Kitapların
insanı mahkûm edici, “kitap kurdu” yapan bir tarafı vardır.
Bir
kitapta önünüze çıkan, ayağınıza dolaşan ya da sizin
gönüllü olarak arayıp bulduğunuz bir iz, bir ipucu sizi
başka kitaplara, başka yazarlara, kitaplar arasında
çıkılacak bir yolculuğa mahkûm eder.
2003
yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan J.M Coetzee’nin
Petersburg’lu Usta adlı romanı, Ekim 1869 yılında
St. Petersburg’un Saman Pazarı semtinde, bir atlı arabadan
orta yaşın sonlarında, sakallı, hafif kambur, yüksek
alınlı, kalın kaşlı bir adamın inmesiyle açılıyor. Adam,
kısa süre önce ölen üvey oğlunun kaldığı kiralık evi
aramaktadır.
Coetzee,
Peterburg’lu Usta’nın daha ilk sayfalarında beni
Edward Hallett Carr’ın Dostoyevski
biyografisine yönlendirdi. E.H. Carr’ın bu kitabı hem
ilginç bir biyografi hem de çok güzel bir edebiyat
incelemesidir.
Carr’ın
kitabında Paul olarak adı geçen üvey oğul, Coetzee’nin
kitabında Pavel’e dönüşmüş olsa da romanda birer roman
kişisi olarak karşımıza çıkan bazı adları, biyografide
gerçek kişiler olarak görüyoruz. Hatta bu kişilerden
Neçayev, Dostoyevski’nin Ecinniler romanına
da esin kaynağı oluyor.
Paul ya
da romandaki adıyla Pavel, Dostoyevski’nin üvey oğludur ve
Neçayev’in gizli örgütünün üyesi olduğu için
öldürülmüştür. Ancak bu ölüme intihar süsü verilmiştir.
Dostoyevski o sıralar yeni karısıyla Almanya’dadır. Bu
şüpheli ölüm üzerine Petersburg’a döner.
Meraklıları bilirler; Dostoyevski, hayatı hep uç
noktalarında yaşayan bir insandır. Muhalif kişiliği
dolayısıyla idama mahkûm edilmiş, idam mangasının
önündeyken son dakikada af edildiğini öğrenmiş, yıllarca
ceza evinde kalmış -ki o yıllarını Ölüler Evinden
Hatıralar romanında anlatmıştır-, kumar borçları
yüzünden çok sıkıntılar çekmiş, romanlarını henüz yazmadan
avans aldığı için sürekli yayıncılardan kaçmış bir
insandır. İşte Petersburg’a döndüğünde de alacaklarına
yakalanmamak için sahte ad kullanır. Bu ad üvey oğlu
Pavel’in soyadıdır. Ancak, Pavel’in polis tarafından el
konulan evraklarını almak için karakola gittiğinde, polis
müfettişi onun Dostoyevski olduğunu anlar.
Dostoyevski, Pavel’in odasına yerleşir ve onun
elbiselerini giyerek yatağına yatar.
İşte bu
noktada, edebiyatın insanı kitaplar arasında, metinler
arasında yolculuğa sürükleyen çağrışımları devreye giriyor
benim için.
Nedim
Gürsel’in,
eserleriyle bir kent ya da coğrafyayla bütünleşmiş
yazarların, sanatçıların izini sürdüğü son kitabı İzler
ve Gölgeler.
Hangi
izler ve gölgeler var bu kitapta? Sırayla, Brüksel’de
Baudelarie, Roma’da Caravaggio, Prag’da
Kafka, St.Petersburg’da Puşkin ve
Dostoyevski, Ukrayna düzlüklerinde Gogol,
Bosna’da İvo Andriç, Arnavutluk’ta İsmail Kadere,
Ren boylarında Apollinaire, Buenos Aires’te
Borges, New Orleans’ta Louis Armstrong ve
Tennessee Williams, Tanca’da Matisse ve
Tahar ben Jelloun, Hazar kıyısında Nazım Hikmet,
İstanbul’da Piyer Loti…
Nedim
Gürsel yirmi yıl arayla iki kez gidiyor ilk gittiğinde adı
Leningrad olan Petersburg’a..
Yazar,
Neva nehrinin buzlu sularını seyrederek kıyısında dolaşır,
köprülerinden geçer; arka sokakları, karanlık avluları,
dumanlı meyhaneleri dolaşırken bir yandan da Petersburg’un
mimarî dokusuna girmiş Puşkin’in, Gogol’un, ille de
Dostoyevski’nin izlerini aramaktadır. Külrengi bir gökyüzü
ve donuk ışıklar altında, Puşkin’in düelloda öldürüldüğü
yerleri dolaşır.
Gürsel,
ikinci kez geldiği Petersburg’da bu kez “beyaz geceleri”
yaşamak isteğindedir. St. Petersburg’un yoksul
mahallelerinde dolaşır, aslan heykellerinin beklediği
köprülerden geçer, kanallar boyunca yürürken aslında
Dostoyevski’yi ve Suç ve Ceza’nın kahramanı
Raskolnikov’u düşlemektedir.
Puşkin’in
düelloda öldürülmeden önce son kahvesini içtiği Fontanka
Kanalı’na yakın beyaz badanalı, kemerli yapının
girişindeki terasta oturamaz, çünkü orası Puşkin hayranı
turistlerle doludur.
