aralık 2005 |
|---|
ETHEM BARAN' IN
DÖNÜŞSÜZ YOLCULUKLAR KİTABINDAN İNSAN HALLERİ |
|---|
Şaban ÖZÜDOĞRU Ethem Baran, ilk öykü kitabını 1991 yılında Sonrası Ayrılık adıyla yayımladı. Bunu; Kurutulmuş Gül Mevsimi adını taşıyan ikinci kitap izledi. Yazar, bu kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliği 1994 Hikâye Ödülüne layık görüldü. Her iki kitap da Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları edebiyat serisinden çıktı. On yılı aşkın bir süre sessiz kalan yazar, yine bir öykü kitabıyla okurlarla buluşuyor. Eserin adı; Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı . Öyle anlaşılıyor ki yazar on yılı boşa harcamamış . Doğan Kitap'tan çıkan Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı'nı edebiyat dünyası 2005 Yunus Nadi Öykü Ödülü ile karşıladı. Son yıllarda, yayınevlerinin gösterdiği ilgi, sadece öykü üzerine çıkan dergi sayısının artışı ve -nitelikleri tartışılsa da- öykücü sayısının artması gibi umut verici canlanışa yeni bir kitapla usta bir öykücünün de katılmış olması öykü okurları için sevindirici bir haber olmalıdır, diye düşünüyorum. Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı, on dört öyküden oluşuyor. Dolayısıyla hacmi de bir hayli kabarık; tam yüz altmış yedi sayfa. Arka kapakta, saygıdeğer yazarlarımızdan Selim İleri' nin kitapla ilgili çarpıcı bir değerlendirmesi yer alıyor. İleri, bu değerlendirmenin son iki cümlesinde şu tespitlerde bulunuyor: “Memleket gerçeğinin ‘moda edebiyat'ın hemen hemen dışında sayıldığı şu talihsiz dönemde, Ethem Baran ‘sahici'yi tercih etmiş. Bu kitabın en büyük özelliği, öyle sanıyorum ki, yaşadığı, yeşerdiği toprağa saygısı.” Selim İleri 'nin de işaret ettiği gibi kitap, taşra insanlarını, onların özlemlerini, umutlarını, umutsuzluklarını, daha çok da akrabalık ve dostluk bağları ile birbirlerine bağlı bireylerin kendilerine özgü tuhaf yalnızlıklarını anlatır. Selim İleri, öykülerdeki bu tematik yaklaşımdan dolayı Baran'ın öykülerini ‘sahici edebiyat' sözüyle nitelemiş olmalıdır; ‘sahici edebiyat' sözü, edebiyatın kurmaca bir dünyayı yansıttığı gerçeği göz önüne alındığında çeşitli yorumlara ve tartışmalara açıktır. Ancak, İleri'nin yargısına, bugün bazı öykücülerce benimsenmiş sosyal yaşantıdan uzak “bunalım öykücülüğü” anlayışlarına yönelik önemli bir eleştiridir, diye bakmak gerekir. Ethem Baran, “sahici edebiyat tercihi” ile son dönemlerde biraz da moda olan, hele hele yetersiz kalemler elinde yapay bir moda akıma dönüşen metropol insanının iç sıkıntılarını, keyfe keder lüks entelektüel dertlerini anlatmaya çalışan öykücülerden ayrılıyor. Baran' ın öykülerinde de – tahkiye türünün gereği olan – çatışmalar, sıkıntılar, iç burkulmaları ve kırılganlıklar elbette yer alıyor. Fakat, dile getirilen çatışmalar ve sıkıntılar, sıradan bir okurun da entelektüel birikimin doruğundaki bireyin de duygu dünyasında yerini bulabilecek insanî sıkıntılardır. Öykü kahramanlarının iç bunalımları, fildişi kulelerde hissedilip aşağıdakilere kerameti kendinden menkul anlaşılmaz, sırlı ifadelerle duyurulmaya çalışılan ıstıraplar değil; sokakta, evde, okulda, devlet dairesinde, kasabada, gecekonduda, her gün hepimizin yaşadığı gündelik ve sahici sıkıntılardır. Ne ki, bir yazarın edebî eserdeki başarısı neyi anlattığından çok, nasıl anlattığı dikkate alınarak değerlendirilir. Edebiyatta konular sanıldığı kadar çok değildir. Önemli olan, yazarın sınırlı temalar içinden seçtiği konusunu özgün işleyebilmesidir. Ancak eser, o zaman metinler deryasında kendisine bir yer açabilir. Yani yazar, seçtiği konuyu anlatırken yazdıklarına kendi iç dünyasının sihirli damgasını vurabiliyorsa başarılıdır. Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı'nda şüphesiz konu seçimi isabetli olmuştur. Fakat tahmin edileceği gibi bu kitapta işlenen temalar yeni değildir. Kitap, doğal olarak yeni anlatım teknikleri de icat etmiyor. Ethem Baran'ın öykülerinde anlattığı Anadolu insanı veya küçük şehir insanı başta Refik Halit Karay olmak üzere birçok başarılı kalem tarafından yazılmıştır. Bu kitapla yapılan, içten bir dille Anadolu insanın derinlikli biçimde anlatılmasıdır. Bence bu eserin en büyük özgünlüğü burada gizlidir. Selim İleri , çocuk bakış açısıyla ve “ben” merkezli anlatımla İstanbul beyefendisinin inceliklerini, kibar yaşam tarzlarını, değişen İstanbul'un bu değişime direnen duyarlıklı aristokrat sürekliliğinin temsilcisi tipleri anlatmıştır. Bunu yaparken de mekânın ve eşyanın anlatıcı kahraman üzerinde bıraktığı çarpıcı etkinin hissettirilmesine–ki öykülerin en önemli estetik yanını oluşturur- önem vermiştir. Ethem Baran da hemen hemen aynı estetik kaygı, aynı bakış açısı ve aynı tematik özlerle kasaba veya küçük şehir insanının duyarlılıklarını, kırık dökük yaşantılarını, aşklarını ve hüzünlerini anlatmayı seçmiştir. Yazarın bu alandaki boşluğu fark ederek kitabında özellikle çocuktan ve gençlerden hareketle Anadolu insanını anlatması bilinçli bir seçim gibi görünüyor. Yazar, ilk öykünün hemen önüne dünyaca ünlü üç yazardan özdeyişler almış. Bunlardan Roland Barthes'e ait olan; “Aslında yalnızca çocukluk döneminin memleketi vardır.” Sözü yazarın seçtiği konulara işaret etmesi bakımın manidardır. Anlatıcı genç; fakirliğin bunalttığı ev ortamından uzaklaşarak mutluluğu sokaktaki dostluklarda arayışını, ilk aşkını, ilk hayal kırıklığını ( Ve Demiştik ); üniversitede okumak için Ankara'ya gelen gencin okulda ve mahallede siyasi olaylar nedeniyle yaşadığı korkuları (Eylü lden Önce ); küçük şehirde bütün imkânsızlıklara rağmen okumaya ve resim yapmaya hevesli gencin katıldığı resim yarışmasında yaşadığı hayal kırıklığını (Üzerlik ); işsiz babaya bankacı babası olan bir arkadaş sayesinde iş bulunmasını ( Kızak ); okumaya ve yazmaya meraklı bir çocuğun yazma çabalarını ve şehirdeki ünlü yazara duyduğu hayranlığı ( Çamlık Palas ); çalışan meraklı çocukları ( Uzak Yakınlıklar ); tutkulu biçimde kuş besleyen çocuk ve gençleri ( Kuş Yüzü Görmek ); bisiklet sevdalısı çocuğun büyükleri algılayış biçimini ( Dallar Kırılırken Rüzgâr Saklı Kalır ); ve aşklarını kalplerine gömen çekingen gençleri (İşlengi )….yine çocukça bir saflık ve masumlukla anlatır. Öykülerde her yaştan ve meslek grubundan tutunamamış (kenardaki) insanlar olsa da merkezde hep çocuklar ve gençler vardır. Öykülerde, insanları sıkıntıya düşüren sosyal sebepler sorgulanmaz, onların kaynağına ve çözümüne yönelik imalarda bile bulunulmaz. Yazar, bütün bakış ve değerlendirmelerinde daima insanı, insanın iç dünyasını temel alır. İnsandan sosyal olana doğru yürür. Bu yaklaşım biçimi yazarı basmakalıp, harcıalem değer yargılarından koruyarak onun, objektif bir bakışla insanı yakalamasını kolaylaştırmıştır. (Eylülden Önce s.48) İnsanın iç dünyasını anlatmaya dönük çabalarla, sosyal bir varlık olan insanın toplumsal statüsüne yönelik çözümlemeler arasında kurulan denge bu kitabı benzerlerinden ayırıyor. 