aralık 2005 |
|---|
SEVGİLİ ÖĞRETMENİM |
|---|
Funda ÖZSOY ERDOĞAN Sevgili öğretmenim... Sevgili öğretmenim... Neden sevgi duyalım ya da duymayalım, mektuplarımızı bu sözcükle açar, bu sözcükle kaparız? Ne kadar ucuz kullanıyoruz sevgiyi. Oysa onu önce hak etmek gerek. Sınavdayız şu an. Tahtaya özene bezene yazdığınız özdeyişi açıklamamızı istiyorsunuz. Kompozisyon kurallarına uygun olarak tabii. Bir Fransız düşünürün sözü. Ama ben açıklamayacağım. Zayıf almak umurumda değil. Pek çok şey umurumda değil aslında. Ah sevgili öğretmenim! Siz masanızda harıl harıl sınav kâğıdı okurken, sınıftakiler –arkadaşlarım demiyorum- zamanla yarışarak tahtadaki özdeyişi açıklamaya çalışırken, ben ne kadar yalnızım, siz ne kadar yabancı... Üzerimde garip bir uyuşukluk var. Düşünmeden yazmakta, görmeden bakmakta, nefes almadan yaşamaktayım. Siz ise benim sevgili öğretmenimsiniz. Kâğıtlar arasındaki o düzenli, ciddi topuzunuzla yabancısınız. Ama bir o kadar da yakınsınız bana. “Sizi seviyorum” diyemeyeceğim. Ürküyorum bunu söylemekten. Çünkü sevdiğim, ya da sevdiğimi sandığım insanlar ne tuhaftır ki, bırakıp gidiyor beni birer birer. İlk giden babam oldu. Beni ilk terk eden. Ben küçükmüşüm. Onun hayalleri büyük. Annemin endişesi büyük. Bir ben küçükmüşüm. Almanya'ya gidiyor babam. Kaynak işçisi. İşçi... Arada bir geliyor. Bana güzel oyuncaklar getiriyor. Kimseyle paylaşmıyorum oyuncaklarımı. Paylaşamıyorum. Arkadaşım yok ki. Gittikçe babamın gelmeleri azalıyor. Kalmaları daha bir az. Ve bir gün anlıyorum ki, babam artık gelmeyecek. Annem beddua ediyor durmadan. Bedduanın anlamı “kötü davet”. Babam hiç davet etmiyor bizi yanına. Yıllar geçmede. Ben büyümedeyim. Sevgim büyümede anneme. Hasretim büyümede babama. Ve hâlâ arkadaşım yok. Bu liseye geldiğimde arkada oturuyorum önce. Siz sınıf öğretmenimizsiniz. Beni ortalarda bir yerlere oturtuyorsunuz. Beni izleyen gözleri daha ilk günden farkediyorum. Gözlerine takıldığında gözlerim, gülümsüyor. Ben utangaç, başımı eğiyorum. Daha sonraları hep dikkatimi çekmeye çalışıyor. Herkesin sustuğu anda bağırıyor, futbol oynarken topu benim önüme atıyor... Adı Mehmet. Ve mavi gözleri hep beni aramakda Mehmet'in. Bunu nasıl da hissediyorum! Yanıma gelmesini istemiyorum. Yüzüm kızaracak, kalbimin hızını alamayan sesini duyacak diye korkuyorum. Boş geçen bir dersimizde kucağıma kâğıttan bir uçak düşüyor. Arkama dönüyorum. Göz kırpıyor bana. Anlıyorum ki, onun marifeti. Uçağı bozuyorum. Kat yerlerini düzeltiyorum. Bir aşk mektubu! Hayatımın ilk aşk mektubu! Hayatımın ilk mektubu... Gülümsüyorum. Ve ilk defa geliyor yanıma. Benimle ilk defa konuşuyor. Ne kadar sıcak, ne kadar canlı! Ona çok şey anlatıyorum: Babamı, babasızlığımı, annemin beddualarını... Anlıyor