Giriş
Son
yıllarda televizyon programları içerisinde popüler hale
gelen türlerden birisi de yarışma programlarıdır. Türkiye’de
ulusal düzeyde yayın yapan televizyon kanallarının pek çoğu
çeşitli formatlarda yarışma programları yayınlamaktadır. Bu
televizyon kanallarının çoğu reklam desteğine dayanan ticarî
kanallardır. Bunların amacı, öncelikle bu programların
yayınıyla reklam verenlerin desteğini kazanarak kâr
etmektir. Televizyonun toplumsal açıdan önemli etkileri
vardır. Bu etkiler, ekonomik, siyasal, kültürel ve ideolojik
olarak analitik açıdan ayrılabilir. Ancak bu etkiler eş
zamanlı olarak gerçekleştirilir. Bir televizyon programı
üretilip yayınlandığında bunun hem ekonomik, hem siyasal,
hem kültürel hem de ideolojik sonuçları vardır.
Bu yazıda
yarışma programlarının üretildiği medya endüstrisi ve bu
programların ideolojik içeriği üzerinde durulacaktır.
Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için medya endüstrisinin
dinamiklerinin; medya üzerindeki sosyo-ekonomik ve sosyo-politik
baskıların; iletişim etkinliklerinin içinde gerçekleştiği
toplumsal yapının; medyanın yarışma programları aracılığıyla
izleyicilere sunduğu içeriklerin ve medya içeriklerini
belirleyen unsurların neler olduğu üzerinde durulmaktadır.
1.
Kuramsal Çerçeve
Televizyonun toplum içindeki yerini ve toplum üzerindeki
etkilerini anlamak için çeşitli yaklaşımlar
geliştirilmiştir. Bu yaklaşımlardan en önemlisi ekonomi
politik yaklaşımdır. Medya konusundaki ekonomi politik
yaklaşım, toplumdaki iktidar sahipliğinin ve güç odaklarının
oluşumunu sağlayan sosyo-ekonomik ve sosyo-politik yapının
medya üzerindeki belirleyiciliğini inceler. İçeriği
oluşturan endüstriyel dinamiklerle birlikte, oluşturulan
medya içeriklerinin de incelenmesiyle daha derinlemesine
sonuçlara ulaşılmasını sağlar (Çaplı,2002:17).
Medya
konusundaki çalışmalarda ekonomi politik yaklaşımla ilgili
yanlış anlamalardan birisi ekonomi politiğin sadece medyanın
sahipliği ve kontrolü sorunuyla ilgili olduğu görüşüdür.
Ekonomi politik daha genel olarak kaynakların (resources)
dağılımıyla ilgilidir. Özel anlamda bir toplumsal üretim
sistemi olarak kapitalizmi inceler.
Ekonomi-politik yaklaşım, iletişim sürecinin endüstrileşmesi
ve bu endüstride üretilen ürünlerin üretim, dağıtım, bölüşüm
ve tüketim süreçlerini inceler. Kitle iletişiminin ekonomi
politiği, toplumsal bir kaynaştırma ve değişme süreci olarak
kültürün endüstrileşmesinin üzerinde durur.
Bu yaklaşım
kapitalizmi; bu sistemi oluşturan parçaların ve bütünün
karşılıklı ilişkileri içinde ele alınmasını ve içsel
çelişkilere dayalı olarak toplumsal değişmelerin nasıl
gerçekleştirildiğinin incelenmesini gerektirir. Bu yöntem,
her olgunun materyal köklerini araştırarak tarihsel
bağlantılarını, hareketini ve gelişimini başından sonuna
kadar inceler. Eleştirel ekonomi politik yöntem, bir bütün
olarak üretim ve yeniden üretim sürecini açıklamayı amaçlar.
Bu, sadece üretim, değişim ve tüketimi değil, sistemin
kendini yeniden üretebilmesi için gerekli olan olası bilinç
biçimlerinin üretilmesini de içerir. Bu anlayışa göre,
tarihin belirleyici unsuru gerçek hayatın üretimi ve yeniden
üretimidir. İletişimi mevcut toplumsal bağlamında analiz
etmek için, bir üretim ve yeniden üretim süreci olan
kapitalizmin evriminin ve bu sistem içinde iletişimin
rolünün anlaşılması gerekir. Enformasyon/iletişim/kültür
endüstrileriyle diğer endüstriler arasındaki ilişkilerin
ulusal ve uluslararası siyasi formasyon, mevcut güç ve
iktidar yapıları içerisinde ilişkilendirilerek analiz
edilmesi gerekir (Wasko, 1989:477).
Modern
toplumlarda televizyon, ekonominin ve siyasetin yani
sistemin işlemesi için temel bir araçtır. Dolayısıyla
medyanın ürettiği ideoloji, liberal burjuva
ideolojisidir. Liberal çoğulcu burjuva ideolojisi
toplumu oluşturan bireyleri yalnız başlarına izole olarak
ele alır. Medyayı ve medya içeriklerini diğer
emtialarda olduğu gibi ticarî bir mal olarak değerlendirir.
Televizyon alanına da devletin müdahale etmemesini ve bu
alanda her şeyin pazar mekanizmasına göre arz-talep dengesi
içerisinde oluşmasını isterler (Çaplı,2002:32).
Oysa medya
içerikleri arz ve talep ilişkisi içerisinde oluşmaz. Medya
içeriklerinin ne ve nasıl olacağını belirleyen belli
toplumsal dinamikler vardır. Medyaya yönelik ekonomik ve
siyasi sınırlamaların başında, medyanın mülkiyet biçimi
gelmektedir. Ayrıca televizyonlara verilen reklamlar ve
hükümetlerin reklam gelirlerinden vergi alması; medyaya
yönelik teşvik kredileri ve yardımlar medya üzerinde birer
yaptırım gücü oluşturur. Medya kuruluşlarının yayın
yapabilmek için hükümetlerden yayın izni alması /
alamaması, bu kuruluşlara frekans tahsis
edilmesi/edilmemesi ve çeşitli düzenleme ve denetleme
kurullarının baskıları da medya içeriklerinin oluşumunu
sınırlamaktadırlar (Çaplı,2002:37).
