İçindekiler

° Editör

° Aralık' ta Bir Ezgi / Talip IŞIK

° Şakağımda Aşk Mühreleri / Selâmi ŞİMŞEK

° Ana / Âşık Mustafa Ruhani TEMEL

° Kapı / Mustafa Ökkeş EVREN

° Benim Babaannemin Kırmızı Başlıklı Torunu Olmadı / İbrahim GÜLTEKİN

° Hayatın Gri Rengi / Turabi ONAY

° Geceye Söyleşi / Fatih TİRYAKİ

° Ah Kitap Yine Kurtardın Beni / Kübra ASLAN

° Ahmet Hamdi TANPINAR' ın "Ne İçindeyim Zamanın?" Şiirini Tahlil / Nurullah ÇETİN

° Türkülerde Yaşamak / Tuba BENLİ

° Aşkın Yolcusu / Ayşe AYAZ

° Japonya' ya Eğitim Amaçlı Bir Gezi / Mustafa BAYRAKÇI

° Avuntu / Ayhan ERKALP

° Gurbet / Ekrem YALBUZ

° Ben ve Doğa / Zehra Bahar GEY

° Sevgili Öğretmenim / Funda ÖZSOY ERDOĞAN

° Araba / Cansu US YAZICI

° Haykırışlarda Boğulan Hıçkırıklar / Güneş KAYACAN

° Spor, Beslenme ve Sağlık / Orhan KIRIKOĞLU

° Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) / Hasan CAN

° Hüzünlü Anlar Durağından Geçerken / Yağmur YAĞIZATLI

° Ethem Baran' ın Dönüşsüz Yolculuklar Kitabında İnsan Halleri / Şaban ÖZÜDOĞRU

° Oğuz Atay' ın Bir Bilim Adamının Romanı Adlı Eseri / Celal ASLAN

° Paris' in Arka Sokaklarındaki Hüznün, Aşkın ve Tutkunun Ölümsüz Romanı Sefiller / Banu DAVUN

° GÜNDEM



 

aralık 2005

BENİM BABAANNEMİN KIRMIZI BAŞLIKLI TORUNU OLMADI

İbrahim GÜLTEKİN
Kusunlar İlköğretim Okulu
Mamak/ANKARA


"Kırmızı Başlıklı Kız, her sabah olduğu gibiyine ormana gitmek
için hazırlanırken annesi elinde bir sepet ile ona seslenmiş:
- Kızım, büyük anne için biraz yemek yaptım. Biliyorsun artık
iyice yaşlandı. Yemek pişirmeye bile gücü yok. Ormana giderken şu
sepeti ona bırakıver, demiş. Ardından da eklemiş:
- Kurdu görürsen sakın onunla konuşma. Nereye gittiğini sorsa
da söyleme, diye tembihte bulunmuş.
Kırmızı Başlıklı Kız sepeti koluna takmış, şarkı söyleyerek, hoplayıp
zıplayarak büyük annesinin evinin yolunu tutmuş..."

 

1960'lı yılların Türkiyesi... Siyasî çalkantılar, sağ sol diye iki kutba ayrılan üniversite gençliği ve bunun halka yansıması. Kaos yılları... Bütün bunların yanında Anadolu insanını yakıp kavuran yoksulluk...

Müjdeli haber, İkinci Dünya Savaşı'nda harabeye dönen Almanya'dan gelir. Almanya yeniden inşa edilecektir ve bunun için güçlü, sağlıklı işçilere ihtiyaç vardır. Almanya'nın bu talebine tarıma dayalı ekonomi ile ayakta durmaya çalışan Türkiye karşılık verir. Ve on binlerce Türk erkeği, çoluk çocuğunu, karısını kızanını geride bırakarak yıllarca sürecek Almanya yollarına, yeni bir umuda doğru revan olur.