beni. Yalnızlığımı bölüşüyor. Aradan bir yıl bile geçmeden, biz lise ikiye bile geçmeden, annem hastalanıyor. Size bundan hiç bahsetmedim değil mi? Sınıf öğretmenimizsiniz oysa. Şimdi söylüyorum işte: Annem hasta! Kanser!.. Bu kelimenin soğukluğu öyle üşütüyor ki beni, çığ artığı kar altındayım sanki. İlk öğrendiğimde bütün gece ağlamıştım yatağımda. Ama boğazımdaki düğüm yine de çözülmemişti. Dört duvar odam ne soğuk, ne çıplaktı. Annem ne de güzeldi. Kanser ne de kötüydü. Allah'a hiç o geceki kadar dua etmedim ben. Anneannem olanlardan babamı suçluyor. Ben babama hasretim. Gelse, ah bir gelse, terketmişliğini, sorumsuzluğunu unutmaya hazırım. O kadar hasretim işte. Mehmet'e anlatıyorum bunları. Dinliyor, sadece dinliyor beni. Artık komik şeyler yapmıyor. Ben artık gülmüyorum. Sezdirmiyorum ama, onu da yitirmekten korkuyorum. Ve yitiriyorum onu da! Gidişi de gelişi gibi bir mektupla oluyor. Bu seferki kâğıttan bir uçak değil. Bu seferki ödünç alınan bir kitabın arasında buluyor beni. İşte yine yalnızım… Bizim sokaktaki evlerden birinin balkonunda bir çocuk vardır. Çocuğun adı Kerem. Kerem hiç dışarı çıkmaz. Çıkarmazlar. Gündüzleri ne vakit o eve baksam, başını balkon demirleri arasına sokmuş, caddeyi seyretmededir. Hani yalnızlığı şiir gibi yaşayanlar vardır öğretmenim. Haz duyarak. Oysa Kerem'in yalnızlığı bildiği, zorunda olduğu tek yaşam biçimi. Ve ben yalnızlığın adını Kerem koyuyorum bu yüzden. Onunki de benim yalnızlığıma benziyor. Benim yalnızlığım da biraz Kerem oluyor. Bir kardeşim olsaydı bunlara katlanmak daha kolay olurdu belki. O zaman belki bir şeyler umut edebilirdim hayattan. Severdim onu. Çok... Annem gibi, babam gibi, Mehmet gibi... Sonra düşünüyorum da, sevgimizde, sevdamızda nasıl da benciliz. Zayıflığımızı örtmek için siper ediyoruz sevgileri kendimize. Çevreme bakıyorum, herkes bir şeyler yazmakta. Saate bakıyorum, vakit daralmakta. Kâğıdını bitirip verenler bile var. Siz onların yüzüne dönüp bakmıyorsunuz bile. Kâğıtlarını sessizce masanıza bırakıp çıkıyorlar. Ben de onlar gibi sessizce çıkacağım. Belki bana yarım bir gülümseme ile bakacaksınız. Ben de size gülümseyeceğim belki. O kadar. Mehmet de kâğıdını verdi. Gözleri beni aramıyor artık. Dikkatimi çekmek için taşkınlıklar yapmıyor. Sessizce çıkıp gidiyor işte sınıftan, hayatımdan. Ben de vermeliyim artık kağıdımı. Sınav süresi bitti bitecek. Siz özenle topuz yapılmış başınızı bir an kaldırarak, tek tük kalan öğrencilere şöyle bir bakıyorsunuz. Şöyle bir... Bakışınız beni bulmasın diye yere indiriyorum başımı. Ve noktamı koyuyorum artık. Usulca...
© 2005 T.C. Millî Eğitim Bakanlığı Yayımlar Dairesi Başkanlığı
URL: http://yayim.meb.gov.tr Yorum, öneri ve yazılarınız için;
|
||