Tarih
insanların hayal ettikleri midir? Yoksa, farklı
pencerelerden, yani sağlam kaynaklardan elde edilen
bilgilerle varılan sonuç mu?
Ermeni
soy kırımı iddiaları, ciddî anlamda bütün Türkleri
rahatsız etmektedir. Ancak bu konuda iddialarda
bulunanlar, Ermenilerin toplu bir katliama tabi
tutulduğunu açıkça belirten bir kaynağa dayanmadıkları
gibi, özellikle o dönemdeki hükûmetin böyle bir emir
verdiğine, hattâ imada bulunduğuna dair de somut bir belge
ortaya koyamamaktadırlar. Soy kırımı iddiasında
bulunanların, o dönemde Fransa, İngiltere ve Rusya’nın
tehcirle (zorunlu göç) Osmanlı Devleti’ni paylaşma
politikalarının önüne set çekilmiş olduğunu ve bu nedenle
böyle bir suçlama içine girerek, bunu bir baskı unsuru
olarak ele aldıklarını gözardı ediyorlar. Dünyanın hiçbir
ülkesinin, kendisini yıkmaya çalışanlara karşı sessiz
kalması mümkün değildir. Nitekim Rusların Osmanlı
nezdindeki büyükelçisi Zinovyev, 26 Kasım 1912’de Rusya’ya
gönderdiği raporunda (Rusya Dış Politika Arşivi, Siyasî
Kısım nr. 117/293), Rusya’nın politikasını açıkca ortaya
koymaktadır. Zinovyev bu raporunda şunları şöylemektedir:
“Bu
anlatılanlar Ermeni halkının gittikçe Rusya tarafını
tutmakta olduğunu göstermektedir ve bu isteğin gerçekten
de içten ve samimî olduğu ortadadır. Rusya’ya olan sempati
Ermeni burjuvası ve aydınları arasında da yaygındır.
İhtilâlci partiler artık gittikçe itibarını kaybediyor ve
yerine konservatif programıyla yeni partiler kuruluyor.
Van, Bâyezid, Bitlis, Erzurum ve Trabzon konsoloslarımızın
bildirdiklerine göre bu vilâyetlerdeki Ermenilerin hepsi
Rusya tarafındadırlar ve bizim ordularımızı bekliyorlar
veya Rusya’nın kontrolü altında reformlar yapılmasını
istiyorlar. 21 Kasımda Bâyezid konsolosunun bildirdiğine
göre, bütün Ermeniler Türkiye’ye karşı düşmanca tavırda
bulunuyorlar ve Rusya’nın protektörlüğünü, Ermeni
topraklarını işgal etmelerini bekliyorlar. Ermeni Patriği
Rusya’ya Türkiye’deki Ermeni halkını kurtarması için
yalvarmaktadır.
Bana
göre, biz bu koruyucu tavrımızı devam ettirmeliyiz. Şunu
da unutmayalım ki, Türkiye’nin Ermeni vilâyetlerinde durum
çok istikrarsızdır. Her an ayaklanmalar ve düzensizlik
ortaya çıkabilir. Eğer bir katliam meydana gelirse, bu
halkın militanları bizden destek alabileceklerine
güvenmezlerse “Üç Devlete” başvuracaklardır. Bu durumda
biz şansımızı kaybederiz; fırsat Avrupa devletlerine
geçecektir”.
Buna
karşılık yine aynı büyükelçi 6 Mart 1909’da “Osmanlı
İmparatorluğu’nda Durum” adı altında geçtiği gizli
raporda (Rusya Dış Politika Arşivi, Siyasî Kısım, nr. 37,
s.252) şunları yazmıştı : “Bitlis’teki Ermenilerin ne
Türklerden, ne de Kürtlerden şikâyetleri varken, Ermeni
komitacı dernekleri kurulmakta ve dernekler geniş
faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Dernek üyeleri her pazar
günü Bitlis kilisesinde toplantılar ve konuşmalar
yapmaktalar. İhtilâl fikrinde olan Ermenileri bir araya
getirerek yönetime karşı mücadele için kışkırtmaktalar.
Toplantılar yasaklanınca Ermeniler, bu defa aynı anlamdaki
bildirileri her tarafa yapıştırmışlar. Şu sırada Ermeniler
arasında ihtilâlin ihtiyacı için vergi toplanmaktadır.
