Bu kente
gözlerin yağıyordu. Her damlasında yüreğime çarpıyordu
bakışların. ‹çim seninle dolu. Hiç bu kadar benle
olmamıştın.
Hüznün
bulaşmıştı bu kente senin. Benim baktığım yerlere
takılmıştı dünyan. Kapısını açmaya korkmuştum önce. Sana
hiç bu kadar yakından bakmamıştım.
Önce
duyguların gitmişti bu kentten. Bıraktığın boşluklarda
kaybolmuştum. Ben seni hiç korkuyla aramamıştım.
En çok bu
denizi severdin. Götüremediğine üzülmüştün derinlikleri.
Senden sonra gitmiştim kıyısına. Yaşadıkların duruyordu
dibinde. Uzatabilsem ellerimi… Korkar mıyım? Hiç
maviliklerde kaybolmamıştım.
Sesinin
yerine bırakmıştın soruları. Kime sorsam bilemezler.
Suskunluklarını bıraktığın meydan yanıbaşımda.
Yalnızlığımın gölgesinde kayboluyor bedenim. Hiç böylesine
çocuk kalmamıştım.
En son bu
kentten sen uğurlamıştın beni. Her zamankinden uzun
yürümüştün otobüsün ardından. Daha çok el sallamıştın.
Birbirimizi görebileceğimiz son ana kadar gözlerin
değmişti içime. Sevgin uzaktan okşamıştı saçlarımı.
Birbirimizi göremediğimiz ana kadar sürmüştü bu veda.
Anlamakta zorlanmıştım o gün. Ben seni hayatımdan hiç
uğurlamamıştım.
Gidişin
ani olmuştu. Yaza evrilen bir baharda, öğle vakti…Uzun
yolların ucundan ulaşmıştı haber. Uzak dağların ardından
koşup gelmiştim. Derleyip toplamıştım düşüncelerimi. Oysa
duygularımı buna hiç hazırlamamıştım.
Kapıyı
açtığımda gerçek karşılamıştı beni. Yüzleşmeye hazır
değildim. Hangi odadaydın bilmiyorum. Gözüm duvarlara
kaymıştı birden. Duvarlarda adı olmayan bir renk vardı
sanki. Ne çok göz vardı evi boğan. Ne çok ses… Yalnızlığı
bu denli isterken daracık mekânları zorlayan
kalabalıklarda küçücük kalmıştım. ‹çimde büyüyen
eksikliğin sığacağı hiçbir yer yok.
“Hayatta
her şey oluyor.” diyor tanıdık bir sima. Şu an onu
tanımamayı istiyorum. Sesini duymamayı…
“Etkilenirsiniz diye götürdük evden.” cümlesi karışıyor
diğer sesin içine. Bu sesi de duymasam keşke.
“Ya ya!
Etkilenilmez mi?” Neyse ki bundan sonrakileri duymuyorum.
Öylesine
geçiyor gece. Sabah birkaç yıldan sonra oluyor. Gelen gün
hiç aydınlık getirmemiş. Unutkan bir insan edâsıyla eksik
gedik gelmiş eve. Diğer evlerde nasıl bir sabah olduğunu
bilmiyorum. Gözlerim duvarlarda. Bu rengi hiç görmediğime
şaşıyorum. Adını düşünüyorum rengin. Bulamıyorum.
Duvarlarda kalıyor bakışlarım. Bilmediğim bir rengin
üstünde donuyor her şey. Birkaç saat, nasıl oluyorsa,
içine birkaç yılı sığdırarak geçiyor. Öylesine çıkıyoruz
evden topluca. Gözlerim gördüklerini anlamlandıramıyor.
Bakışlarımı duvarda bıraktığımı anımsıyorum. Bakamayan
gözlerin bir hiç olduğunu anlıyorum. Çağrıyorum
bakışlarımı yüreğimin sesiyle. Gelmiyorlar. Yürüyorum.
Etrafımdaki insanların içinde benimkine benzer gözler
arıyorum. Yüreğime çarpıyorlar hemen. Aynı bakamayışlar
onlarda da var. Tanıyorum.