Bu
belirleyici dinamikler altında üretilen popüler kültür
ürünleri daha çok eğlence ve toplumsal sorunlara karşı
ilgisiz konularda yoğunlaşır (Çaplı,2002:39). Medya
sahipleri bu araçlar sayesinde toplumsal yapı içerisinde
kendi ayrıcalıklı siyasi ve ticarî pozisyonlarını korumak ya
da geliştirmek peşindedirler. Televizyonların yüksek izlenme
oranlarına ulaşması televizyon seyircilerinin reklam
verenlere daha yüksek fiyatlarla satılması demektir. Bunun
için televizyon şirketleri mümkün olduğunca çok kişinin
izleyebileceği, daha popüler programlar ve haberler
üretmektedir (Çaplı,2002:98). Yaşamaları reklam
gelirine bağlı olan televizyon kanalları, daha düşük
maliyetlerle daha yüksek kazanç elde etmek için çalışırlar
(Çaplı,2002:99). Bunun için bu şirketler, yayınladıkları
programlarla seyircileri sosyalleştirerek onlarda belli
programlara yönelik talep yaratırlar. İzleyici ancak
televizyon kanallarının sundukları içerikler arasında belli
program tür ve formatlarını seçebilirler (Çaplı,2002:106).
2.
Televizyon Program Formatları
Reklam
destekli ticarî yayıncılık sistemlerinde televizyon
programlarının akışı, potansiyel televizyon seyircilerinin
iş ve iş dışı saatlerine göre ayarlanmaktadır. Böylece günün
belli saatlerine göre belli yayın kuşakları
oluşturulmaktadır. Televizyon kanalları için en önemli yayın
saatleri prime-time olarak adlandırılan, mümkün olduğunca
çok izleyicinin televizyon izlediği saatler olarak kabul
edilen 20.00-23.00 saatleri arasındaki kuşaktır. Bir
endüstri olarak televizyon sektöründe üretilecek yapımlar
ve prime time kuşağında yayınlanacak programların
seçilmesini sağlayan temel etken kâr saikidir. Bu sebeple
ekranda yer alacak bir programın amacı, her zaman mümkün
olduğunca çok izleyicinin ekran başına toplanması ve gelir
düzeyi dolayısıyla tüketim imkânı yüksek olan grupların
yakalanarak reklam verenleri ve sponsorları ikna ederek,
onların ekonomik desteğini sağlamaktır. Bundan dolayı
Amerika, İngiltere, Fransa ve İtalya gibi Batılı ülkelerde
belli bir başarı düzeyini yakalamış programların formatları
bütün dünyaya satılır. Bu programların kimileri doğrudan
satın alınıp adapte edilirken kimileri de sadece kopya
edilmektedir. Böylece bu program tür ve formatları bütün
dünyada standart hale gelmektedir.
Bu tür ve
formatlar arasında yarışma programları en çok izlenen
programlar arasındadır. Bu programlar da programın
gerçekleştirildiği stüdyonun dizaynı, dekorlar, programda
teklif edilen ödül miktarları, programın sunuş teknikleri,
yıldız sunucuları ve yarışmacıları ile izleyicilerin yoğun
ilgisini çekmeye devam etmektedir. Programlarda kazanma ve
kaybetme çelişkisine dayanarak çatışma unsuruna bağlı olan
bir dikkat ve ilgi çelme yöntemi kullanılmaktadır. Yarışma
programlarının bazıları uzun süreler devam etmekte ve
bunların belli bir süre sonunda yoğun bir izleyicisi
oluşabilmektedir.
3.
Televizyon ve İdeoloji
Televizyon,
kültürün ve ideolojinin oluşturulduğu ve yayıldığı en önemli
araçlardandır. Program tür ve formatlarına dayanılarak
egemen değer yargıları topluma iletilmektedir. Modern
toplumlarda televizyon bir yandan ticari emtiaların ve
izleyici metasının reklam verenlere pazarlamasını yaparken,
diğer yandan da ticarî kaygılar topluma egemen kılınır.
Yarışma
programları izleyicilerin umut ve daha çok kazanarak yeni
tüketim olanaklarına kavuşma hırsını körükler. Bu sayede,
mutlu olma ve kısa sürede başarıyı yakalamanın mümkün
olduğunu gösteren hikayelerle kapitalist toplumun egemen
değerleri güçlendirilir. Seyirciler, kendilerinin de orada
gösterilen insanlar gibi başarılı olabileceklerini
düşünerek ya da kendilerini başarılı olan yarışmacılarla
özdeşleştirerek televizyon tarafından onlara sunulan bu
simgesel dünyada bir gün kendilerinin de yer alabilecekleri
umudunu taşıyarak sistemin egemen değerlerinin ve
ilişkilerinin yeniden üretilmesini sağlarlar. Medya
içeriklerinin ulaşmak istediği hedeflerden birisi de
egemenlik altındaki sınıfların bilinçlerinin
biçimlendirilmesidir.
Medya
sektörü ve bu sektörün mülkiyeti belli ellerde
yoğunlaşmıştır. Bu alandaki kaynakların dağılımı yasalarla
garanti altına alınmıştır. Dolayısıyla modern toplumlarda
medyanın mülkiyeti büyük holdinglere aittir ve bu
holdinglerin büyük şirket kümeleriyle finansal bağları
vardır. Büyük medyaya sahip olan gruplar, diğer sermaye
gruplarıyla aralarındaki çıkar ilişkisini göz önünde
bulundurarak içeriklerini oluştururlar.
Medya
sahiplerinin reklam veren diğer ticarî kuruluşlarla olan
ilişkileri içeriğin oluşumunu etkiler (Herman ve Chomsky,
1998: 49). Medyayı kontrol edenler toplumsal meseleler
karşısında medyayı propagandist bir şekilde kullanırlar.