Çoğu Ermeninin, bu tür eylemlerin Ermenilere zarardan
başka birşey getirmeyeceğini ve silah için para
vermeyeceklerini söyledikleri, bunun üzerine Ermeni
ihtilâl komitelerinin şiddet kullanma ve karşı çıkanları
kılıçtan geçirme tehdidiyle bu tür grupları sindirdikleri
öğrenilmiştir”.
Ermenilerin soy kırımına uğradığını iddia edenlerin,
yukarıda verdiğimiz Rus arşivindeki bilgileri hiçbir zaman
kullanmadıkları görülmektedir. Tarih bir bütünlük
içerisinde incelendiği takdirde bilim olur. Aksi takdirde
ideolojik veya siyasî bir niteliğe bürünür ki, bu da
ulusların birbiriyle çatışmalarından başka bir işe
yaramaz. Dolayısıyla Ermeni konusunda araştırma yapanlar,
Fransa, İngiltere ve Rusya’nın ne zamandan beri Osmanlı
Ermenileriyle ilgilenmeye başladıklarını ve hangi gayeleri
olduğunu göz önüne alacak olurlarsa, Ermenilerin asıl
kimler tarafından kullanıldıklarını ve gerek Ermeni terör
örgütleriyle Osmanlı güvenlik güçleri arasında çıkan
çatışmalarda ve gerekse iki halk arasında meydana gelen
mücadelelerde her iki taraftan ölenlerin, asıl
katillerinin kimler olduğunu anlamaları mümkün olacaktır.
Tarihe
baktığımız zaman yüzlerce yıl Türklerle ve Osmanlı
ülkesinde huzur içinde yaşayan ve hattâ Müslüman unsurla
bütünleşen Ermeniler, 850 yıl sonra neden ve nasıl oldu da
düşman addedilmek durumunda kaldı? Objektif bir tarih
araştırıcısı, eğer gerçekleri arıyorsa, bu bakış açısını
gözardı etmeyerek bir değerlendirme yapmak durumundadır.
Birtakım varsayımlarla ve duygusal değerlendirmelerle,
olduğundan başka bir tarih yazan ve tarihi çarpıtan
kişinin, sadece belli çevreler adına hareket ettiği sonucu
ortaya çıkar. Bu kimselerin kime veya neye hizmet
ettiklerini anlamak zor olmasa gerektir. Fransa
senatosunun aldığı kararı (18 Ocak 2001) aslında
Fransa’nın yeni bir politikası gibi algılamak safdillik
olur. Zira Fransa’nın Ermenilerle daha 1853’lerde
ilgilendikleri bütün kaynaklarda yer almaktadır.
Osmanlıların Ruslarla yaptıkları Ayastefanos Anlaşması
(1878) sonrasında ise, Rusların Osmanlı ülkelerine tümüyle
sahip olacakları korkusu, Fransa ve İngiltere’yi harekete
geçirmiştir. Bu tarihlerden sonra, Ruslar tarafından daha
önce kurdurulan Taşnaksutyun ve Hınçak gibi komitelerin,
yaptıkları insanlık dışı faaliyetlere rağmen desteklenmesi
de bundandır. Keza Osmanlı şehirlerinde Ermenilerin yoğun
olarak yaşadıkları Doğu Anadolu’daki 6 vilâyette ıslahat
yapılması ve burada Fransa, İngiltere ve Rusya’nın
(1914’te bu ittifaka Almanya da dahil olmuştur) önerdiği
üç gayrimüslim adaydan birinin Osmanlı hükûmetince vali
tayini isteği, yine Anadolu’nun paylaşılması planının bir
parçasıdır. Böyle bir politikanın takip edildiği Sevr’le
kanıtlanmış ve neticede Osmanlı toprakları paylaşılmıştır.
