitenlerle uyumlu bir dil ve üslûp içinde davranırlar.
-Bu
imajlar maksatlı mı üretiliyor?
-Uzun zaman
diliminde, birden çok kanalda ve birden çok programda tekrar
edilen olgular var. Medya kendi içinde de bir etkileşim
yaşıyor. Sonra bir bakıyorsunuz ummadığınız arzu etmediğiniz
bir polis imajı oluşmuş. Hadi bu defa onu tekrardan
düzeltmek için ciddî bir çaba vermeniz gerekiyor. Polisi
sempatik, hoş gösteren yeni bir kampanya yapmanız gerekiyor,
olumsuz tutumları kırmak için.
fiiddet için
de bu böyle, eğitime bakış da böyle. Eğlencenin algılanması,
eğlence ortamlarının paylaşılması ve gençlerin eğlence
hayatı ile ilgili değer yargılarının oluşması açısından da
bu böyle. Özellikle bizim yerli dizilerdeki karakterleri iyi
tahlil ettiğimiz zaman bu insanların birer birey olarak
çalışan, üreten, gayret eden insanlar olmadığını rahatlıkla
görebiliriz. Dikkat ederseniz sadece eğlenen, aşık olan,
zaman zaman bazı duygusal fırtınalar yaşayan insanlardır
bunlar, ağırlıklı olarak. Bunları iyi tahlil etmek lazım.
Bunları iyi tahlil ettiğiniz zaman önünüze böyle bir dünya
çıkıyor.
Bunlar
bizim gerçekten bir arada yaşadığımız insanlarmış gibi
içimize giriyor. Bunlardan dostluğu, arkadaşlığı, komşuluğu
öğreniyoruz. Bir bakıma ortak değerler böyle oluşuyor. Çünkü
bunları üretenler ve oynayanlar aynı ortamın insanları.
Birbirlerine en azından düşünce olarak yakın insanlardır.
Kaldı ki birbirlerini sıklıkla taklit ederler.
fiimdi o
özdeşleştiğiniz karakterlerin yaptığı şey yapmak istediğiniz
şey değil midir? Özellikle genç insan için bu böyle değil
midir? O halde siz bir kahraman üretiyorsunuz; adı Kurşun
Yarası oluyor Deli Yürek, Alacakaranlık, Kurtlar Vadisi, Bir
İstanbul Masalı oluyor ya da başka bir şey. Ama o kahraman
dediğiniz kişi çatık kaşlı elinde tabancasıyla önüne geleni
gözünü kırpmadan vuran bir adamdır. Üstelik iyi adamdır,
sürekli onaylanan, adaleti aslında tanzim eden, yerine
getiren bir adamdır. Siz böyle bir idol üretip
pompalıyorsunuz gençliğe. Genç adam, hani delikanlı diyoruz,
kendisine yeni bir kimlik arayan, toplumda kendine yeni bir
yer arayan, muteber bir kimlik arayan bir insan işte ekranda
gördüğü o muteber kimlikle kolaylıkla bütünleşip kendisine
idol olarak onu seçebiliyor.
-İyi
eğitim almış üniversite mezunu insanları dahi
etkilediklerini görüyoruz.
-Burada
üretilen hakim değerleri üretenlere ve yansıtanlara
baktığımız zaman bunlar içerisinde tabi ki yani ekrandaki
kişilerden söz ediyorum sizin akademik olarak bilgisine
itibar ettiğiniz insanlar da vardır. Kültür, sanat, siyaset,
spor dünyasının muteber isimleri de vardır. Yani bu ekran
kendi meşruiyetini sağlarken toplumun bütün meşru
değerlerini de orda yeniden gözden geçirerek, yeniden
elekten geçirerek aslında ‘toplum benim, hayat budur, ben
hayatı olduğu gibi yansıtıyorum’ iddiasındadır.
-Yeniden üretiyor kültürü...
-Elbette
yeniden üretiyor. Ama yeniden üretirken de tabi kendi
diliyle üretiyor. Kendi hedeflerine uygun bir şekilde
üretiyor. Yani televizyon tüketimi özendirmek zorundadır.
