Günümüz
eğitim sisteminin anaokullarından üniversiteye kadar
bütün yönleri ile tartışılmadığı gün ve tartışılmadığı
ortam neredeyse yoktur. Yıllardır süregelen bu durum
gittikçe sorunlar yumağına dönüştüğü gibi, devlet
erki içinde sonuç almaya yönelik tutarlı ve inandırıcı
çabaların olduğunu söylemek de olanaksız. Bunlara rağmen,
konuyu tartışmanın, bir anlamda böyle bir sorunlu sistemi
yok saymaktan, görmezlikten gelmekten, vurdumduymazlıktan
ve boş vermişlikten çok daha olumlu olduğunu söylemek
gerekir. Kimi sorunlar öyle tartışılmalıdır ki,
eninde sonunda bu ülkenin, bu yurdun insanlarının ve en
geniş anlamıyla bu ülkenin geleceğinin sorunlarının, aklı
eren herkesin sorunu olduğu bilinci yerleşebilsin. Bu
bilinç de bir “duyarlık” sorunudur.

Unutulmamalıdır ki duyarsız bireylerden oluşan toplumlar
sürü mantığından bir adım dışarı çıkamazlar. Böyle
toplumların güdülenmesi, yönlendirilmesi, kışkırtılması,
maşa, uşak ve piyon olarak kullanılması; bunlardan dolayı
da her adımda aşağılanması kaçınılmazdır. Duyarsız
toplumlar ağzı ile kuş tutsa eğitimde, sanatta, siyasette,
ekonomide, toplumsal yaşamın gereklerini sadece günü
birlik gereksinimlerin karşılanması olarak görür, ondan
ötesi bilinmezliklerle doludur. Çağımız, günü birlik
yaşama, günü birlik düşünme çağı değildir; günü ve
geleceği birlikte düşünme, hedef ve idealleri ona göre
anlamlandırma zamanıdır. Bu anlamda geleceğin yaratıcı,
üretici, insanî değerler zengini, pozitif düşünceli, mutlu
toplumlarını yaratma zamanı olduğunun bilincindeki
insanların sayısı ve etki çemberi genişletilebildiği
oranda başarı söz konusu olacaktır. Bunun için de
toplumun dinamik güçlerinin; gençlerinin, aydınlarının,
işçisinin, işvereninin, politikacısının, kısacası her
kesimin, her anlamda duyarlı olması gerekmektedir.
Duyarlı
olmak aynı zamanda sahiplenmek, kafa yormak ve çözümler
üretmektir. Duyarlı olmak; şablon ve kalıplaşmış
öngörüleri, dayatmaları sorgulamaktır. Duyarlı olmak;
aklını, beynini, yüreğini, duygularını, düşüncelerini,
ideallerini, inançlarını başkalarının ipoteği ve güdümü
altına sokmamak demektir. Bu tür iç ve dış unsurlara karşı
akılcı ve kimlikli savunma bilinci geliştirmektir.
Çağımız
eğitiminin, temel sorunlarından ve aynı zamanda temel
amaçlarından biri olması gereken, işte bu “duyarlı
insan” tipini meydana getirecek eğitim sistemini
sorgulamaktır:
• Ne
yapılmalıdır, ne gibi eğitim sistem ve yöntemleri
geliştirilmelidir ki bütün duyumları ile içinde yaşadığı
toplumu, çevreyi, doğayı ve içinde yaşadığı dünyayı
kavrayabilen, bütün antenleri açık bireylerden oluşan bir
toplum yaratılabilsin?
• Nasıl
bir eğitim verilsin ki yaşamı sadece kendi çemberi olarak
görme yerine, “hep ben, yine ben” ya da “her şey benim
için” bencilliği yerine; “ben elbette önemliyim ama
başkaları da en az benim kadar önemli, başkaları da en az
benim kadar yaşama hakkına sahip” sorgulamasını yapabilen
bireyler yetişsin?
• Nasıl
bir psikolojik ve sosyolojik ortam geliştirelim ki, “bu
toplumdan, bu insanlardan, bu ülkeden neler alabilirim,
yerine neler verebilirim, bu ülkenin gününe, geleceğine
ne gibi katkılar getirebilirim; dağarımdaki maddî, manevî
birikimlerimi bu toplumla nasıl paylaşabilirim” öz
denetimini yapabilsin?
• Ne gibi
bir ulusal tavır geliştirelim ki bu bilinçle bilimde,
fende, ekonomide, endüstride, edebiyatta, sanattan
siyasete toplumu saran sarmalayan her alanda; ulusal ve
uluslararası arenada gücünü ve kimliğini ortaya
koyabilsin?
• Nasıl
bir toplumsal sorumluluk ve sahiplenme duygusu verelim ki
“bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” çarpık mantığı
yıkılabilsin?