Gıda, otomotiv, kişisel bakım malzemeleri, kimya ve
elektronik endüstrileri ile banka ve sigortacılık
şirketleri önemli reklam veren kuruluşlardır. Medyanın
işleyişteki göreli özerkliği ve editoryal kadronun medya
sahiplerinden ve reklamcılardan gelecek baskılara
dayanabilmeleri mümkün değildir.
Medya
ekonomik açıdan önemli bir endüstri konumundadır. Pazar
kontrolü yoğunlaşmıştır. Küçük sermaye gruplarının bu alana
yatırım yapması ve pazar payı elde etme imkânları neredeyse
hiç yoktur. Medya kuruluşları makro ekonomi açısından da en
büyük şirketler düzeyindedir. Endüstri ve ticaretin işlerlik
kazanması için hayati bir öneme sahiptir.
Ekonomi-politik yaklaşıma göre ekonomik dinamikler medyanın
çıktılarını ve işleyiş şeklini biçimlendirir. Bu durum
siyasal iktidar tarafından da desteklenir. Bu yaklaşıma göre
ekonominin yapısı ve dinamikleri, medyanın örgütsel yapısını
ve işleyişini belirler. Mülk sahiplerinin ve diğerlerinin
medya üretim sürecine doğrudan karışmalarına ihtiyaç yoktur.
Çünkü egemen olan işleyiş biçimi ve pazar yapısı, medya
ürünlerinin onların çıkarlarının destekleyicisi olmasını
sağlar. Çünkü pratikte egemen pazar yapısı içerisinde önemli
olan, alım gücü yüksek bir tüketici grubun reklam verenlere
satılabilmesidir. İzleyicisi yüksek olan ama reklam alamayan
bir medya kuruluşunun varlığını sürdürebilme şansı çok
yüksek değildir. Medya sahibinin kâr amacı, onun medyayı
sürdürme amacını da belirler. Bazen sahip olduğu diğer
kuruluşlardan kaynak aktarımı yaparak, medyayı siyasal
amaçlarla da işler durumda bırakabilir (Murdock,1980).
4.
Popüler Kültür Ürünü Olarak Yarışma Programları
Popüler
kültür geniş anlamda popüler televizyon programları
aracılığıyla ideolojik anlamlar ve zevk/ eğlence (pleasure)
üretilmesidir. Popüler kültürle ilgili tanımlamalarla, iş
ortamının kısıtlayıcı alanının dışında kalan boş zamanlarda
eğlence ve zevke dayalı tüketimde bulunmaya atıf yapılır.
Bunun dışında popüler kavramı iki anlamı içerir. Orijinal
olarak popüler kültür, halk kültürünü, folk kültürünü ve bu
insanlar için ve bu insanlar tarafından üretilen kültürü
kastetmek için kullanılır.
20.
yüzyılda teknolojinin gelişmesiyle bu kültür hızla
kaybolmaya yüz tutmuştur. Popülerin ikinci anlamı olan,
medya tarafından üretilen kültürü dile getirmek için
kullanılmaya başlanmıştır. Bu kültür kitle iletişim
teknolojisini ve araçlarını kontrol eden toplumsal egemen
grup tarafından üretilir. Popüler kültür kitlesel üretim
teknikleri tarafından üretilir ve bunu tüketen insanların
tüketimleri de bu kültürün yeniden üretimini sağlar. Popüler
kültür üretimi hem bir ekonomik etkinlik, hem de ideolojik
bir alan olarak hegemonya aracıdır. Buna göre, hayatın
materyal ve ekonomik koşulları temel belirleyici faktördür.
İdeoloji ve hegemonya ise, insanların düşünme ve hissetme
biçimlerinin (sağduyu, bilinç ya da ideolojilerinin) egemen
sınıfın hakimiyetini sürdürmesini sağlayan önemli
faktörlerdir. Bu bilinçle insanlara dünya hakkında belirli
duyarlılıklar kazandırılarak toplumsal yapı korunur.
Televizyon
programlarının ideolojik ve ekonomik fonksiyonları vardır.
Ekonomik ihtiyaçlar kârla ilgilidir. Bunun için programların
izleyicileri çekmesi gerekir. Peki programlar ideolojik
olarak kabul edilmez olduğunda sonuç ne olur? Kısa dönemli
ekonomik çıkarlar tarafından şartlandırılan ticari
televizyonlarda ekonomik güç ve ihtiyaçlar ideolojik
ihtiyaçlardan daha ağır basar. Günümüzde televizyon
kuruluşları bu iki amacı (ekonomik ve ideolojik) birlikte
gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Geniş kitlelerin desteği
kazanıldığında hem egemen toplumsal grupların iktidarı
sürer, hem de ekonomik bir işletme olarak medya kâr eder. Bu
iki şeyi gerçekleştirmek için televizyon, insanların hem
gerçek dünyadaki deneyimleriyle, hem de onların hayal
dünyalarıyla bağlantı kurar. Eğer insanlar televizyonda
kendilerini, arzularını, düşlerini bulamazlarsa televizyon
insanlar için bir anlam ifade etmez. Televizyon şu ana
kadar izleyicilerin desteğini sağlamayı başarmıştır.
Televizyonun anlatı formları ve onun türleri kullanışı da
toplumsal çelişkileri maskeler. Anlatının üç unsuru
–anlatının kendisi, onun bireyler üzerindeki vurgusu ve
sorunları çözme biçimi- buna katkıda bulunur. İzleyiciler
öncelikle anlatı formundan, formun kendisinden, gizemin ya
da sorunun kuruluşundan ve bu sorunun dramatik biçimde
çözümünden haz alırlar. Televizyonda anlatılan hikayenin ne
olduğundan çok, anlatının gelişim süreci izleyicileri içine
çeker. Anlatıların çoğu izleyicinin özdeşleşebileceği ve
empati kurabileceği bireyler hakkındadır.