Yürüdüğümüz yolun uzun olduğunu düşünüyorum. Sonu
gelmeyecek gibi… Kaç kez geçmiştim oysa aynı yerleri. Hiç
böyle değildi bu sokak, bu evler. Yeni mi görüyorum yoksa
artık görmüyor muyum, ayıramıyorum. Evlerin pencereleri de
bakışlarını bir yerde unutmuş gibi. Göremiyor onlar da.
Evlerden birinin tek gözü açılıyor ansızın. Bir çocuğun
gülüşü dökülüyor kaldırıma. Eğilip almak istiyorum.
Elimden düşer korkusuyla alamıyorum. Ellerim cebimde
yürüyorum. Gülücük şimdi elimde olsa; sıcaklığı yayılsa
tüm bedenime ve gözlerime ulaşsa gülüşler… Adımlarım
donuyor sanki. Kalakalıyorum. Sıcacık bir el dokunuyor
koluma. Usulca okşuyor. Yürüyoruz sessizce. Arkamda kalan
gülüşü düşünüyorum. Çocuğun gözlerinden sokağa taşan
neşeyi, ben de istiyorum.
Kapısından giriyoruz caminin. Geniş bahçesinde duranların
çoğunu tanıyorum. Kardeşler olarak bir arada duruyoruz
nedenini bilmeden. Belki de güçlü olmanın yolunun bu
olduğunu düşünüyoruz. Son kez görmek istiyoruz babamızı.
Teninin duruluğuna, yüzünün yumuşak ifadesine, saçlarının
aklarına bakmak istiyoruz. Gözlerimizde kalsın diyoruz her
şey. En küçükleri olduğum için benim teselliye daha çok
ihtiyacım olduğunu düşünüyor herkes. Başımı okşuyorlar.
Hüznümü büyüttüklerini bilmeden. Ben babamın ellerini
istiyorum saçlarımda. Elini tutuyorum, eğilip öpüyorum.
Yüzümdeki soğuk elin babamın olduğuna inanamıyorum. En
küçük çocuğu olarak en büyük gözyaşlarını döküyorum.
Gözlerimden yaşlar sessizce süzülüyor. Ölümü o an
görüyorum. O an ölüm beni çok acıtıyor. Gözyaşlarım
bakışlarımı getiriyor bana. Uzun tutmuyorum vedalaşmayı.
Bakışlarımı alıp caminin bahçesine çıkıyorum. Beni son
uğurlayışını düşünüyorum. Uzun uzun el sallayışını
izliyorum sanki. Şimdi benim onu uğurladığıma
inanamıyorum. Yüreğimden bir parça kopuyor. Acıyor kopan
parçanın yeri. O acının hep içimde duracağını henüz
bilmiyorum. Toprağın altına konuluşunu görmek istemiyorum.
Hüznümü,
bakışlarımı, gözyaşlarımı, yüreğimden kopan parçayı, o
parçanın acısını alıp eve doğru yürüyorum. Hepsini birden
taşımak ne zor… Bu sefer çabuk bitiyor yol. Belki de
taşıdığım zorluklardan kaçmak için hızla eve varıyorum.
Pencerenin önüne oturuyorum. Geçen zamanı artık ayırt
edemiyorum. Mezarlıktan dönenlerle doluyor ev bir süre
sonra. Yaza evrilen bu bahara ölüm yakışmıyor. Ölümün
yakışacağı bir zaman arıyorum. Bulamıyorum. Damlalar
vuruyor camlara arada bir. Dingin bir bahar yağmuru
yağıyor. Toprak kokusunu duyuyorum.
“Babam.”
diyorum “Islanıyordur şimdi.”
“Yeter
yavrucuğum.” diyor bir ses.
Oysa
yetmiyor bana söylediklerim. Sessizce ekliyorum cümleleri
birbirine.
“Bu
yağmur seni üşütür baba.”
Pencereyi
açıp elimi uzatıyorum. Büyükçe bir damla elime düşüyor.
Neyse ki hiç soğuk değil bu damla. Düşen damlanın
sıcaklığıyla sakinleşiyor ruhum. Ben de ısınıyorum.
Giden
babalar ne bırakır çocuklarına bilmiyorum. Bana kalan,
gözümün değdiği yerlerde adı olmayan bir renk…