Niye yapmak zorundadır çünkü televizyon reklamla yaşar.
Televizyonun biricik gelir kaynağı finans kaynağı reklamdır.
Reklamda tüketimi azgınlaştırmak zorundadır. Yani tüketimi
sürekli teşvik etmek, tahrik etmek zorundadır. Onca şeyi
ikna olmak kaydıyla izliyorsunuz.
-Kültürün doğal gelişim seyrinden uzaklaştırılarak pazar ve
medya ortamında yeniden sunî bir şekilde üretilip
tüketilmesi toplumsal yaşantımızda ne gibi değişikliklere
yol açıyor?
-Kültür bir
toplumun yalnızca eğlence ve tüketim alışkanlıkları
değildir. Yeri geldiğinde yardımlaşmadır, dostluk ve
hoşgörüdür, hakları korumak ve savunmaktır, kendi varlığını
sürdürmektir, kendine özgü bir duruş sahibi olmaktır.
Beşikten mezara yol işaretleridir. Bu işaretlerin yerini
değiştirmek son derece tehlikelidir. Kitle iletişiminin
körüklediği popüler kültür yol haritamızı bozuyor, yol
işaretlerimizi değiştiriyor ve kazalara neden oluyor. Yolu
ve yoldaki seyri bozuyor. Kültürün doğal seyri dediğimiz
zaman hayatın ve toplumun akışına uygun bir ses ve tınıdan
söz ediyoruz.
Toplum
hakkındaki öngörülerimiz fena halde sarsılıyor. O zaman da
pusulasını şaşırmış yığınları istediğiniz yöne sürüklemeniz
kolay oluyor. Mesele budur. Müzik ve eğlence sektöründe
bunun çarpıcı örnekleri çok.
-Doğal ve spontane kültür ögeleri de ekrana taşınmıyor mu?
Buna ne diyorsunuz?
-Medyayla
taşınan folk kültür de popülerleşiyor doğal olarak. Dahası
tüketiliyor. Popüler kültür, kültürün seri bir şekilde
üretildiği ve aynı zamanda ve aynı hızla tüketildiği bir
ortamdır. Neşet Ertaş gibi örnekler var karşımızda.
Televizyon yokken de bizim müziğimiz ve bir müzik kültürümüz
vardı. Bunlar içerisinde büyük ustalar zaman içerisinde
kendilerine toplumun zihninde, belleğinde yer
bulabiliyorlardı. Ama müzik dışında bir şeye başvurmadan
yani imajinatif bir çalışmaya girmeden, bugünün deyimiyle
bir prodüksiyon, promosyon kampanyası yapmadan yürekleriyle
ve müzikleriyle yapıyorlardı bunu. Ve icra ettikleri müziğin
ait oldukları toplumla, toplum sorunlarıyla ilgisi açıktı.
Ama bugün artık bunlar prodüksiyonlarla ve promosyonlarla
yapılıyor, bunu anlatmaya çalışıyorum. İmajlarla yapılıyor.
Medya geçmişte çok kıymetli ama köşede kalmış bir çok değeri
de vitrine taşımamış mıdır, taşımıştır. Bir kısmını
popülerleştirerek yok etmiştir bu taşıdıklarının. Ama
doğrusu medyadan beklenen, toplumsal sorumluluk ve kamu
yararı ilkelerini gözeterek topluma ait olumlu doğru
değerleri gün yüzüne çıkarmak, toplumun dikkatine sunmaktır.
-Bugünün kültürünü oluşturan, yapan, şekil veren dinamikler
sizce nelerdir?
-Bunları
görebiliyoruz çok görünmez şeyler değil. Üretim sürecini çok
iyi göremeyebiliriz ama ürünleri görebiliyoruz, nihaî olarak
önümüze konan şeyleri görebiliyoruz. Bunun arkasında müzik
ve eğlence endüstrisi oluşmuşsa sorunuzun cevabı oradadır.
Bu eğlence endüstrisinin patronları kimlerdir, hangisi ne
kadar kazanmaktadır ve ne şekilde kazanmaktadır? oralara
bakmak lazım.
-Ekonomik ve siyasal egemenliklerden bağımsız kültür
politikası mümkün müdür?