Bireyler
üzerinde odaklanmak insanların dikkatini toplumsal
gruplardan bireye kaydırır ve insanlar zamanla topluma ve
kurumsal yapılara daha az dikkat sarf ederler. Son olarak da
televizyon programlarında anlatılan hikayeler büyülü (magical)
bir şekilde sona erdirilir. Bazı hikayelerdeki, karmaşık
sorunlar ya bir kıvırmayla, ya kadere bağlanarak ya da
rastlantı sonucu çözülerek mutlu sona ulaşılır. Televizyon
hep benzer büyülü sonları kullanır. Karmaşık toplumsal
sorunlar birey bazında çözülerek mutlu sona ulaşılır (O’Shaughnessy,
1995: 97).
Bu dünya
gerçek dünyadaki çatışmaların karşısındadır. Bu, ödül
dünyasıdır. Tüketim malları ya da basitçe zevk dünyasıdır.
Bu kendine gönderme yapan, kendi dışındaki dünyayı yadsıyan,
zevki ön kabul olarak sunan bir ideolojidir. Bu programlar
izleyicilere bu dünyaya girme şansı sunar (O’Shaughnessy,
1995: 100). Bu programlar insanları mevcut yapıya karşı
iyimser ve olumlu bir bakış açısına sahip olmaya iter.
5.
Yarışma Programlarının Anlatı Yapısı ve İdeolojisi
Anlatı
yapısı, program ekrana çıkmadan endüstriyel yapı tarafından
hazırlanır. Anlatı, programı zaman ve mekan açısından
biçimlendirir. Olayın nerede, ne zaman olduğunu gösterir.
Örneğin bir yarışma programında mekan, İstanbul’daki bir
stüdyodur. Sunucu (anlatıcı), yarışmacılar ve stüdyo
konukları o an oradadırlar.
Programların anlatısının iki tarzı vardır. İlki, olayların
anlatısı, yani şeylerin meydana gelme/oluşma sıraları,
diğeri ise, dramatik anlatıdır. Dramatik anlatı gerilim,
heyecan ve şüphe ile sağlanır. Her bir anlatının açılışı ve
kapanışı vardır. Program, isminin yazılması ile başlar ve
görevlilerin isimlerinin yazılması ile biter. Bu, ayrıca
izleyicilerin programın ne olduğunu anlamalarını sağlar. Bu
sayede insanlar, televizyon içeriklerinin akışında bir
programın bittiğini, diğerinin başladığını anlarlar (Burton,1995:129).
İzleyiciler anlatı aracılığıyla ekrana bağlanırlar. Kamera
nesnel ve öznel olarak konumlandırılarak izleyicilerin
dikkati çekilir. Yarışma programlarının sunucusu, ekran
başındaki izleyicileri görmediği halde onları kişisel olarak
selamlayarak ilişkilerin konumlandırılmasını sağlar.
Televizyon
programlarında yer alan karakterler aracılığıyla
izleyicilere tavsiyelerde bulunulur. Böylece bunlar
üzerinden belli değerler ve dünya görüşleri savunulmuş olur.
Bunlar, insanların tutum ve değerlerinin oluşmasına katkıda
bulunurlar (Berman, 1987:9).
Yarışma
programları da diğer televizyon program tür ve formatları
gibi egemen bir endüstriyel yapı tarafından izleyiciler
için belli anlamların paketlendiği programlardır. Yarışma ve
kazanma hakkında belli öyküler dile getirilir. Sunucu,
yarışmacılar ve stüdyodaki izleyiciler belli ilişkiler
çerçevesinde yer alır. Yarışmada stüdyoda yer alan
izleyiciler stok karakterlerdir. Bu programlar hem sözlü
anlatıma hem de görüntüsel göstergelere dayanır. En önemli
görüntüsel göstergeler ünlü ve karizmatik bir sunucu, parlak
ve canlı ışıklarla dizayn edilmiş gösterişli bir dekor ve
elektronik donanımlardır. Burada anlatılan öyküde belli stok
durumlar vardır. Yarışmacının soruyu bilip bilemeyeceği,
önerilen parayı kazanıp kazanamayacağı ve yarışmacının
kazanıp kaybetme konusundaki kararı da stok durumlara
örnektir.
Bu türde
anlatılan öyküler belli değerleri de beraberinde taşırlar.
Bunlar yarışma kazanma ve maddî zenginliğe istek duyma
yönündedir. Burada eğlence aracılığıyla bir tüketim kültürü
yaratılır. Sunucunun programa katılan yarışmacılarla ve
izleyicilerle ilişkisi hiyerarşik bir ilişkidir. Sunucular
mevcut endüstrinin ve siyasal sistemin temsilcisi olarak
davranırlar. Çünkü katılımcılar ve izleyiciler, endüstri
tarafından konulan kurallara uymakla yükümlüdürler. Yarışma
programları aracılığıyla “egemen” ve “normal” olarak kabul
edilebilecek değerlerin neler olduğu belirlenerek topluma
aktarılır. Bu programlarda yarışmacıların hikayeleri
dramatize edilerek verilir. Yarışmacının kazanıp
kazanamayacağı yönündeki beklenti ve şüphe izleyicileri
ekrana bağlar.
Yarışma
programlarında sunulan karakterler genç ve orta yaşta olgun
insanlardır. Bunların tanımlanabilir siyasî, dinî ve felsefî
görüşleri yoktur (ya da bilinmez). Bunlar doğal olarak kendi
çıkarları peşinde koşan ve mutlu olmaya çalışan insanlardır.
Bu sayede bu programlar izleyicilerin de sübjektifliğini
besler (Berman, 1987:10).
Televizyon
programları toplumsal gerçekliğin sembolik olarak yeniden
inşa edildiği ortamlardır. Bu sayede aracılanmış kültürel
değerlerle izleyicilerin algılama ve yorumlama çerçevelerini
biçimlendirerek, egemen yapının kendisini yeniden üretmesi
sağlanır. Televizyon programlarında başarı hep yüceltilir.