• Nasıl
bir iş disiplini ve çalışma namusu verelim ki “çalışıp da
ne olacak, bu dünyayı sen mi kurtaracaksın” köstekliği yok
edilebilsin? Emeğe ve alın terine saygı baş tacı
edilebilsin?
• Nasıl
bir toplumsal paylaşım bilinci geliştirelim ki, “devletin
malı deniz, yemeyen domuz” ahlâksızlığı yok edilebilsin?
• Nasıl
bir güven verelim ki, aklına, zekâsına, çalışkanlığına
kısacası kendine öz güveni olan insanlarımız yetişsin?
• Nasıl
bir eğitim verelim ki ancak şablonlar içinde hareket
edebilen, şablon konuşmalar, şablon hareket tarzları,
şablon yaşam biçimleri içinden sıkışıp kalan insan tipi
yerine her alanda özgün tavırlar geliştirebilen insan
tipleri yetiştirelim?
Bu geniş
bakış açısına konunun temelinden başlayarak kreşlerde,
anaokullarında, temel eğitim okullarında, lise ve dengi
bütün okullarda, üniversitelerde, üniversitelerdeki
lisansüstü eğitimin her aşamasında yeni ve özgün tavırlar
geliştirmek önemli bir zorunluluktur. Bu tavırlar
başkaları istediği için, başkaları öyle yaptığı için
değil; bu ülkenin gereksinimi olduğu için yapılmalıdır.
Unutulmamalıdır ki, bu ülkenin düşünen, üreten aydın
insanları geçmişte özgün eğitim modelleri geliştirmesini
bilmişledir. Ulusal sınırlar ne denli ortadan kaldırılmaya
çalışılırsa çalışılsın; her toplumun kendi iç dinamiği;
geçmişten günümüze gelen yoğun bir tarih ve kültür
birikimi içinde yaşadığı göz ardı edilmemesi gereken bir
zorunluluktur. Varsayılan kazanımlar uğruna temel
dinamiklerden taviz verilmeyerek, yaz/boz yapılmamalı ve
bunun için de gereken her türlü önlemle çağdaş sistemler
üretilmelidir.
Bu
bağlamda sistemi özetleyecek temel noktalar şu şekilde
sıralanabilir:
Anaokullarında Eğitim:
Günümüzde
anaokulları eğitimin temel aşamalarından biri hâline
gelerek çok önemli sorumluluklar üstlenmeye başlamıştır.
En erken yaşlarda verilen eğitimin çocuğun geleceğini
biçimlendirmedeki öneminin kavranması bu sorumluluğun
temel nedenlerinden biridir.
Konunun
hemen başında ayrıntılara girmeden vurgulanmalıdır ki,
bugünkü anlamda anaokulları ve bu okullarda yapılan
etkinlikler ve genel anlamıyla eğitim, çocuğu temel
eğitime ve temel eğitim okullarına hazırlayan kurumlar
olarak görülmektedir. Böyle düşünüldüğünde anaokulları
uzun bir eğitim süreci yaşamak zorunda olan çocuğun okul
denen disiplin dolu yıllarına eklenmiş artı yıllar gibi
bir anlam kazanır ki bu da erken bıkkınlık, okuldan soğuma
ve çok sık karşılaşılan okumaya ve kitaba karşı soğukluk
gibi tavırlara yol açabilmektedir. Bizim eğitim
sistemimizde “okul” kavramı çok çekici ve özendirici bir
kavram değildir. Mehmet Barlas’ın çocuğunun anlatımı ile
“ders diye bir şey var, uzun mu uzun; teneffüs diye bir
şey var, kısa mı kısa”. “Okul” ve “ders” kavramları müthiş
bir şekilde değer kaybetmiştir. Bu nedenle ders ve okul
kavramları öğrenciler açısından ne kadar az kullanılırsa,
ne kadar az akla getirilirse o kadar iyi olacaktır.
Bu
nedenle anaokulları, okul ortamına hazırlık kurumları
olarak görülmemelidir. Çünkü bu okulların temel esprisi
oyun içinde dolaylı eğitimdir. Bir anlamda sezgi
eğitimidir. Yaşamı, yaşamın beklentilerini, gerçeklerini,
yaşamın dinamiklerini sezme ve sezdirme eğitimidir.
Dolaylı eğitim içinde, çocuğun kendini ortaya
koyabileceği, kendi güç ve kapasitesini sınayabileceği
etkinlikler dizisidir. Bu nedenle bu kurumlarda çocuğun
kendini tanıma, deneme ve sınamaya yönelik iç cevherini,
iç dünyasını ve olası iç tepilerini özgürce, ama
başkalarına zarar vermeden, ortaya koyabilmesine fırsat
verilecek birçok seçenekler dizisinden
yararlanılabilmelidir.