12 Eylül öncesinin siyasi olaylarının konu edildiği Eylülden Önce öyküsünde, okumak zorunda olan, anlamsız kavgalardan uzak durmaya çalışan üniversite öğrencisinin iç dünyası anlatılır. Bu konuyu işleyen bazı yazarlar, dünya görüşlerinin sübjektif dayatmalarına kapılarak insanı, insanın iç dünyasını ihmal etmişlerdir. Anlatıcı kahraman, öyküde kendisine bir taraf seçmiş değildir. Öyküde sadece olayların, kahramanın iç dünyasına yansıyış biçimi anlatılmıştır. Bu durum öyküye arzulanan derinliği fazlasıyla kazandırmış görünüyor. Yazar, özellikle tasvirlerindeki başarısı ve mekân ile kişilerin iç dünyaları arasında kurduğu ilginç bağlantılarla özgünlüğün kapılarını zorluyor. Öykülerde mekân tasvirleri bir süs olmaktan öte kahramanların davranış biçimlerine de etki eden bir öge olarak karşımıza çıkıyor. Daha kitabın ilk öyküsü “Ve Demiştik”de bu durum hemen göze çarpıyor. Çocuğun ve özellikle de babanın davranış biçimleri bulundukları mekânlara göre değişiklik gösterir. Buğday pazarında hamallık yapan baba, akşam eve döndüğünde sessizliğe bürünür. İletişim (veya iletişimsizlik) sonu gelmez kavgalarla başlar. …Akşama kadar buğday çuvallarının altında ezile ezile içi boş bir çuvala dönen zavallı babam, sağır ve dilsiz bir kadın olan anneme biraz daha benzediğinden olacak hiç konuşmazdı. Konuştuğunda da ya kardeşlerimi ya da annemi döverdi. Beni artık dövmüyordu, bağırıp çağırıyor, ana avrat küfrediyor, sonra gidip yatıyordu. (s. 11-12) Huzursuz ev ortamında tam bir mutsuzluk hâkimdir. Huzursuzluğun birinci nedeni yoksulluksa, ikinci nedeni de iletişimsizliktir. İletişimsizlik kelimenin hem gerçek hem de yan anlamları için geçerlidir. Bir kere anne dilsizdir. Bu engellilik hali bireyler –özellikle karı-koca arasında- sorun teşkil eder. Annenin televizyon isteğini anlamayan veya anlamak istemeyen baba, ona şiddet uygulayarak bu isteği bastırmaya çalışır. Oysa, dilsiz anne televizyonu çocukları için istemektedir. Bu durum iletişimsizliğin doruk noktasıdır. Öyküde, ailenin huzursuz, gerilimli ve mutsuz ortamı kişilerin davranışları ve diyalogları ile başarılı biçimde verilmiştir. Aslında aile ortamında her an varlığı hissedilen huzursuzluk babının eve gelmesi ile doruk noktaya ulaşır. Anlatıcı kahraman, bir an önce kendisini sokağın ferahlığına, rahatlatıcı ortamına bırakmak ister. O hiç bitmeyeceğini sandığım dakikalar odayı dolduran sigara dumanıyla dağılıp gidiyor; babam, mahallenin birçok erkeğinin henüz evlerine dönmediği bir saatte, erkenden yatıyordu. (s. 12) Öyküde sokak ile ev ortamı arasındaki tezattan yararlanılarak ailedeki gerilim atmosferinin şiddeti etkili biçimde hissettirilmiştir. Evde oğluna “ana avrat” küfreden baba, karnı iyice acıkınca yanına gelen oğluna