-Elbette
mümkün değil. Türkiye büyük ölçüde köylü bir toplum. Ülkenin
hakim kültürel yapısında kırdan kente göçün ağır baskısı
var. Diğer taraftan geleneksel bir tarım toplumu hızla bir
piyasa toplumu, enformasyon toplumu ve hatta bir Avrupa
toplumu olma yolunda ilerliyor. Kültür adı altında
yaşadıklarımız bir ölçüde demokrasi anlayışından, ekonomik
düzenden, adalet ve emniyet sisteminden, eğitim ve sağlık
politikalarından besleniyor. Bu değişimin hayli sancılı
olduğu, geri dönüşü olmayan bir değişim olduğu, yer yer
incitici ve aşağılayıcı olduğu gün gibi ortadadır. Bu
kültürü varoşlardaki yoksulluk beslemiştir, gelir
dağılımındaki adaletsizlik beslemiştir, yüksek enflasyon
beslemiştir, çarpık milliyetçilik ve dindarlık anlayışları
beslemiştir.
Popüler
kültürün bizdeki görünümü realiteden kaçınma haline gelmişse
burada bireyin sırtında kambur haline gelen bir yaşam yükünü
gözardı edemeyiz. Böylesi bir kültür ortamı irrasyonel olanı
haklı ve meşru gösterir. Yani doktorların çözemediğini
şifacı hocalar çözüyor, hukukçuların çözemediğini mafya
çözüyor, eğitimcilerin çözemediğini ekran bilginleri
çözüyor.
Dolayısıyla
kültürü ne global politikalardan bağımsız düşünebilirsiniz
ne de ulusal politikalardan bağımsız düşünebilirsiniz.
-Kitle kültürü, popüler kültür, tüketim kültürü, enformatik
kültür vb. çok çeşitli kültür adlandırmalarıyla
karşılaşıyoruz. Bütün bu tanımlamalar bütüncül bir anlamayı
zorlaştırmıyor mu?
-Bunlar bir
ölçüde popüler kültürü açımlayan tanımlamalardır. Popüler
kültürün mahiyetini anlamaya çalışırken karşımıza bu
kavramlar çıkıyor. Bu yapıda tüketime özgü bir karakter
vardır, kitlesel bir karakter vardır, enformatik bir
karakter vardır ve hatta ithal bir karakter vardır.
Geleneksel
Asyalı bir tarım toplumu olmaktan modern bir Avrupa toplumu
olma yolunda hızla koşan bir Türkiye. Burada geleneksel
değerleri ne kadar taşıyabilecek, yeni değerlerle bütünleşme
sürecinde kendisine nasıl bir yer bulabilecek, bütün bunlar
kültürde aldığımız yolun nasıl bir yol olduğunu bize
anlatır.
-Popüler kültüre ilişkin yorum ve değerlendirmelerde
sıklıkla geleneksel-modern ayrımına rastlıyoruz. Bunun
yeterli bir ayırım olduğu söylenebilir mi?
-Evet
toplumsal yapı ile birlikte kültürün köklü bir değişime
uğraması ile modernite arasında sıkı bir ilişki vardır.
Geleneksel içindeki doğal yapı kırılmıştır. Buna herhangi
bir yargı yüklemeden bakmakta fayda var. Yani geleneksel
içinde korunan yanlışlar da bu kırılmayla birlikte yok
olmuştur. Modernliğin getirdiği sıkıntıların başında
yabancılaşma gibi önemli olgular vardır. Nasıl bir sınır
konulabilir ki başka. İsterseniz medyadan önce, medyadan
sonra deyin. Yani yeryüzünde imparatorluklar bitmiş
ulus-devletler yükselmiş, tarım ve hayvancılıkla geçinen
yığınlar ücretli birer işçi veya masabaşı çalışanlar haline
gelmiş. Geleneksel yöntemlerin yerini teknoloji ve bilim
almıştır. Mahalle tellalının yerini gazeteciler ve
televizyoncular almıştır. Milyonlarca insanın neredeyse
üstüste yaşadığı kalabalık kent yaşamı diye bir şey
çıkmıştır karşımıza. Bütün bunların bir toplumda kültürün
nasıl konumlanacağını göstermiyor mu?