Gürsel,
Dostoyevski’nin roman kahramanlarına her an, herhangi bir
köşede rastlayacakmış gibi Dostoyevski’nin rehberliğinde
kenti gezmektedir.
Dostoyevski Petersburg’a on altı yaşındayken gelmiştir,
Askerî Mühendislik Okulu öğrencisi olarak. Babasının,
Moskova yakınlarındaki malikanesinde serfler tarafından
hunharca öldürdüğünü öğrendiğinde ilk sara nöbetine
tutulmuştur. Dostoyevski’nin babası doktordur. Karısının
veremden ölümünden sonra hastanedeki işini bırakıp
toprakla uğraşmaya başlar. Kendini içkiye verir, geceleri
karısının hayaliyle konuşmaya başlar; topraklarında
çalışan köylülere kötü davranır; sarkıntılık eder,
kırbaçlatır. Bu acımasız adam, sonunda, köylüler
tarafından ağzına zorla alkol akıtılarak ve hayaları
burularak öldürülür.
Bilinçaltında, babasının ölümünü arzulayan Dostoyevski,
Karamazov Kardeşler’de Smerdyakov’a
babasını öldürterek, belki de ömür boyu içinde taşıyacağı
bir suçluluk duygusuna kapılmıştır.
On altı
yaşındayken ağabeyiyle Petersburg’a gelen Dostoyevski’nin
ilk işi Puşkin’in düello yaptığı yeri ve onun son nefesini
verdiği odayı ziyaret etmek olacaktır.
Petersburg, bir süre sonra hayal ve rüyadan ibaret bir
yaşamın aldatıcı dünyasına çeker onu. Kalabalıkta tek
başınadır. Uzun yürüyüşlere çıkar. Kafasında, henüz
hiçbirini yazmadığı romanlarının kahramanları, kentin
alanlarında, kanal boylarında dolaşır. Sokaktan geçen
insanlar için “Onlar beni bilmez ama ben hepsini yakından
tanırım” der. Beyaz Geceler in, eşsiz, büyüleyici
ışığı yerini zamanla kapalı bir gökyüzüne bırakacak ve
Petersburg Raskolnikov’un ruh karmaşasını yansıtan bir
hayalete dönüşecektir.
Petersburg’un ve Dostoyevski’nin çağırdığı bir yazar daha
var; Buket Uzuner. Uzuner, Ayın En Çıplak Günü
adlı öykü kitabında “St.Petersburg’da Feodor Diye Biri”
öyküsünde Petersburg ve Dostoyevski izlenimlerini kentin
yazara, yazarın kente ve her ikisinin birden okura etkiyen
çağrışımlarını anlatır.
Nedim
Gürsel kasım ayında gezer Petersburg’u, Buket Uzuner
mayısta. Coetzee’nin kahramanı Dostoyevski de ekimde
dönmüştür kentine. Üçünde de soğuktan yakınılır.
Uzuner’in
anlatıcısı bir turist kafilesiyle gelmiştir Petersburg’a.
Dostoyevski’nin müze olan evini gezerler. Ancak bu gezinti
anlatıcıyı tatmin etmez. Merdiven başında yaşlı bir kadın
oturmakta, bilet kesmektedir. İçeride Dostoyevski’nin el
yazmaları, değişik dillere çevrilmiş kitapları, iki
karısının resimleri vb. sergilenmektedir. Anlatıcı bütün
odaları dört dakikada gezmiştir ve düş kırıklığına
uğramıştır. Oysa anlatıcının istediği, ünlü yazarın
“evini” gezmektir, bir müzeyi değil.
O ara,
yumuşak bir erkek sesi duyar, ses ona yukarı gelmesini
söylemektedir.
İkinci
kata çıkar anlatıcı. Dostoyevski hâlâ yaşıyor gibidir
evde. Sanki çayını yarım bırakmış, birazdan dönecek,
Karamazov Kardeşler’i yazmaya devam edecek gibidir.
Anlatıcıyı üst kata çağıran Dostoyevski’dir. O andan
itibaren anlatıcı ile Dostoyevski sohbete başlarlar. Öykü,
anlatıcının, kendisine kimsenin inanmadığını ama insanın
bir şeyi çok istiyorsa mutlaka gerçekleştireceğini
söylemesiyle sona erer.
Buket
Uzuner’in Dostoyevski’nin evinde Dostoyevski’yle sohbetini
anlatan öyküsü bizi bir başka öyküye götürür.
Nedim
Gürsel’in Sevgilim İstanbul adlı öykü kitabında yer
alan “Raskolnikov’un Odası” adlı öyküye…
Bu öykü,
Gürsel’in ilk Petersburg gezisinin ardından yazdığı bir
öyküdür.
Bu öyküde
de anlatıcı, Dostoyevski’nin evinin ikinci katına çıkarak
ünlü yazarın dünyasına adım atar. Suç ve Ceza’nın
çağrışımlarıyla doludur anlatıcının belleği.
Dostoyevski’nin yatağına uzanarak Suç ve Ceza’nın
kahramanı Raskolnikov’la konuşmaya başlar.
Tıpkı,
Coetzee’nin kahramanı Dostoyevski’nin, Pavel’in
yatağına uzanması gibi…