Babam “Alamancı” olmaya karar verdiğinde ben iki buçuk yaşında imişim. On beş yaşında, henüz yeni nişanlanmış iken babasını kaybeden ve iki erkek kardeşinin de sorumluluğunu yüklenen bu koca vücutlu, koca yürekli adam, kendi çektiği sıkıntıları kardeşleri de çekmesin diye, onları okutup öğretmen yapmak ve çocukları aç sefil kalmasın için Almanya kervanının garip bir yolcusu olarak kayıtlara geçiyor. Babam, bu uzun ve sonu bir türlü gelmez yola çıktığında arkasında gözü yaşlı bir ana, kocasına bir türlü doyamamış bir kadın, öğretmen olmaya aday iki genç kardeş ve beş evlat bırakır.

Babamın yokluğunda, ailenin bütün yükü henüz kırk yaşında iken dul kalmış babaannemin sırtına biner. Ladik Öğretmen Okulu'nda okuyan iki evladının yanında, çarşı yolu bilmeyen ve hayatı tarla ile ev arasında geçmiş bir gelin ve Alaman memleketlerine gönderdiği oğlundan emanet beş torun...

Bizim türkülerimiz acı yüklüdür, buram buram gurbet kokar. Anadolu insanının macerasıdır bizim türkülerimizde anlatılan. Acının her türlüsüne katlanmayı bir borç bilmiş Anadolu kadınının, yavukluların, anaların, babaannelerin gizli gizli haykırışları, sitemleri, kahırları ve sızıları saklıdır türkülerimizin muhtevasında.

Babamın ilk Almanya yılları hiç de “Alamancı” yakıştırmasına uygun olmayan şekilde geçer. Ayak uyduramaz bir türlü yeni hayata. Ve yine hem onun için hem bizim için geçen sıkıntılı yıllar. Ardından anamı ister yanına. Daha doğrusu babaannem öyle buyurur ve oğlunu elin memleketlerinde kurda kuşa kaptırmamak için salıverir gelinini. Bu arada diğer iki oğlunu da öğretmen yapıp vatan hizmetine gönderir. Şimdi artık beş torunu ile birlikte gurbet türküleri söyler içten içe. Anam Alamanyalarda, kocasını gece vardiyasına gönderdikten sonra mahzunluğuna perde çekmek için Bedia Akartürk dinler Alman komşularını rahatsız etmeden. Babam vatan toprağının kokusunu Neşet Ertaş'ın bozlaklarında arar. Yılların ağır yükünü yaşlı bir çınar gibi sırtlanmış babaannem, her secdeye varışında hep şu niyazda bulunur Yaratan'ına. “Oğlumu son bir kez görmeyi nasip eyle bana Allahım!..”

Bizi babaannem büyüttü. Bize kendi şeklini verdi. Her hafta başı bahçeden topladığı taze maydanoz, fasulye ve diğer yeşillikleri pazara götürüp sattıktan sonra bize ekmek getirdi. Ancak hafta günleri görüp yiyebildiğimiz pazar ekmeği. Sonra bıçakla bile kesmekte zorlandığımız, ama hâlâ tadı damağımda olan tahin helvası. Pazardan elma alıp getirdiğinde ise bayram ederdik. Babaannemin pazardan gelişini dört gözle beklerdik. O, pazardan geldikten sonra evde bir bayram havası olurdu. Nefes nefese eve vardığında öyle pek de soluklanmadan yanıbaşına otuttururdu bizi. Ve pazardan aldığı elmaları tek tek dağıtarak beşe bölerdi. Öyle ya kimsenin hakkı kimseye geçmesindi. Babaannem elmaları bölerken kendini saymazdı. Elmalar bölünüp dağıldıktan sonra torunlarının neşe içinde oynamaları yeterdi her hal ona.