evdekinden çok farklı davranır: Üzerlik öyküsünün girişindeki tasvir hem olayın geçeceği yerin özelliklerini belirtir hem de mekânla bütünleşen yalnızlık ve kıstırılmışlık duygusunu kuvvetli biçimde hissettirir. “Uzak yoktu şehrimizde. Bademlik dağ gibi dururdu bütün pencerelerin önünde. Bu yüzden gölgeler erken iner, akşamlar erken olurdu. (…) Dağ yoktu şehrimizde ama dağ gibi yüksek bir yaylaya kurulmuştu şehrimiz ve bademlik tepesi dağ gibi dururdu bütün çocukların gözünde. Bademliğin arkasındaydı hayat ve çocukluğumuz bu büyük tepenin dibindeki sonsuz ve sessiz bekleyişti. (s. 65) Dallar Kırılırken Rüzgâr Saklı Kalır öyküsünün girişindeki tasvir öykünün bütününe sindirilmiş yalnızlığın, hatırlandıkça iç kanatan anıların ve insan davranışlarının anlamlandırılmaya çalışıldığı yoksul bir dünyanın habercisi gibidir: Yağmurlardan artakalmış bir taşra şehriydi. Sular, çer çöp ne bulduysa getirip sağa sola rasgele bırakmış, toprağı çizik çizik oymuş, bir sürü irili ufaklı taşı ortaya çıkarmış sonra geride koyu bir hüzün, iç sıkıntısı, donuk külrengi bir gökyüzü bırakıp gitmişti. (s.125) Her Dağın Kendi Kışı adını taşıyan öyküde bir öğretmenin yabancısı olduğu mekânda duyduğu kuvvetli yalnızlık ve çaresizlik duyguları yine doğanın çeşitli unsurları tasvir edilerek hissettirilir: O, daha gün batmadan kendi karanlığına teslim olmuş dağların alçağında yükseğinde, yanında yöresinde, daha çok da eteğinin kıvrımları arasında sonsuz bir uçurumun başındaymışçasına yankılanan çırılçıplak bir yalnızlığa gömülmüş köyler; henüz gölgeler uzamadan tek tük ışıklarını yakarak yaklaşmakta olan korkuyu uzaklaştırma çabasına girerek ne kadar kurtarabilirler kendilerini? (s.26) Bir edebî eserde, ayrıntılar bütüne ve bu bütün içinde eserin ruhuna, oluşturulmaya çalışılan atmosfere, ne oranda katkı sağlayabiliyorsa, eser fazlalıklardan o ölçüde korunabilmiş demektir. Özellikle bu durum şiir ve öykü için son derece önemlidir. Nasıl şiir dilin süzülmüş, ayıklanmış özüyse, nesir türleri içinde de öykü dilin arındırılmış biçimidir veya öyle olmalıdır. Gerek oluşturulan duygu yüklü atmosfer bakımından; gerekse, arındırılmışlık bakımından şiire en yakın türün öykü olduğu söylenir. Ethem Baran'ın hemen hemen her öyküsünde rastladığımız şiir tadındaki tasvirler hem öykülerde sihirli bir atmosfer oluşturmaya yardım ediyorlar hem de kahramanların davranış biçimlerini adeta belirliyorlar, diyebiliriz. Eğer yazar tasvirlere bütün bu işlevleri yükleyememiş olsaydı, fazlalığı bünyesinde barındırmayı sevmeyen öykülerde bu durum hemen kendini gösterirdi. Ayrıntının yerli yerinde kullanılamaması ne kadar öykünün aleyhine bir durum ise yerli yerinde kullanılan ve bütüne katkı sağlayan ayrıntılar da “güzellikler ayrıntılarda gizlidir” düsturunca esere doyumsuz tatlar katar. Ancak ayrıntıdan zevk alabilmek de deneyimli, belli bir düzeyi aşmış okur niteliğini gerektirir. Bu öykülerde her ne kadar arı ve duru bir anlatım tercih edildi ise de dikkatli ve yorumlayıcı okur niteliğini gerektiren bir kitap olduğu gerçeğini de gözden uzak tutmamak gerekir.
© 2005 T.C. Millî Eğitim Bakanlığı Yayımlar Dairesi Başkanlığı
URL: http://yayim.meb.gov.tr Yorum, öneri ve yazılarınız için;
|
||