Ancak
istikrar içerisinde sürdürülebilen değerler kültüre
dönüşebiliyorlar. Dolayısıyla günümüzde aslında varolmayan
ya da yokluğundan şikayetçi olduğumuz şey bu
istikrarsızlıktır. Bir şeyi uzun süre kullanıyorsak,
yaşıyorsak, paylaşıyorsak o bizim kültürümüz haline gelir.
-Bir
de kültürlü olmak veya kültürsüz olmak gibi yargılar var.
-Kültürlü
olmak galat-ı meşhur. Kültürlü olmakla kast edilen şey
herhalde erdemli olmaktır. Yani toplumun genel olarak meşru
saydığı, onayladığı, itibar ettiği iyi ve doğru değerlere
sahip olmaktır. Kültürlü olmaktan kastedilen okuyan yazan,
toplumsal kuralları gözeten insanlardır. Yoksa kültürün
kendisini tarif eden bir şey değildir. Kültür bir insanın
şahsında mündemiç değerler bütünüyle açıklanamaz. Sizin
kültürünüz, sizin sahip olduğunuz kültürel değerler bütünü
sizi tanımlar, kültürü tanımlamaz. Ait olduğunuz kültür
hakkında bazı ip uçları verir. Ama ait olduğunuz kültürü
tanımlamaz. Sizin hiç yaşamadığınız hiç içinde
bulunmadığınız süreçler de vardır.
-Her
toplumun kendi hakkında bir imajı olduğu kabul edilir. Bu
kolektif imajın oluşmasında kitle iletişim araçları,
özellikle televizyon ne gibi roller üstlenmekte?
-Medya ve
kültür ilişkilerini tartışırken temel sıkıntı bu sorduğunuz
sorudur. Toplumun kendisiyle ve başkalarıyla ilgili
tasavvurları nelerdir?
Sorun şu;
bu tasavvurlar hızla tahrif edilmekte, biçimlenmekte, günden
güne değişmekte, yeniden yapılandırılmakta ve zaman zaman
gerçeğin dışında, gerçekten bağımsız, gerçekle çelişen
izlenimler oluşturmaktadır. Medya-kültür ilişkisinde
yaşadığımız temel problem bireyin ve toplumun kendisini ve
kendisini tanımlamak için esas aldığı çevreleri, kişileri,
kurumları ya da ulusları nasıl tanımladığı, nasıl bir yere
oturttuğudur. Türkiye uzunca bir zamandır kendisini Avrupa
aynasından okumaya, anlamaya çalışan bir toplumdur. Bu durum
insanımızda kaba tabirle bir tür aşağılık kompleksi
diyebileceğimiz bir halet-i ruhiyeyi beslemektedir. Yani
kendine emsal aldığın kişi senden üstündür. Daha bilgilidir
senden, daha yüksek teknoloji kullanmaktadır, daha
varlıklıdır, daha kabiliyetlidir, daha kibardır vs. Ona
benzemek onun gibi olmak seni bir hayli yormaktadır. Nitekim
gücün buna yetmemektedir. Genel olarak böyle bir problem
yaşadığımız söylenebilir. Bu büyük ölçüde medya eliyle kitle
iletişim araçları ve bunlarla birlikte tabi toplumsal
yapımızda derin izleri olan diğer kültürlenme araçlarının
doğurduğu bir ruh halidir.
-Toplumun her kesimince paylaşılan bir olgu mudur bu
bahsettiğiniz?
-Onu bilmek
için geniş çaplı araştırmalara ihtiyaç var. Yani toplumun
bazı kesimleri kendisini böyle algılamayabilir. Bazıları bu
geniş toplumsal dediğimiz yapının dışında, kıyısında üstünde
görebilir. Onlarla ilgili bir yargıda bulunmamız elbette
mümkün değil. Ama genel olarak bunca zamandır
gözlemlediğimiz toplumsal yapı, ekrandan gözlemlemeye
çalıştığımız toplumsal hayat da aslında Batı toplumu değil
midir?