Bizi babaannem büyüttü. Bize kendi şeklini verdi... Bizim köy, ilçeye giden yolun kenarında olduğu için, iç köylerden ilçeye gitmek isteyenler mutlaka bizim köyden geçerlerdi. Babaannem işte bu iç köylerden birinden gelin geldiği için, o köylerin adamlarının Emnanası (Emine Ana) idi. Köyün insanının da emnengesi (Emine Yenge). İç köylerden gelip de ilçeye gidenler bizim evin önüne geldiklerinde mutlaka babaanneme “Emnana, nasılsın, ne var ne yok?” diye seslenirler, onun hal ve hatırını sorarlardı. Babaannem de, öğle sıcağı ile birlikte onların ilçeden dönmelerini bekler ve soluklanmaları için eve çağırır; ya kahve ikram eder ya da soğuk ayranla bu yolcuların içlerini ferahlatırdı. Misafirine hürmetsizlik olmasın diye bilerek mi yapardı yoksa gerçekten unutur muydu da içerdi bilmem ama, bazen oruçlu olduğu vakitlerde eve çağırdığı misafiri ile birlikte kahveyi yudumlardı da sonra oruçlu olduğunu hatırlayıverirdi. Babaannemin kahve ikramı en çok da benim hoşuma giderdi. Çünkü, cezvenin dibinde kalan kahveden de biz nasiplenirdik.

Hayatında hiçbir canlıyı incitmemiş babaannem oğlunu ve gelinini, son kez Alman ellerine yolcu ettikten bir ay sonra gelen bir kalp krizi ile birlikte bu gurbet hayatına veda etti. Kalp krizinden sonra dört gün yaşadı babaannem ve dördüncü günün sabahı, ezanla birlikte Allah'ın rahmetine kavuştu. Şimdi gibi kulaklarımdadır. Babaannemin selasını aynı zamanda hafız olan dayım verirken caminin hoparlöründen selayla karışık hıçkırıklar işitiliyordu.

Köy, Emnengesini, köyler Emnanasını kaybetmişti. Bizse bu ayrılıkla birlikte, gövdemizi kaybetmiştik. Bizi ayakta tutan, bize can veren varlığımızı. Babaannem torunlarının yanında mutlu bir ölümle ve ahirete hazır olarak öldü. Babaannem, koca bir ailenin reisi olarak yaşadı ve koca bir ailenin reisi olarak öldü. Bizi, o büyüttü ve bize kendi şeklini verdi...

Yıllar ne çabuk da geçip gitti. Babam ve annem Almanya'da didinip dururken, biz de üniversiteyi bitirmiş ve öğretmen olmuştuk. Öğretmenliğimin ilk yıllarında babama Türkiye'nin geçim şartlarından dem vurduktan sonra koca cehaletimle “Neden bizi de Almanya'ya götürmedin sanki?” demiştim. Babam, şöyle bir içten nefes alarak, hayatımda hiçbir zaman unutamayacağım şu cevabı verdi. “Oğlum, siz şimdi beni anlamıyorsunuz. Henüz gençsiniz. Ben elin gâvuruna köle oldum ve çocuklarımı da köle yapmayacağım diye kendi kendime söz verdim. Allah'a binlerce şükrolsun, yapmadım da.” Evet ben Almanyalara ikinci kuşak işçi olarak çalışmaya gitmedim, ama yıllar sonra öğretmen olarak yurt dışına gittim. Babamın hakkını öderim dersem bu boş bir laf olur ancak.