Başarının bir göstergesi vardır. Yarışma programlarında bu,
kazanılan para miktarıdır. Programların hazırlanış ve sunuş
biçimi de bu temaya vurgu yapar. Televizyon, izleyicilerin
bakış açılarını da biçimlendirir. İzleyiciler, programın
kültürel mantığına dahil edilir. Çünkü, bu programlar,
izleyicilerin kendi yorumları ile programa dahil olmalarını
sağlar. Kazananlarla özdeşleşme ve kaybedenleri eleştirme
olanağı sunulur.
Programların vurgusu, sadece başarı üzerine değildir. Bu
başarı, bir rekabetin ve mücadelenin sonucudur. Onun için,
yarışma programlarında rekabet ve çatışma yüceltilir ve
ritüelleştirilir. Yarışma, objektif bir durum gibi sunulur.
Nesnel bir yarışma nosyonu değerler dizgesinin merkezine
konularak var olan izleyicilerin gözünde meşrulaştırılır.
Yarışma programlarında sorulan sorular ve içerikte yer alan
bilgiler aracılığıyla egemen eğitim ideolojisi de yeniden
üretilir.
Yarışma
programlarında izleyiciler, yarışmacıların ve program
sahibinin (host) rollerini paylaşmak üzere çağrılır. Ancak
burada statü kaynağı beceri değil, bilgidir. Bütün
toplumlarda bilgi, güç ya da iktidar kaynağıdır. Bilgiyi
kontrol edenler ya da bilgi sahibi olanlar hep ayrıcalıklı
kişiler olmuşlardır. Bilgiye dayalı yarışmalarda bilgi,
toplumsal bir değer haline getirilir. Burada bilgi nicel
olarak değerlendirilir ve yarışma formatına sokulur. Soru
aracılığıyla sunucu ve stüdyodaki uzman değerlendiriciler
birbirine bağlanır. Sunucunun yarışmacılarla ilişkisi oyunun
kendi ritüellerinin içinde gerçekleşir. Değerlendirme
aracılığıyla yarışma, gerçek hayatla bağlantı kurar.
Değerlendirme, oyunun kapalı yapısını gerçek hayata bağlar.
Yarışmacı, gerçek hayata dair ne kadar çok bilgi sahibi ise
yarışmalarda bu bilgiyi o kadar çok kullanabilir. Yarışma
programlarında gerçek yaşama dair bilgi ve yetenekler
ritüelleştirilmiş bir çatışma içinde sunulur.
Yarışmalarda kazananlara sunulan ödül miktarı çok önemlidir.
Bu, herhangi bir insanın iş yaşamında kazanabileceği
miktarların çok üzerindedir. Ancak, yarışmayı organize
edenler, bütün kuralları da belirleyip program akışını
yönlendirebilmektedir. Bu da yarışmacılara ve izleyicilere
kendi dışlarında kural koyan, yarışmayı organize eden
güçlerin varlığını kabul etme ve konulan kurallara uymaları
gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu kurallara uyma şartı ile
yarışma programları izleyicilere iki türlü olanak sunar.
Bunlardan ilki kazanma arzusu, diğeri ekrana çıkma, meşhur
olma imkânıdır.
Yarışma
programları, televizüel kodlar aracılığıyla izleyicilerle
iletişim kurar. Burada yarışma ve eğlence aracılığıyla,
birtakım kurallar ve değerler topluma yerleştirilir. Bu
değerler zamanla meşru ve doğal görünmeye başlar. Yarışmanın
sunucusu sosyal bir katalizör görevi görür. Bütün
yarışmacılara ve izleyicilere aynı yakınlıkta davranarak,
onların birlikte yarışarak ve paylaşarak iyi zaman
geçirmelerini sağlar. Paylaşılan haz toplumu birbirine
bağlayan en önemli bağdır.
Yarışmacılara her doğru cevaptan sonra yarışmaya devam edip
etmeyecekleri sorularak onların risk alma ve serbest girişim
yönü ortaya çıkarılmaktadır. Onlara uzun vadede çalışarak,
biriktirerek elde edilen servet yerine kısa sürede bilgi ve
cesaretle ulaşabilme imkânı ve düşüncesi sunulmaktadır. Bu
tip programlarda kaybetmeye tahammül edilmez. Kaybedenler
uylaşılmış bir şekilde yarışmadan çıkarılır.
Yarışmaya
dayalı programlar, televizyon türleri içerisinde belirli
sosyo-kültürel ihtiyaçlara cevap verir. Bu tip programların
izleyicileri kültürel açıdan bir homojenlik gösterir.
Yarışmalarda bir çatışma durumu ortaya konur, sonra da bu
çatışma çözüme bağlanır. Program sonunda insanlar
“kazananlar” ve “kaybedenler” olarak tanımlanır ve sürecin
kendisi sorgulanmadan meşru kabul edilir. Bu programların
yarattığı ve sonra da karşıladığı kültürel ihtiyaç ve
değerler; serbest girişim, yarışma, liberalizm ve
kazananların ödüllendirildiği ama kaybedenlerin de küçük
düşürülmediği bir ortamdır. Sınıf yapısı bu programların
kodlarını destekler. Çünkü, kazananlar, tüketim imkânı
açısından daha üst tabakalara çıkacaklardır. Bu da
izleyicilere toplumun özgür bir toplum olduğu ve insanların
isterlerse, yarışma sonucu daha üst sınıfların üyeleri
haline gelebilecekleri fikrini oluşturur. Bu, sınıfa dayalı
televizyon kodları, sınıf sistemini basitleştirerek ikili
bir sınıf sistemi ortaya koyar. Bunlar kültürel olarak
egemen olanlar ve egemenlik altında olanlardır. Televizyonun
karmaşık yapısı karşıtlıkları biçimlendirerek, toplumsal
gerilimi, sistemin egemen düşüncesine eklemler. Verilen
mesajın başında sınıfsal hareketlilik düşüncesi gelir. Bu,
adeta modern bir “Külkedisi” masalıdır, yarışmacılar da bu
masalın kahramanlarıdır. Sunulan fantazilerle burjuvaların
egemen dünyasına girilebilirmiş hissi uyandırılır.