-Sosyo-kültürel
değişme sürecindeki Türkiye’nin yeni bir çehre kazanmasında
medyanın olumlu/olumsuz etkileri hakkında neler
söyleyebilirsiniz?
-Önce şunu
kabul etmek lazım. Medya kendisini kuşatan, kendisini
yönlendiren güç çevrelerinden bağımsız olarak düşünülmemesi
gereken bir araçlar sistemi. Bu araçları, bu sistemleri
yöneten güçlerin takdirine bir bakmamız lazım. Yani bunlar
topluma ne kadar faydalı olacaklar, topluma faydalı olma
konusundaki kanaatleri nedir? Bütün bunları yasal sınırlarla
yasal sınırlamalarla çözmek ne kadar mümkündür?
-Mevcut enformasyon imkânları ile yarınlar için doğru şeyler
yapılamaz mı?
-Türkiye’nin geleceği için projeksiyonlar zaten yapılıyor
birileri bunu yapıyor. Mütemadiyen yapılan bir şeydir bu.
Medyanın bu kabiliyeti var ama medya doğrudan bir toplumsal
sorumlulukla hareket eder mi? Millî Eğitim Bakanlığı gibi
benim işim bu toplumu eğitmektir, bilgilendirmektir, ben
çocuklarımı, insanımı eğitmek için elimden geleni yaparım,
memleketin en ücra noktasına kadar öğretmenim gider her
türlü fedakarlığı gösterir, oradaki çocuğu eğitir,
yetiştirir, ülkeye kazandırırım gibi bir hedefi var mıdır
medyanın veya olabilir mi? Teknolojisine baktığınız zaman
sanki böyle bir rol beklenebilirmiş gibi geliyor.
Oysa kitle
iletişimi hiçbir zaman böyle bir rol üstlenmemiştir, bu tür
beklentiler olmuştur ancak medya böyle bir eğilim içinde
olmamıştır. Televizyonların en zayıf prodüksiyonları
doğrudan eğitim amaçlı programlardır. Açık lise, açık
üniversite gibi programları kastediyorum. Çünkü bunlar
başından beri tartıştığımız popüler kültür mantığının bir
parça dışında kalıyor. Çünkü bunlar birer ticarî kuruluştur.
Bunları güdüleyen, bunların davranışlarını belirleyen kâr
hedefleridir. Siyasal nüfuz hedefleridir. Politika ve
ticaret medyanın yapabileceklerini büyük ölçüde belirler.
Bunları ortadan kaldırdığınız zaman da medya tümüyle
toplumun yararına çalışan toplumu eğitme ve bilgilendirme
vazifesinde bir araç haline gelmeyecektir. Yine oyalanacak
başka şeyler bulacaktır. Nitekim kamu yayıncılığı yapmak
üzere faaliyetini sürdüren TRT de aslında piyasanın
yaptığını büyük ölçüde yapmaktadır. Belki ister istemez
temel ilkeleri biraz daha dikkatle gözetiyor. Toplumsal
sorumluluk ve kamu yararı ilkelerini tabi ki daha çok
gözetiyor. Bu eğlenceli görüntü dilinin kimse daha fazlasını
yapamaz.
-Gerçek dünya ile imgesel dünya arasındaki karşıtlık ve
geçişi sadece medya mı üretiyor?
-Bu
cevaplandırılması güç bir soru. Belki izleyici bireylerinin
her birisi uzun psikolojik ve psikiyatrik tetkiklerden
geçtikten sonra çok net şeyler söyleyebiliriz. Ama ekran
karşısına oturan bireyin gündelik hayatta yaşadığı
problemleri kolaylıkla unuttuğunu onların dışına çıktığını
hepimiz birer izleyici olarak yaşıyoruz.
Gün boyunca
yaşadığınız deneyimler, gerilimler ya da edindiğiniz
bilgiler ekran karşısına oturduğunuz zaman aslında çok derin
bir yer etmiyor. Orada çok kısa zaman dilimine sıkıştırılmış
yığınla bilgiyle, daha doğrusu imgeyle karşılaşıyorsunuz. Bu
tabi ki kolaylıkla gündelik hayatı gündeminizden çıkarıyor,
zihninizden uzaklaştırıyor.