Bu dönemde Fransa’nın işgal ettiği Adana, Maraş ve
Antep’teki askerî varlığının yarısının Ermeni
lejyonerlerinden oluşması da, Ermenilerin hangi gaye ile
desteklendiklerini ortaya koymaktadır (Halil AYTEKİN,
Kıbrıs’ta Monarga (Boğaztepe) Ermeni Lejyonu Kampı,
TTK Yayınları, Ankara 2000). Yine aynı şekilde Rus ordusu
içinde de çok sayıda Ermeni askerin yer alması, bunun
diğer bir kanıtıdır. Nitekim sınırdaki Osmanlı Seyyar
Jandarma Komutanlığının raporunda Rusların sınıra yakın
Türk köylerini aradıkları, buldukları silahları Ermenilere
dağıttıkları, Ermenilerden asker topladıkları ve Kars
bölgesindeki düşman askerinin çoğunun Ermenilerden
oluştuğu rapor edilmiştir (Başbakanlık Osmanlı Arşivi,
Emniyet-i Umumiye, 2. Şube, Dosya 2F/9). Keza, Ermeni
delegasyonu başkanı Boghos Nubar Paşa da, Fransa Dışişleri
Bakanlığına gönderdiği mektubunda, 150 bin kişilik bir
Ermeni kuvvetinin Rus ordusu içinde yer aldığını
yazmaktadır.
Osmanlı
Devleti’nin Birinci Dünya Savaşına girdiği Kasım 1914’ten
sonra, Ermeni teşkilâtları (Anadolu’da örgütlenmiş 21
parti ve dernek vardı), İtilâf devletleriyle gizli
görüşmeler yaparak, silahdırılmışlar ve Osmanlı ordusunu
arkadan vurma planları yapmışlardı. Bilindiği gibi bu
sırada Osmanlı Devleti üç cephede savaşmaktaydı. Bunlardan
biri Çanakkale, ikincisi Kafkasya, üçüncüsü ise
Suriye-Filistin cepheleriydi. İşte bu üç cepheyi
birleştiren üçgen içinde yaşayan Ermeniler, birbiri
ardınca isyan etmeye başladılar ve silahsız sivil halkı
öldürmeye başladılar. Zira Ermenistan olarak niteledikleri
Van, Bitlis, Erzurum, Sivas, Elazığ ve Diyarbakır’da
nüfusları %10 civarındaydı ve buradaki Müslümanları
sürmedikleri takdirde bir devlet kuracak çoğunlukta
değillerdi. İşte böyle bir ortamda, yani ölüm kalım
mücadelesinin verildiği bir sırada, gerçekleştirilen bu
isyanlar dolayısıyla Osmanlı yöneticileri, Ermenileri
zarar veremeyeceklerini düşündükleri, yukarıda söz konusu
ettiğimiz üçgenin dışına, yani Mezopotamya bölgesine
nakletme kararı aldı. Savaşın devamı süresince o bölgede
kalmaları planlanan Ermeniler, 8-9 ay içinde Anadolu’dan
bu bölgeye nakledildiler. Bu nakil tehcir (zorunlu göç)
olarak adlandırıldı. Zorunlu göç uygulaması, yaklaşık
450-500 bin Ermeniyi kapsadı. Bu sırada Osmanlı
İmparatorluğu’ndaki Ermenilerin miktarı, yine yaklaşık
olarak 1,5 milyon civarındaydı. Rusya’yla savaş
dolayısıyla 450-500 Ermeni de kendiliklerinden Kafkasya’ya
göç ettiler. Yabancı kaynaklara göre sürgün dışı tutulan
Ermenilerin sayısı ise 400 bin idi. Bu arada bazı
Ermenilerin de yurt dışına göç ettikleri, o tarihte
Osmanlı limanlarından hareket eden gemilerin yolcu
listelerinden anlaşılmaktadır.
Ermenilerin zorunlu göç ile Mezopotamya’ya sürgün
edilmeleri nasıl gerçekleşti? Bu sırada ne kadar Ermeni
kaybı meydana geldi? Gönderildikleri yerde Ermeniler nasıl
bir hayat yaşadılar? Daha sonra bu Ermenilere ne oldu?
İşte bu soruların cevabını o döneme ait, taraf devletlerin
arşivlerine bakarak vermek mümkündür.
Tehcir
dediğimiz bu zorunlu yerleştirme, doğal olarak meşakkatli
geçmiş, pek çok masum sivil Ermeninin mağduriyetine sebep
olmuş ve yaklaşık 9-10 bin Ermeni, eşkıya saldırısı, 30
bine yakın kişi de hastalıktan ölmüştür. Buna rağmen bu
büyük yer değiştirme olayının canlı şahitleri, naklin
büyük bir düzen içinde gerçekleştirildiğini yazmışlardır.
Bunların başında Amerikanın Mersin konsolosu gelmektedir.
Edward Natan, 30 Ağustos 1915’te büyükelçi Morgenthau’a
gönderdiği raporunda şunları söylüyor: “Tarsus’tan
Adana’ya kadar bütün hat güzergâhı Ermenilerle doludur.