Yarışmaların çoğu orta sınıftan gelen insanlara yöneliktir.
Yetenek ve bilgi başarmanın anahtarı olarak kutlanırken
yarışma doğal durum olarak sunulmakta ve böylece sınıf
dayanışmasının yerini sınıf içi rekabet ve bireysel olarak
kurtulma düşüncesi almaktadır.
Televizyon,
anlamların ve hazzın topluma yayıldığı en önemli aygıtlardan
birisidir. Anlamların her zaman ideolojik bir boyutu vardır.
Bunlar hiçbir zaman tarafsız değildir. Belli toplumsal
gruplara diğerlerinden daha çok hizmet ederler. Televizyon
programları çok anlamlıdır. Öne çıkarılan anlamlar her zaman
egemen ideolojiye hizmet edenlerdir (Fiske,
1991:445). Bu programlar “yarışma” nosyonuna dayandıkları
için doğrudan hâkim tüketim kültürü ile bağlantılıdırlar.
Bunlar, sosyal sistemin minyatürleştirildiği ve egemen
değerlerin aktarıldığı önemli programlardır. Eğlence ve
hazla birlikte egemen toplumsal değerlerin
içselleştirilmesini sağlamaktadırlar.
Modern
toplumlarda; güç, iktidar ve ödüller eşitsiz bir biçimde
paylaştırılmıştır. Bu eşitsizlik, sınıflar, ırklar ve
cinsiyetler arasındadır. Ama yarışma programları ödül
kazanmak için herkesin eşit koşullara ve haklara sahip
olduğunu vaaz eder. Varolan durum sınıflar, ırklar,
cinsiyetler ve bölgeler arasındaki toplumsal mücadelelerle
şekillenir. Toplumda sadece belli bir azınlık grup egemen
yapının parçası olabilecek ekonomik ve kültürel
ayrıcalıklara sahiptir (Fiske, 1991:446).
Yarışma
programları son derece ideolojiktir. İdeoloji toplumsal
yaşama dair anlamları tarafsızlaştırarak egemenlere hizmet
eder. İdeoloji, sağduyu ya da egemen duyu yaratılmasını
sağlar. Eğitim sistemi içerisinde başarılı olmak kişiye
toplumsal statüsü sağlar, başarılı olmanın ödüllendirilecek
bir davranış olduğu öğretilir. Bu anlayış, toplumun
sağduyusu hâline getirilir.
Yarışma
programları tüketim kültürünün teşvik edildiği en önemli
popüler kültür formlarıdır. Tüketim maddeleri elde etmek en
büyük değer sayılmaktadır. Paranın ödül olarak verildiği
programlarda da para, tüketim maddelerinin eş değeri olarak
sunulmaktadır. Maddî mallara tutkunun sürekli yayılması,
insanları tüketim açısından tatminsiz bir hâle
getirmektedir. Her zaman daha çoğunu tüketmeye yönelik bir
eğilim oluşmaktadır. Daha çok tüketebilmek daha çok
kazanmayı gerektirir. Bu yüzden yarışmacılar daha çok ödül
kazanabilmek için kazandıkları ödülleri riske ederek
yarışmaya devam etmektedirler (Fiske, 1991: 448).
Yarışmalarda maddî kazancı çok fazla ön plana çıkarmamak
için başka unsurlarla bu, maskelenmeye çalışılır. Burada
başvurulan en yaygın yöntem cinselliğe başvurmaktır. Hem
programların pek çoğunda hostesler cinsel bir obje olarak
kullanılır, hem de yarışmacının ekonomik başarısı cinsel
başarı ile eşleştirilir. Cinsellik, sahip olmanın bir
uzantısı haline getirilir. Maddî mallara sahip olmak
kaçınılmaz olarak kadınlara sahip olmak anlamına
gelmektedir. Böylece, kazanmaya aynı zamanda erkeksi bir
anlam yüklenir. Yarışmaya dayalı modern bir toplumda
erkekliğin ispatı diğerleriyle rekabet ederek, mümkün olduğu
kadar çok ekonomik kazanç elde etmektir. Bu kazanç ve
başarının ödülü de kadınlardır.
Popüler
kültür ortamında cinsellik ve ekonomik başarı birbirine
eşitlenir. Cinsellik de ekonomik bir değerdir ve ekonominin
işleyişi için fonksiyoneldir. Çünkü, cinsellik, ekonomik
(tarihsel) olanın doğal görünmesini sağlar. Cinsellik ayrıca
doğal olanın da üzerindedir. Cinsel cazibenin her zaman
doğal bir özellik olduğu düşünülür. Çünkü “Sosyal Darwin’ci”
toplum anlayışına göre doğal seleksiyon sonucu fiziksel
olarak doğal şartlara en uygun olanlar hayatta
kalabilmektedir. Bu anlayış, cinsellikten geçerek yarışma
programları aracılığıyla ekonomik yaşama taşınmaktadır.
Bununla, serbest girişime dayalı pazar ekonomisi
meşrulaştırılmaktadır. Fiziksel ya da cinsel alandaki
düşünceler insanların cinsel cazibe ile sadece türlerin
hayatta kalması arasında bir ilişki kurmanın ötesinde,
gelişme, evrim ve ilerleme fikrini de canlı tutmaktadır.
Cinsel ve ekonomik başarı belli bir sosyal sistem içerisinde
aynı değer yargıları çerçevesinde biçimlendirilmektedir.
Cinsel başarı, kişisel ilişkilerdeki başarının göstergesi
iken, ekonomik başarı, toplumsal ilişkilerdeki başarının
göstergesidir. Her ikisi de evrimci ve serbest girişime
dayalı ekonomik düşüncenin egemen olduğu bir sistemin
garantörüdürler. Her iki alandaki değerler birbirini besler
ve meşrulaştırır.
Aynı
şekilde kapitalist toplumsal yapı eğitimi belirlerken,
eğitim de egemen ekonomik ilişkileri meşrulaştırmaktadır.
Eğitim de aynı anda ekonomik olana dönüştürülebilmektedir.