Medyanın
verdiği dünyanın kendi içerisinde bir bütünlüğü yok. Yani
ekran karşısındaki izleyicinin baştan sona bütünlüklü olarak
bir serüveni takip ettiği veya bir konuda bilgilenme
gayretinde olduğunu düşünmek bile mümkün değil. Ekran
karşısındaki izleyici sabit bir programda kalsa bile her
birkaç saniyede ayrı bir görüntüyle karşılaşmaktadır. Bir
kanaldan diğerine geçerken birbirinden tamamen farklı ve
orda kopuk bir dünya vardır. Odaksız bir dünya vardır.
Nitekim haber programlarının formatına bakarsanız orada da
görürsünüz. Türkiye’yle de sınırlı değil, dünyanın dört bir
yanındaki ajanslardan gelen dramları toplumsal faciaları ya
da magazinel haberleri izlerken, kimisi yüreğimizi burkacak
kadar acı verir, kimisi şaşırtacak, öfkelendirecek tarzda
şeylerdir. Ama finalde yine bizim gönlümüz hoş edilir. Yani
‘biz bütün bunları sana verdik ama çok da öyle endişe etmene
lüzum yok hâlâ hoş şeyler var’ deyip, şöyle keyifli bir iki
defile ya da benzeri görüntü ile bir nevi rahatlatıyor.
Televizyon
bunları çok iyi yapıyor. fiaşırtıyor, irkiltiyor,
rahatlatıyor, gevşetiyor, geriyor, bunu kısa aralıklara
yapıyor. Televizyon karşısındaki kitleler yer yer
arınıyorlar, gündemden kopuyorlar, zihinleri dağılıyor,
rahatlıyorlar. Dolayısıyla o reel hayatın getirdiği
sıkıcılıklardan kurtuluyorlar. Gerçek hayatın açmazlarını
sıkıntılarını bir kenara bırakıp hayal aleminde
geziniyorlar. O hayal aleminde gezinmek de tabi ki bireyi
bir parça rahatlatıyor, bir parça kendi sorunlarından
uzaklaştırıyor.
-Gerçekten televizyon modern bir mit üretme aracı mıdır,
yoksa biz mi zihnimizin yanıltmalarına yenik düşüyoruz?
-Mit’i
üreten kişinin amacı buysa bizim zihnimize yenik düşmemiz
üzerinde durmaya gerek yok. Olağanüstü bir kimlik
oluşturulmuşsa, bizim sonuna kadar sevebileceğimiz,
savunabileceğimiz, bütünleşmek isteyebileceğimiz,
özdeşleşmek isteyebileceğimiz -bunu izleyiciler için
söylüyorum, çocuklar için söylüyorum- bir kimlik üretilmişse
bunun karşısında yapabileceğimiz çok fazla bir şey yok.
Bunu benimsersiniz, seversiniz. Her bir mitin rahatlıkla
kuşatabileceği bir izleyici kümesi hazırdır.
-Modern insanın medya karşısındaki tutumlarını neler
belirliyor?
-Bireyin
başkalarının hayatlarını öğrenerek, başkalarının hayatlarını
izleyerek, ‘röntgenleyerek’ kendisine bir yol bulması sadece
modern zamanlara ait bir olgu değildir. Bu insanın doğasında
olan bir şey. Yani birey başkalarına benzeyerek, az çok
başkalarının yaptığını yaparak toplumla bütünleşir ve
muhtemel toplumsal baskılardan o farklılığın getirdiği
muhtemel baskılardan kurtulmaya çalışır.
Medya
modern insana bu anlamda çok iyi bir şans tanıyor. Meselâ
siz şöyle diyorsunuz genç adama; ‘Sen öğrencisin ve
üniversite hayalin var işte üniversite hayali olan
öğrenciler: Ben birkaç tane örnek veriyorum şimdi sana.
