1975-1980
yıllarında Ankara’da çok fazla okul öncesi eğitim kurumu
yoktu. Sağlık Bakanlığına bağlı kreş ve gündüz
bakımevleriyle özel yuvala rçalışan annelerin çocuklarına
bakım ve eğitim vermekteydi. Kamu kurum ve kuruluşları
yeni yeni kendi çalışanlarının çocukları için kreş-yuvalar
açmaya başlamışlardı. Bu kreş-yuvalardaki meslek
elemanlarının sayısı az ve mesleki deneyimleri yetersizdi.
Ben de kamu kurum kreşlerinden birinde bu yıllarda Sosyal
Hizmet Uzmanı olarak çalışmaya başladım.
Hazırlanan yönetmeliklere ‘fiziksel ve zihinsel engelli
çocukların bu kreş yuvalara alınmaması’ için özel maddeler
konulmuştu. Çalışan personelin deneyimsiz olması, kurum
kreş-yuvalarındaki çocuk sayısının fazla olması bu
yönetmelik maddesini çok sıkı uygulanır hâle getiriyordu.
Her yeni açılan kamu kreşi bir önceki kamu kreşinin
yönetmeliğini alır ve başlıkları değiştirerek kendi
kurumu için uyarlardı. Böylece bütün kamu kurum
kreşlerinin yönetmelikleri birbirine benzer hâle geldi.
Çalıştığım kuruma bir gün 8-9 aylık minik kızıyla bir anne
geldi. Çok üzgündü, çekingendi ve gözlerinde yalvaran
bakışlar vardı. Çocuğu hemanjiyoluydu. İlk defa bu
hastalığın adını duymuştum, bütün personel için de bu tanı
yeni ve yabancıydı. Çocuğun dili ağlarsa, sinirlenirse
süngerimsi bir hâl alıyor, şişiyordu. Eğer bu ileri duruma
gelirse nefes borusunu tıkayabilirmiş. Anne durumu tüm
açıklığıyla anlattı. Çalışmaya mecbur olduğunu, eğer çocuk
yuvaya kabul edilmezse cahil bir bakıcıya bırakılacağını
oysa bu kurumda doktor, hemşire, diyetisyen, çocuk
gelişimci, sosyal hizmet uzmanı, psikolog, öğretmen gibi
geniş bir kadro vardı. Ancak yönetici uzman personelden
bir kurul oluşturdu ve bu kurul çocuğun bu kurumda
bakılamayacağına oy çokluğuyla karar verdi. Kreş- yuva
yönetimi sorumluluktan kurtuldu, ama anneye hiç kimse bu
çocuğu nasıl büyüteceği konusunda yardımcı olmadı. Bir
süre sonra bir otistik çocuk da aynı kaderi paylaştı. O
kurumda uzman olarak çalışmak ve o anne ile çocuklara
yardımcı olamamak hiç aklımdan çıkmadı.
Çaresizlik, bana necilik, sorumluluktan kaçmak o
çocukların yaşıtlarıyla birlikte bakım, hizmet ve eğitim
almalarına ‘engel‘ oldu. Oysa onlar zaten engelliydiler.
Aradan
geçen 20-25 yıl içinde dünyada ve ülkemizde çok şey
değişti. Engelli çocuklar artık erken tanı ve özel eğitim
ile bir yerlere gelebiliyorlar. Ancak hâlâ yönetmelik
maddeleri onların bu kurumlara kabulüne engel.
Avrupa
Birliği Projeleri konusunda çalıştaylara katıldıktan sonra
engelli çocuklarla ilgili bir şeyler yapabileceğime olan
inancım pekişti.