Çünkü, eğitim alanında da başarının ödüllendirildiği görüşü
egemen kılınmaktadır. Orta sınıflar için eğitim, sınıf
atlamanın ve tüketim imkânlarını geliştirmenin bir aracıdır.
Öğrencilere eğitim ile ekonomi arasındaki ilişkiler
öğretilmektedir. Böylece, bilgi, araç olmaktan öte amaç
haline getirilmektedir. Çünkü, bilgi her an paraya
dönüştürülebilecek bir metadır.
Yarışma
programlarının izleyicilerinin büyük çoğunluğu
yetişkinlerdir. Yetişkinler için popüler kültür ürünleri iş
dışında kalan bir zamanda işin stresinden uzaklaşmalarını
sağlayan bir sığınaktır. Fakat yarışma programlarının,
kaçışın ötesinde ideolojik bir işlevi vardır. Çünkü,
televizyon, çalışan kesimlere zenginliğin sömürünün sonucu
değil, toplumsal pozisyonun ve kişiliğin bir fonksiyonu
olarak sunulur. Böylece, servet, tarafsızlaştırılıp
doğallaştırılır. Sınıfların ve ekonomik sistemin dışına
taşınarak zenginliğin eşitsiz dağılımı toplumun dışında
kişiliğe ve şansa bağlanır. Bu sayede, ekonomik ve eğitim
olarak alt seviyede olan insanlar bunun sorumluluğunu sosyal
sistemde değil, kendi kişisel özelliklerinde ve
şanssızlıklarında ararlar.
Bu durum
kaçınılmaz olarak kumar oynamaya ve riske girmeye yol açar.
Sınıflara bölünmüş toplumlarda şans unsuruna çok büyük bir
güç atfedilir. Çünkü, şans, sınıfsal eşitsizlikleri
açıklamak ve meşrulaştırmak için kullanılır. Yarışmalarda
kumar oynama ve risk alma, kaybedenler ve kazananlar
arasındaki farkı kapatır. Risk almada herkes eşittir. Eğer
şansları yaver giderse kazanabilirler. Ekonominin ve
toplumsal eşitsizliğin şansa bağlanması egemen sınıfın
çıkarına hizmet eder. Böylece alt sınıfların kendi toplumsal
çıkarlarının nerede olduğunu kavramaları engellenir.
Uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının ortadan kaldırılıp
eşitsizliğin şansa bağlanması ve yarışma programları
aracılığıyla katılımcılara ve izleyicilere bir şans
sunulması, alt sınıfların rızalarının üretilmesini ve
onların egemen sisteme katılmalarını sağlamaktadır. Böylece,
sistem, egemenlik altındakilerin rızasını alarak kendini
yeniden üretmektedir. Anlamlar, toplumsal ve siyasal bir
güçtür. Sınıflı toplumlarda en önemli mücadele alanlarından
birisidir.
Bu
programlarda izleyiciler, kendilerini uzmanlarla ya da
yarışmacılarla kıyaslayarak ne kadar ödül
kazanabileceklerini ölçmekte ya da kendilerini başarılı bir
yarışmacı olarak hayal edip gerçek sorunlardan
uzaklaşabilmektedirler. Düşük eğitim seviyesindeki insanlar
da kendilerini düşündüklerinden daha bilgili ya da daha
gelişkin bulabilirler. Yarışmalar izleyiciler için iyi bir
kaçış, toplumsal etkileşim ve katılım sağlar. Böylece
izleyiciler kurulu toplumsal düzeni kabul edip onaylarlar.
Yarışma
programlarında eğitim ve sınav sistemi sembolik olarak
yeniden üretilmektedir. Yarışma programlarının mantığı
herhangi bir okul ya da üniversite sınavından farksızdır.
Üniversite ya da okul sürecinden, zaman ve ödül bakımından
farklılaşmaktadır. Okulda insanlar ödül olarak uzun bir
eğitim süreci sonunda paraya dönüştürülebilir bir diploma
edinirken, yarışma programında daha kısa sürede yüklü bir
parasal ödül kazanma imkânına kavuşmaktadırlar. Yarışma
programlarında da hukukî olarak öğrencilikte olduğu gibi
insanlara kazanmak ve başarılı olmak için eşit şans
tanınmaktadır. Ekonomi ile eğitim arasında kopmaz bir ilişki
vardır. Eğitim, toplumsal pozisyon, başarı ve tüketim
olanakları için temel araçlardan birisidir. Eğitim ve
ekonomi ilişkisine yönelik söylem de yine bu tip
programlarda kişilerin sunumu ile gerçekleştirilir.
Bu
programlara yarışmacı olarak katılanlar lise ve üstü eğitim
görmüş ortalama insanlardan oluşmaktadır. Eğitim
geçmişlerinin farklılıklarına rağmen, programa katılan
herkese eşit şans tanınmaktadır. Kişiler, ister bir master
ya da doktora derecesine sahip olsun, isterse bilgileri
hayat tecrübelerine ve genel kültüre dayansın, herkes büyük
ödül için yarışma hakkına sahiptir. Bu tip programlarda sırf
akademik bilgi temel belirleyici faktör değildir. Çok iyi
bir eğitim geçmişine sahip insanlar zaman zaman genel
kültür, dikkat ya da yaşam tecrübesine dayalı sorular
karşısında zorlanmakta, hatta yarışmadan elenebilmektedir.
Bütün yarışmacılar eğitim geçmişlerine bakılmaksızın aynı
kurallara tâbidir. Herkes sıfır noktasından yarışmaya
başlamakta ve hem eğitimi, hem de şans faktörüne bağlı
olarak adım adım büyük ödüle doğru ilerlemektedir. Bunda
kimileri başarılı, kimileri de başarısız olmaktadır. Bu
durum, toplumda aynı noktadan yarışmaya başlayanlar arasında
kimilerinin daha şanslı ve daha başarılı, kimilerinin de
daha şanssız ve başarısız olabileceğini, bunun normal bir
durum olduğunu anlatır. Bu durum yarışmacılar arasında
eşitlik duygusunu pekiştirici bir işleve sahiptir.