Son üç yılım, Sovyetler Birliği'nin dağılması ile birlikte yeni kurulan bir Orta Asya ülkesinde, Orta Asya'nın en küçük ve en fakir ülkelerinden biri olan Tacikistan'da öğretmen olarak geçti. Tacikistan, 143 bin kilometrekarelik, 6 milyon nüfuslu bir ülke. 1990'lı yıllarda Sovyretler Birliği'nin yıkılması ile bağımsızlığını kazanır. Daha doğrusu, diğer birlik ülkelerine olduğu gibi bağımsızlık hediye edilir Tacikistan'a. Halkı Müslüman bir ülke olmasına rağmen yetmiş yıldan fazla Rus kültür havzasında şekillenir. Sovyet Birliği'nin hayat anlayışı, Tacik halkının da hayat anlayışı olur. Tek bir kültür hâkimdir. Sözde, eşitliğe ve sosyal adalete dayanan ama gelenekten ve dinî muhtevadan gelen değerleri ortadan kaldıran, dejenere ve yozlaşmış bir kültür. İnsanın günlük hayatını şekillendiren ve insanın günübirlik mutluluğunu önceleyen bir hayat standardı anlayışı hâkimdir Sovyet Sosyalist rejiminin. Bizim tasavvufi geleneğimizde “Bir lokma bir hırka” anlayışı vardı, Sovyet rejiminde ise “Bir şişe votka ve bir ekmek” anlayışı hâkim kılınmaya çalışılmıştır. Kadınların çocuk doğurmalarını teşvik eden rejim, aynı zamanda bir aile mefhumu düşmanıdır da. Komşuluk ilişkilerini, komünist partide bir yerlere gelebilmek ümidiyle komşuyu komşuya duvar arkalarından dinleterek ispiyon mekanizmasını doğuran ve böylelikle komşuyu komşuya düşman yaparak, Orta Asya Müslüman halklarında “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” anlayışının kalplerden sökülüp atılmasına neden olan bir rejimdir Sovyet Sosyalist rejimi.

Ama bu arada hakkını yememek lazım, aile ve komşuluk ilişkilerini ölüme terk ederken tek başına yaşamak zorunda kalan yaşlıları da kurmuş olduğu gönüllü gençlerden oluşan komsomollarla koruma altına almayı da ihmal etmemiştir. Bu gönüllü gençler, haftanın en az üç günü yaşlıları ziyaret eder ve onların bütün ihtiyaçlarını karşılarlarmış. Böylelikle sistem de yaşlısıyla birlikte insana verdiği kıymeti göstermiş olurmuş.

Sovyetler Birliği'nin dağılması ile birlikte yaşlılar, kalakalmış ortada. Artık eski gönüllü gençler de yoktur. Herkes, yeni gelen kapitalist sistemin altında ezilmemek için, daha doğrusu aç kalmamak için yaşama mücadelesine girmiştir. “Bir votka, bir ekmek” devri de kapanınca, hayatta kalabilmek için “bir yudum su ve bir lokma ekmek” devri başlamış. Bu satırları okuyanlar, benim abarttığımı zannedebilirler. Keşke ben abartıyor olsaydım da bu insanlar bu acıları yaşamamış ve hâlâ yaşamıyor olsalardı.

Üç yıl Duşanbe'de Türkiye Türkçesi Öğretim Merkezi'nde beraber çalıştığım sayın Fatih Düzgün, üç yıl boyunca, oturduğu çevrede yalnız yaşayan yaşlı babuşkalara (babuşka Rusça büyük anne demek) ekmek taşıdı. Üç yıl boyunca öyle yaşlı ninelerle karşılaştım ki, devletin bağladığı emekli maaşı ancak beş gün kendisine yettiği için sabahtan akşama kadar eski pazarlarda evinde kalan kırık dökük ev eşyalarını satmaya çalışıyorlardı. Şimdilerde devlet, yalnız yaşayan babuşkaları ve deduşkaları maaşlı işçiler tutarak şefkatli kollarına almış görünüyor. Yani eskiden gönüllü gençlerin yaptığını, artık devletin maaşlı işçileri yapıyor. Haftada bir gün yaşlıları ziyaret eden ve onların ihtiyaçlarını karşılayan bu işçiler ise yaptıkları işe karşılık devletten aylık 10 dolar maaş alıyorlar.