Bu
nedenle anaokullarında çocuğun en özgür biçimde çeşitli
“cıs’lardan, aman yapma”lardan, sınırlamalardan uzak;
severek ilgilenebileceği, sezgi ve duyarlılığını ortaya
koyabileceği alanlar sanatsal etkinlik alanlarıdır.
Sanatın drama, resim, müzik, şiir, öykü, masal, oyun,
bale, halk oyunu, seramik, kil ile iki ve üç boyutlu
biçimlendirmeler, kısacası görsel, işitsel, sözel ve
sayısal anlatım etkinlikleri çocuğun gelişim aşamaları ve
özgün eğitim uygulamaları içinde önemle ele alınması
gereken eğitim alanlarıdır. Bunlara deneyimli eğitimciler
eşliğinde gruplar hâlinde park, bahçe, atölye, galeri,
müze gibi mekânların gezilmesi eklenerek dışa açık gözlem
fırsatları yaratılabilmelidir. Bu çalışmalar yetişkinler
tarafından organize edilmekle birlikte zorlamasız,
şartlandırmasız bir ortam içinde çocuklara verilmelidir.
Yukarıda
saydığımız etkinlik alanlarında çocuklar kendi yaş
gruplarının üstündeki örnekler nedeniyle çekingenlikler
yaşarlar. Bütün mesele çocukların yaptıklarını büyüklerin
gözleri ile değerlendirmemek, onları kendi beğenileri
doğrultusunda yönlendirmemektir. Falanca şarkıcı gibi
şarkı söyletmek yerine, falanca çocuk kitabındakiler gibi
resimler beklemek yerine çocuğun yüzde yüz kendisi olan
şarkılar, şiirler, türküler, resimler, seramikler,
heykelcikler ortaya koymasını sağlamak, onlara yapılacak
en iyi yardım olacaktır.
Özellikle
vurgulamak istediğimiz bir konu, çeşitli şekillerde ve
çeşitli zamanlarda sıkça tartışılır:
•
Türkiye’de resimli çocuk kitapları,
• Boyama
kitapları,
• Resim
malzemesi olarak resim defterleri, boyalar ve pastel
boyalar.
Bu
yazının sınırları içinde ve alanımız gereği özellikle
vurgulamak istediğimiz konular Türkiye’de anaokullarında
resimli çocuk kitapları, sanat ile eğitim ya da biraz daha
dar anlamıyla resim adına yapılabilecek çalışmalardır.
Türkiye’de çocuk kitapları, son yıllarda bu alanda özveri
ile mücadele eden birkaç yetkin insanın çabaları ile
gelişim içinde olmakla beraber; özellikle yetişkinler
tarafından yönlendirilen ve çok çeşitlilik yerine
alışılmış, kalıplaşmış beğeni düzeylerini temsil eden
alıcı ile, çocuklara ulaştırıcı kesimler tarafından tam
olarak anlaşılabilmiş değildir. Bu nedenle çocuğun gelişim
basamaklarına uymayan “çocukluklarını unutmuş, çocuksu
taklitler içinde çocuk resimleri” ile resimlenen resimli
kitaplar; çocukları resimden, kendilerini resimle
anlatmalarından soğutan etkenlerin başında gelir. Çocuk,
eline verilen kitaplardaki yetişkin çocukların elma
yanaklı, bütün organları yerinde, fidan gibi resimlerine
bakıyor; bir de kendi yaptığı kargacık burgacık
resimlere: Bir daha resim yapmak istemiyor. Bugüne kadar
milyonlarla çocuk resmi inceleyen bir eğitimci tespitiyle,
çocuk resimlerinin çoğunda insan betimlemesi yoktur. Çocuk
zoraki de olsa ev, ağaç, dağ, güneş resmi çizer ama insan
resmi yapmamak için elinden geleni yapar. Bunun en büyük
nedeni, çocuk resminin ruhunu çok iyi bilen, yetkin çocuk
kitabı çizerlerinin hazırladığı kitaplara gereğince yer ve
önem verilmeyişidir.
Ayrıca
batının çok çeşitlilik ve seçeneklilik içinde hazırlayıp
çocuklarına sunduğu binlerce çeşit içinden boyama
kitapları gibi sadece bir çeşidi seçip alarak, temel
çalışma ve çocuklara sunma aracı olarak kullanma
yanılgımız devam etmektedir. Çocukların biçim özgürlüğünü,
algı özgürlüğünü, hayal etme özgürlüğünü sınırlayan bu
boyama kitapları olabildiğince devreden çıkarılmalıdır.
Daha yaşamın başındaki çocukları şablonlarla
tanıştırmanın; özgürce kullanacağı aklını, beynini,
zekâsını, el, kol hareketlerini başkalarının sınırladığı
sınırlar içine hapsetmenin, o minicik parmakları
gereksizce yormanın kazandıracağı hiçbir şey yoktur.