Yarışma
programlarında kişilerin tasviri, sportmenlik anlayışının
oluşturulmasına katkıda bulunur. Görüntüsel semboller bu
anlayışı güçlendirmek için kullanılır. Bir öğrenci sınavda
belli bir not aldığında ya da bir spor faaliyetini
kazandığında ya da kaybettiğinde buna uygun bir sebepler,
cevaplar ve açıklamalar dizgesi vardır. Girişilen
etkinliğin sonucu ne olursa olsun, yarışmacıların bu sonuca
rıza gösterip sportmen bir tavır sergilemesi gerekir. Çünkü,
yarışmada kazanmak da var kaybetmek de. Bunun aksi
insanların olgunlaşmamışlığını ve saygısızlığını
göstereceğinden her yarışmacıdan sonucu olgunlukla
karşılaması beklenir. Bu yarışmaya katılmak yarışmanın
kurallarını baştan kabul etmek anlamına gelir. Yarışma
programlarında herkesin kazanması da söz konusu
değildir. Zaten insanların kazanıp kazanamayacakları
yönündeki merak ve beklenti, programın izleyicinin dikkatini
çekmesini sağlayan temel unsurlardandır. Yarışmacılar, ödül
kazanamadıklarında ya da bekledikleri oranda bir başarı
elde edemediklerinde ne diğer yarışmacılara ne de sisteme
karşı bir reaksiyon ya da öfke belirtisi göstermezler. Bütün
bunlar iyi eğitimli, görgülü, kanun ve kurallara saygılı iyi
huylu vatandaşlardır. Bunlar aynı zamanda egemen değerlerin
ve sağduyunun göstergeleridir.
Yarışma
programlarında eğitime yönelik değerler dizgesi görüntüsel
şekilde sembolik olarak yeniden üretilir. Bunu yapmak için
programa yarışmacı olarak katılanların sunumu, onların
program boyunca gösterdikleri hal ve tavırlara baş vurulur.
Öncelikle, formel eğitim, kazanmak için gerekli ama yeterli
bir şart değildir. Ayrıca, genel toplumsal bilgiler, yaşam
deneyimi ve şans faktörü de yarışmacıların kazanmalarını
etkileyen temel unsurlardandır. Bunun yanında, bütün
yarışmacılar, aynı noktadan yarışmaya katılmakta ve aynı
aşamalardan geçerken aynı kurallara tâbi tutulmaktadırlar.
Son olarak, bütün yarışmacılar, görgü kurallarına ve
yarışmanın kendi kurallarına uyarak iyi huylu ve uyumlu
birer vatandaş olmaktadırlar.
Sonuç
Bu
programlar popüler programlardır ve yüksek ‘raiting’
alırlar. Bir meta olarak yarışma programları, modern
toplumsal yapı içerisinde kendisini üreten, dağıtan ve
yayımlayan şirketlere kâr sağlar. Bu şirketler egemen
kurumsal yapıların bir parçasıdır. Diğer emtiaların ötesinde
medya ve kültür endüstrilerinin bir de ideolojik boyutu
vardır.
Yarışma
programları, sınıf yapısına dayalı tipik bir eğlence
programıdır. Sembolik olarak, yeni bir eğitim sistemi
üretir. Bunu yaparken de toplumda serbest girişim ve eşit
şans sonucu herkes için bir ödül imkânı olduğu görüşünü
yayar. Herkesin ihtiyacı olan biraz bilgi, yetenek ve
şanstır. Ancak anlatı bir karşıtlık üzerine kurulur. Herkes
için fırsat eşittir. Ancak, bilgi ve şans ödüllendirilir.
Böylece, kaybedenler, sebebi toplumsal sistemde değil,
kendilerinde ararlar. Bu sayede toplumsal sistemin temel
özellikleri çalışan sınıflara, ‘doğru ve âdil’ gösterilerek
egemen yapının meşrulaştırılması ve yeniden üretilmesi
sağlanır.
KAYNAKÇA
Çaplı,
Bülent (2002). Medya ve Etik. Ankara: İmge.
Berman,
Ronald (1987). How Television Sees Its Audience.
Newbury Park, Beverly Hills London, New Delhi: Sage
Publications.
Burton,
Greame (1995). Görünenden Fazlası: Medya Analizlerine
Giriş. Türkçesi: Nefin Dinç. İstanbul: Alan Yayıncılık.
Fiske, John
(1991). “The Discourse of TV Quiz Shows, or School + Luck =
Success+Sex”. Television Criticism: Approaches and
Applications (içinde). Derl: Berg, Leah R. Vande ve
Lavrence A. Wenner. New York and London: Longman.
Herman, E.
S., ve N. Chomsky (1999). Medya Halka Nasıl Evet
Dedirtir?. Kitle İletişim Araçlarının Ekonomi Politiği.
Çevirenler: B. Akyoldaş, T. Han, M. Çetin, İsmail Kaplan. 2.
Baskı. İstanbul: Minerva Yayınları.
Murdock,
Graham (1980). “Class, Power, and the Press: Problems of
Conceptualisation and Evidence”. H. Christian (Ed.) The
Sociology of Journalism and the Press. G.B.J. H.
Brookers (Printers) Ltd. (p. 37-70)
O’Shaughnessy, Michael (1995). “Box Pop: Popular Television
And Hegemony” Understanding Television (içinde).
Derleyenler: Andrew Goodwin ve Garry Whannel. 4th
Edition. London and New York: Routledge. (ss: 88-102).
Wasko,
Janet (1989). “What’s So ‘New’ About the ‘New’ Technologies
in Hollywood? An Example of the Study of Political Economy
of Communications”: Rethinking Communications: Volume 2
Paradigm Exemplars (içinde). Editors: Brenda
Dervin, Lawrance Grossberg, Barbara J. O’Keefe ve Elen
Wartella. Newbury Park, London ve New Delhi: Sage
Publications. (474-485).