Adana’dan itibaren bilet alarak trenle seyahat
etmektedirler. Kalabalık yüzünden sefalet ve çektikleri
zahmete rağmen hükûmet bu işi son derece intizamlı bir
şekilde idare etmekte, şiddete ve intizamsızlığa yer
vermemekte, göçmenlere yeteri kadar bilet sağlamakta ve
muhtaç olanlara yardımda bulunmaktadır” (Başbakanlık
Osmanlı Arşivi, Dahiliye, Emniyet-i Umumiye, 2. Şube, nr.
2D/13).
Osmanlı
Devleti arşiv belgelerine baktığımızda, nakledilmesi
planlanan Ermenilere göç hazırlığı yapmaları için bir
hafta ile 15 gün arasında zaman tanınmış, yola çıkarılan
kafileler, aşiretlerin ve halkın zarar vermelerini önlemek
için jandarmalar eşliğinde hareket ettirilmiştir.
Gittikleri yerlerde ev yapımı, yerleştirilecekleri
yerlerin ziraate elverişli olması gibi önlemler de
alınmıştır. Nitekim savaşın bitiminden sonra, yani 1919
yılında Osmanlı Devletinin çıkardığı yeni bir kanunla
Ermenilerin evlerine geri dönmeleri izni verilmiş, Ermeni
Patrikhanesinin tespitlerine göre 644.900 Ermeni geri
dönmüştür. Bu durumda niçin soy kırımı iddiasında
bulunulmaktadır?
Aslında
tarafsız olarak düşünüldüğünde, bir soy kırımıın yaşanıp
yaşanmadığı kolaylıkla anlaşılabilir. Bunun için 1915’ten
sonra, başta Fransa, Amerika, Rusya, İngiltere, İran,
Suriye v.s. ülkelere ne kadar Ermeninin gittiğinin nüfus
kayıtlarından öğrenilmesi ve hâlen bu ülkelerde yaşayan
Ermenilerin miktarlarının tespiti, Ermenilerin iddia
edildiği gibi öldürülüp öldürülmediklerini ortaya
koyacaktır. Zaten öldürüldüğü iddia edilen Ermenilerle
ilgili verilen rakamların da tutarsızlığı bunu ispat için
kâfidir. Son zamanlarda, öldürülenlerle ilgili verilen
rakamın 1,5 milyonun üzerinde ifade edilmesi, işin nasıl
çığırından çıktığının göstergesidir. Kaldı ki öldürüldüğü
iddia edilenler nereye gömülmüştür? Her bir toplu mezara
500 kişi konacak olsa 3000 toplu mezar olurdu ki, bu toplu
mezarlar nerededir ve şimdiye kadar neden bir toplu mezar
gösterilmemiştir? Hâlbuki gerek Amerikan arşiv
belgelerinde, gerekse İngiliz arşiv belgelerinde, 1919
tarihinden sonrasına ait Ermeni nüfus kayıtları,
Ermenilerin yaşadıklarını ortaya koymaktadır. Bunlardan
Amerikan arşivinde yer alan 1921 yılına ait bir belgede
(US Archives, NARA 867.4016/816) çeşitli ülkelerde
yaşadığı belirtilen Osmanlı Ermenilerinin sayısı 1.200.000
olarak verilmiştir. Keza 1925 tarihli bir başka Amerikan
belgesinde ise bu sayı 1.768.000 olarak daha yüksek bir
düzeyde gösterilmektedir.
Aslında
Ermeni delegasyonu başkanı Boghos Nubar Paşa, Fransa
Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği raporda (Archives des
Affaires Etrangères de France, Série Levant, 1918-1928,
Sous série Arménie, Vol. 2, folio 47), Osmanlı
topraklarındaki Ermenilerin ne miktarda hangi ülkelere
sürüldüklerini bildirerek, tehcirin bir soy kırımı
olmadığını bir yerde ispat etmiştir. Öte yandan Amerika
Büyükelçisi Hanry Morgenthau’ın hatıralarındaki (Ambassador
Morgenthau’s Story, New York 1918) Ermeni
protestanlarının vekili Zenop Bezciyan’ın ifadeleri de
Boghos Nubar’ı teyid etmektedir. Ama asıl şaşırtıcı olanı,
bu zatların ifade ettikleri rakamların Osmanlı arşivindeki
tehcir edilenlerle ilgili şehir şehir verilen rakamlarla
uyuşmasıdır (Bkz. Yusuf Halaçoğlu, Ermeni Tehciri ve
Gerçekler, 1914-1918, TTK Yayını, Ankara 2001, s.