Bırakınız çocuklar kendi biçimlerini oluştursunlar,
canlarının istediğini kendi renkleri, kendi seçtikleri
boya çeşitleri ile boyasınlar. Varsın bunlar büyüklerin
ölçütlerine uymasın. Çünkü bunlar çocukların. Çocuklara,
çocukların canlarının istediği boyutlarda kâğıtlar
verilmelidir. Bu ölçü el kadar da olabilir, metrelerce de.
Kuru kalem boya, pastel boya gibi çocuğun enerjisini,
sabrını, emeğini eğitsel hedeflere ulaştırmayan resim
malzemeleri de en az boyama kitapları kadar tartışmalıdır.
Toz olabilen pastel boyalar kesinlikle çocuklara
kullandırılmamalıdır. Yağlı ve çok sert olmayan pastel
boyalar büyük boyutlu yüzeylerde sadece çizme isteğinde
olan çocuklarca kullanılmalıdır. Bu boyalarla yüzey
doldurtmak çocukların sabrını kötüye kullanmaktır. Çocuk
resminde, resmin bütün yüzeyinin doldurulması gibi bir
zorlama çok sık karşılaşılan uygulamalardır. Çocuk ne
kadar istiyorsa o kadar boyamalıdır. Resmin yüzeyinin
pastelle ya da diğer boyalarla zorla doldurulması
çocukların hazzını yok eder ve şevkini kırar. Çocukları
resimden uzaklaştırır.
Çocuklara
verilen çalışma malzemeleri çocukların yaptıkları işe
yoğunlaşmalarını çok etkiler. Bu nedenle onlara bol ve
çeşit içeren malzeme sunulması gerekir. Örneğin elinde az
boya olan bir çocuk istediği gibi özgürce boya kullanamaz.
Çok az kili olan bir çocuk, istediği biçimi yapamaz. Bu da
onun içinden gelenleri, içinden geçenleri anlatmasını
engeller. Özellikle boya ve kâğıt konusunda uygulaması
çok kolay olan bir örnek verilebilir: Çocuklara sunulacak
en ekonomik ve sağlıklı boya mamalı boyalardır. Bildiğimiz
ve her evde hazırlanabilecek şekersiz nişasta maması bol
miktarda pişirilir. Mamanın kıvamı çırpılmış yoğurt
kıvamında olmalıdır. Pişmiş nişasta geniş ağızlı, küçük
plastik kaplara dağıtılır. İnşaat malzemesi satıcılarında
bulunan ve fiyatları 4-5 YTL civarında olan plastik ve
akrilik boya özlerinin, çeşitli renklerinden birer kutu
alınır. Boya özlerinden 10-15 gram bir kiloya yakın
mamalı boya yapmaya yeter. Bunlar ayrı ayrı küçük kaplar
içindeki pişmiş nişastalarla karıştırılır. Böylece her
çocuk için ayrı ayrı bol miktarda akrilik boya elde
edilir. Bu boyayı çocuklar elleri ile ya da geniş
fırçalarla canlarının istediği gibi kullanabilirler. Bu
tür çalışmalarda geniş duvarlara yapıştırılan rulo
kâğıtlar, kilo ile satılan ambalaj kâğıtları
kullanılmalıdır. Özellikle “derici kâğıdı adıyla” satılan
rulo kâğıt türleri hem ekonomiktir, hem akrilik boyaya
uygundur, hem de çocukların çalışma tarzlarına
dayanıklılık açısından son derece uygun resim
malzemesidir. Bazı çalışmalarda bir büyük yüzeyde birkaç
çocuğun birlikte resim yapması da sağlanabilir. Böylece
çocuk, paylaşmak, birlikte çalışmak, birlikte bir sonuca
ulaşmak, birlikte beğenilecek bir iş üretmek gibi tatları
yaşar.
Yukarıda
kısaca değinilen kil ile biçimlendirme çalışmaları da
çocukların madde ve hacim kavramında önemli kazanımlar
getiren çalışmalardır. Bu etkinlikler, çocuğun iki elini
birlikte organize olarak kullanabilmesi, beyin, göz ve el
birlikteliğinin gelişmesi açısından önemli fırsatlardan
biridir. Ülkemiz bu konuda çok zengin olanaklarla doludur.
Her yerde sağlıklı, temiz ve amaca uygun kil
bulunabilmektedir. Çocuklarda maddesel gelişmenin, hacim
ve üçüncü boyut kavramının gelişmesi bu tür çalışmalarla
anlam kazanacaktır.
Çocuklarımızın ürkek, korkak, çekingen, kendini ifade eden
ve iç cevherlerini ortaya koymaktan âciz bireyler hâline
gelmelerini istemiyorsak, onların kendilerini özgürce
ifade edebilecekleri olanakları sunmamız bir anlamda
ulusal bir ödevdir.