Evet, benim babaannemin “Kırmızı Başlıklı” torunu olmadı. Çünkü benim babaannem torunları ile birlikte, torunlarının içinde yaşadı. Batı anlayışı, ormanın içinde yalnız yaşamaya terk etti büyük anneyi. Ve onu Kırmızı Başlıklı torunun çocuk merhameti ile ormanın tehlikeli hayvanı kurdun azgın dişleri arasına bıraktı.

Materyalist Sovyet rejiminin mantalitesi, büyük annelerde torun sevgisini ortadan kaldırınca, Sovyetler Birliği Dönemi sonrası, kapitalist anlayışla büyüyen torunlarda da merhamet ve acıma hissi kalmadı.

Bahçeli bir evde yapayalnız oturan Rus bir komşum vardı. Bizde olduğu gibi buralarda da, her mahallenin bir muhtarı var. Rusça'da “Domkom” denilen mahalleden sorumlu insanlar, mahallenin her türlü sorunu ile yakından ilgileniyorlar. Bir gün bizim mahallenin Domkom'u bu yaşlı Rus kadına gelmiş ve demiş ki: “Sen artık iyice yaşlandın, bu evde yaşamak senin için zor olur. Seni bir daireye yerleştirelim. Bu evi de satalım.” Domkomun satmayı tasarladığı ev en az beş daire alır. İşte sana, komünizmin yetiştirdiği ve kapitalizmin palazladığı ormanın derinliklerinde yaşayan ve büyük anneyi yemeyi planlayan bir kurt örneği.

Bu kadın geçenlerde, felç geçirdi ve yürüyemez hale geldi. Rus bir bayan doktor her gün kadının yanına geliyor hatta gerekirse kadının yanında kalıyor. Bu durumdan rahatsız olan değerli komşular, gelen doktoru polise şikayet ederler. Ve yaşlı kadının can güvenliğinden endişe ettiklerini söylerler. Tabii onların asıl derdi, kimi kimsesi olmayan ve artık ölümü gelmiş bu yaşlı kadının evine yeni ortak gelmesinden duydukları rahatsızlıktır. Çünkü, hesaplarına göre kadının ölümü ile birlikte bir şekilde değeri çok yüksek eve el koyacaklardır. İşte size, ormanın derinliklerinde yaşayan büyük anneye yemek taşıyan Kırmızı Başlıklı kızı yemeye hazır kurtlar.

Yaşlı bir babuşka tanıyordum. Bu babuşkanın bir komşusu, babuşkanın oturduğu evi kendi üzerine geçirmesi kaydıyla her gün kendisine yemek getireceğini söylemiş. Babuşka da buna inanmış ve noter yoluyla da anlaşmışlar. İşin acı ve insanı kahreden tarafı şu ki bu babuşkanın dışarıda yaşayan ve üniversitede okuyan genç bir kız torunu var... Torununa hiç acımayan bir babuşka, her halde torunundan kendine bakmasını da beklemeyecektir.

Evet, benim babaannemin Kırmızı Başlıklı Torunu olmadı. Ve benim babaannem torunlarının yanında son nefesini vererek bu çileli hayata huzur içinde veda etti.

Bizi babaannem büyüttü ve bize kendi şeklini verdi...

 

Dergimizin yıllık abone bedeli 20 YTL (öğretmen ve öğrenciler için 15 YTL)' dir.
Abone bedelinin Ziraat Bankası Şehremini-İstanbul şubesindeki Devlet Kitapları Döner Sermayesi Müdürlüğünün 130978 numaralı hesabına yatırılarak makbuzun ve açık adresin Yayımlar Dairesi Başkanlığı Teknikokullar - ANKARA aderesine gönderilmesi gerekmektedir.

© 2005 T.C. Millî Eğitim Bakanlığı Yayımlar Dairesi Başkanlığı
URL: http://yayim.meb.gov.tr
Yorum, öneri ve yazılarınız için;
E-Posta: baae@meb.gov.tr