Onlar böyle yapıyorlar sen de onlar gibi yaparak vaziyeti
idare edebilirsin’. Ya da kocası tarafından aldatılmış
kadına: ‘Bak kocası tarafından aldatılmış kadınlardan birkaç
örnek göstereceğim sana. Bunlar fena örnekler değil, bunlara
bakarak yolunu bulabilirsin’ diyoruz. Ya da adı rüşvete
karışmış bir bürokrata örnekler gösteriyoruz: ‘Bak senden
önce bunu yapmış, medyaya da düşen adam vaziyeti böyle
kurtarıyor. Sen de böyle kurtarabilirsin’ diyoruz.
Tabi bu
durumda deneyime tutunuyoruz. Bu deneyimler bazen olumlu da
olabiliyor. Yani bir hırsıza da deneyimler sunuyorsunuz,
eğitim sürecinde, bilgilenme sürecinde olan birine de. Bunun
iyi örneği, daha uç örneği, daha çarpıcı örneği budur
diyorsunuz.
Bireyin
içinde yaşadığı hayatın sunduğu seçenekler medyanın
sundukları ile boy ölçüşecek güçte ise durum bir parça
değişiyor. Ya da bireyin medya karşısında tutunacağı güçlü,
bağlayıcı değerler varsa etki biraz daha geç gerçekleşiyor.
Ne var ki, hepimiz bu toplumun birer parçasıyız. İçinde
yaşadığımız toplumun genel kabullerine az çok uymak
durumundayız sonuç olarak.
-Kültürün medya ile girdiği bu etkileşimden kurtulması
mümkün müdür?
-Nasıl
mümkün olsun ki? Daha televizyon şokunu üzerinden atamayan
bir toplumken şimdilerde internet diye farklı bir şuur
makinasından geçiyoruz. Sosyal benliğin yerini egonun
biyolojik talepleri alıyor. Bütünlüğümüzü ve ulusal
referanslarımızı kaybediyoruz. Tutarlı bir kimlik oluşturma
zemini her geçen gün daralıyor. En yakınımızdaki insanı
tanımakta güçlük çekiyoruz. Herkes kendince bir kültür
kafesi içinde yaşıyor.
Hareketli
görüntüleri aktarabilen mobil telefonların iki kişinin
karşılıklı konuşmasından daha fazla roller üstleneceği
kesin. Sahicilik hızla yok oluyor. Kötü olan bu. Gerçek
dediğimiz, hakikat dediğimiz şey yeni teknolojilerle bir
aldatmacaya dönüşüyor. Bu toksik yük, eğitim sürecindeki
gençler ve onları eğitmekle görevli insanlar için
taşınamayacak kadar ağır. Artık küçük çocuklar okula
gitmeden, sınıfa naklen bağlanarak okuma hayali kuruyorlar.
-O
halde bu kültürel erozyon karşısında yapılacak hiçbir şey
yok mu?
-Hâlâ var.
Öncelikle bu şuur makinaları hakkında daha fazla bilgi edinmek
zorundayız. Bunların mantığını ve sergiledikleri illüzyonu
daha iyi çözümlemek zorundayız. İllüzyona maruz kalan çocuk,
genç, yetişkin herkese enformasyonla oluşan manyetik alandan
korunma becerisi kazandırmak zorundayız.

SADIK
GÜNEŞ
Sadık
Güneş, 1961 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Basın Yayın
Yüksek Okulu Gazetecilik ve Halkla ‹lişkiler Bölümünden
mezun oldu(1985). Çeşitli gazete ve dergilerde editör,
muhabir, temsilci ve yayın koordinatörü olarak
çalıştı(1981-1990). Kitle Kültürü ve Gazeteler adlı
teziyle yüksek lisansını tamamladı(1993). Medya ve Siyasal
Bilgilenme adlı saha çalışmasıyla uzman oldu(1994).
1990'dan beri sahasında uzman-araştırıcı olarak çalışıyor.
Kitle iletişimi alanındaki çalışmalarını kültürel
çalışmalar üst başlığı altında sürdüren yazar, iletişimde
etik, anlam, algı, kitle psikolojisi, popüler kültür, ikna
teknikleri, siyasal reklam ve tanıtım gibi konularla
ilgileniyor. Sadık Güneş'in yayımlanmış pek çok makalesi
bulunuyor.Halen bir kamu kuruluşunda uzman olarak
çalışmalarını sürdürüyor.