Üyesi
olduğum ‘Eğitimde Paylaşım Derneği’ ve ‘Türkiye Okul
Öncesi Eğitimini Geliştirme Derneği’nin katılımlarıyla
koordinatörlüğünü yaptığım bir proje hazırladık. Konusu:
Okul öncesi dönemde engelli çocukların kaynaştırma
eğitimi. Amacımız: Kaynaştırma eğitimini en iyi uygulayan
İsveç-Stocholm’de bu uygulamaları yerinde görmek, bilgi
edinmek, doküman toplamak edinilen bilgi gözlem ve
uygulamaları Ankara’da yaygınlaştırmak. Proje Avrupa
Birliği tarafından kabul edildi. Dört kişi tarafından
yürütüldü. Eğitimde Paylaşım Derneği Başkanı Avukat Ali
Ulusoy, Profesör Dr. Necati Baykoç Dönmez, Çocuk Gelişimi
ve Eğitimi Uzmanı Elçin Toker, Sosyal Hizmet Uzmanı
Ü.Gülsüm Bülbül 30.Ekim.2005-14.Kasım.2005 tarihleri
arasında Stocholm’de 14 Eğitim kurumunu gezdik, gördük,
incelemeler yaptık. Fotoğraflar çekip görüntüler
kaydettik. Pek çok yeni uygulama yerinde görüldü. Notlar
alındı, sorular soruldu, raporlar hazırlandı. Dönüşte
edinilen bilgiler büyük katılımlı toplantılarla
yaygınlaştırılmaya çalışıldı. TV programlarına konuk
olundu, broşürler hazırlandı. Davet edilen kurumlara
gidilerek bilgiler paylaşıldı. Çalışmalar hâlen devam
ediyor.
Beni en
çok etkileyen şey önce kafamızın içindeki engelleri
kaldırmamız gerektiği idi. Stocholm’de ilk gittiğimiz
kurum yetkililerine şu soruyu sordum. Engelli çocuklara ve
ailelerine diğer çocuklardan ve velilerden bir tepki
gelmiyor mu? Diğer çocukların velileri onları nasıl kabul
ediyor? Kurum yetkilisi şu cevabı verdi: Bize diğer
çocukların anne-babalarından olumsuz tepki gelmez. Çünkü
anne-baba; benim çocuğumun okul öncesi dönemde engelli bir
çocukla aynı ortamı paylaşması onun için bir kazançtır,
zenginliktir. Oysa bizim ülkemizde ekonomik yetersizlik,
personel eksikliği vb. nedenlerle, her şey tamam olsa bile
anne-babalar çocuklarının engelli çocuktan kötü şeyler
öğreneceğini düşünürler. İşte asıl engel bu düşünce
yapısıdır.
İsveç’te
bu uygulama nasıl yapılıyor ve biz neler yapabiliriz?
İsveç dünyada sosyal refah seviyesi ve eğitim düzeyi en
yüksek olan ülkelerden birisi. Çocuk doğduğu andan
itibaren eğitim en doğal hakkı ve devlet tüm bireylerinin
eğitim ve her türlü hizmeti alabilmeleri için olanakları
hazırlayıp sunmakta ,engelli olup olmamak hiç bir şey fark
ettirmiyor. Okullar yerleşim bölgelerinin ortasında büyük
bir kompleks olarak yapılmış. Genellikle iki yada tek
katlı. Kurumların fiziksel yapıları genellikle birbirine
benziyor .Lükse yer verilmiyor, her şey amaca uygun ve
işlevsel. Okul öncesi, ilk öğretim, engelliler okulu aynı
çatı altında ancak giriş kapıları ve oyun alanları farklı.
Burada amaç herkesin aynı yolu kullanması aynı bahçede
birbirini görmesi, engellilerin toplumdan soyutlanmaması,
farklı etkinliklere farklı gruplarda katılması, yemek,
yüzme, spor, orman gezisi gibi etkinlikleri birlikte
gerçekleştirmeleri ki kaynaştırma eğitiminin özünü bunlar
oluşturmakta. Belediyeler eğitim konusunda çok etkin rol
oynuyor. Her engelli için mutlaka bir yardımcı ücretsiz
olarak sağlanıyor. Her engelli mutlaka bir okula gidiyor
ve ulaşımı belediye tarafından ücretsiz olarak özel
araçlarla yapılıyor.
Biz
ülkemizde her engelliye bir yardımcı veremeyiz, ücretsiz
okula taşıyamayız ama eğer istersek kafamızın içindeki
engelleri kaldırarak Türkün yaratıcı gücünü ve geleneksel
yardımseverliği kullanarak engellilerle aynı ortamda
yaşamayı öğrenebiliriz. Yeter ki isteyelim.
Bu
gökyüzü ve yeryüzü eşit olarak hepimizin.