73-80). Öyleyse Ermenilerin öldürüldükleri iddialarını
ileriye sürenler neden böyle bir yola başvurdular? Bunu da
Prof. Dr. Heath W. Lowry’nin Büyükelçi Morghenthau’un
Öyküsünün Perde Arkası, (İstanbul 1991) adlı eserinden
öğrenebiliriz. Burada temel hedefin, “Amerikan halkını,
savaşın zaferle sonuçlanması gereğine inandırmak”
olduğu açıkça belirtilmektedir. Gerçekten de, Suriye
bölgesine zorunlu olarak nakledilmiş bulunan Ermenilere
karşı Osmanlı Devletinin bir ard niyeti olsaydı, yani bir
biçimde onları tamamen imha etmek istemiş olsaydı, gerek
Kızılhaç, gerekse başta Amerikan yardım kuruluşları olmak
üzere çeşitli ülkelerin yardım kurululuşlarını, yardım
etmeleri için Ermenilerin yerleştirildikleri bölgelere ve
kamplara sokar mıydı? Nitekim bu türden yardım
kuruluşlarının ne kadar Ermeniye yardım ettiklerini, yine
Amerikan arşiv belgelerinden öğrenmekteyiz. Near East
Relief adındaki yardım kuruluşunun, 3 Şubat 1916 tarihi
itibarıyla 486 bin Ermeniye yardım ettiği Amerikan
Dışişleri Bakanlığı arşivi 59.867.48/271 numarada
kayıtlıdır.
Osmanlı
arşivinde Ermeni konusunu araştıran yerli ve yabancı bilim
adamları, Ermenilerin şu veya bu ad altında sistemli bir
öldürme hareketine maruz kaldıklarını
söyleyememektedirler. Zira bugüne kadar hiç kimse
tarafından böyle bir belge tesbit edilmemiştir. Soy kırımı
olduğunu iddia eden bazı Türk tarihçiler ise, Osmanlıca
bilmedikleri gibi, Osmanlı arşivinde hiçbir zaman
araştırma yapmamışlardır. Bu nedenle bu tür iddialar,
sadece siyasî nitelik taşımaktadır. Tarihî gerçeklere
rağmen, bazı kimselerin arzusunun yerine gelmesi için
Ermenilerin soy kırımına uğradıklarını kabul etmek lüksünü
göstermemizi de kimse bizden beklememelidir. Çok suçlanan
İttihat ve Terakki yöneticileri ise Malta’da İngilizlerce
tutsak edilip, her türlü imkân ellerindeyken (Osmanlı
arşivleri dahil), muhakeme edilmek için suçlanacak
delillerin bulunamaması sebebiyle serbest kalmışlardır
(Bilal Şimşir, Malta Sürgünleri, Ankara 1985). Buna
rağmen, ne yazıktır ki, İttihat ve Terakki’nin ileri
gelenleri, Anadolu’daki alışkanlıklarını devam ettiren bir
kısım Ermeni militanı tarafından öldürülmüştür.
Türk
İstiklâl Savaşında işgal kuvvetleriyle Osmanlı
topraklarına geri dönen Ermeniler -işgal kuvvetlerinin
Ermeni haklarını ve mallarını korumak düşüncesi
bulunmamakla beraber- ne gariptir ki, mallarını fazlasıyla
elde etmelerine rağmen, çocuk-kadın-ihtiyar demeksizin
binlerce Müslümanı katletmişlerdir. Ne garip tecelli! Bu
hareket onlara, 18 Aralık 1918 tarihinde çıkarılan geri
dönüş kararnamesiyle sahip oldukları topraklarını ve
mülklerini kaybettirmiş, yardım ettikleri işgal
kuvvetleriyle birlikte ülkeyi terk etmeleriyle
neticelenmiştir. Bugün parlamentolarında soy kırımını
kabul eden ülkeler, büyük sıkıntı çekmekte olan
Ermenistan’a neden yardım etmemektedirler? Buna karşılık
neden 40-50 bin Ermeni hâlen Türkiye’de çalışmaktadır ?
Bunların doğru cevapları, soy kırımı iddiacılarının
hedeflerini de belirleyecektir.