aralık 2005 |
|---|
HÜZÜNLÜ ANLAR DURAĞINDAN GEÇERKEN |
|---|
Yağmur YAĞIZATLI
Edebiyat okuru Şaban Özüdoğru adını önce, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Dergâh, Millî Eğitim, Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim gibi dergilerde duydu; ardından, bir yarışmada ödül alan hikâyesinin de içinde bulunduğu Gül Manzaralı Pencereler adlı hikâye kitabıyla tanıştı. Hüzünlü Anlar Durağı , Şaban Özüdoğru'nun ikinci hikâye kitabı. Yazılı ve sözlü kültürümüzün, halkımızın gelenek, görenek ve hayat tarzının, tarihsel ve toplumsal yapımızın asıl kurucu unsurlarının kendini iyiden iyiye hissettirdiği hikâyeler yazıyor Özüdoğru. Onun hikâyelerinde Anadolu'nun, Anadolu insanının toprağına bağlı ama bir yanıyla da günümüz şehir hayatının yıpratıcı darbelerine maruz kalmış sesini duyuyoruz. Bir yanda Anadolu'nun aslında her ne kadar sessiz ve sakin gibi görünse de derininde sakladığı bereketli dinamizm, diğer yanda zaten gözle görünür bir şekilde kendini hissettiren büyük şehirlerin keşmekeşi... Hüzünlü Anlar Durağı 'nın bütün kahramanları, Anadolu'nun unutulmuş köyleri ile şehirlerin beton blokları arasında sürekli dolaşıyorlar. Köklerinden kopamayan bu insanları kimi zaman bir öğretmen, kimi zaman bir profesör, kimi zaman insanları dolandıran bir üçkâğıtçı, kimi zaman büyük şehrin metrosunda ekmeğini kazanmaya çalışan bir işçi olarak görüyoruz. Yazarın zengin hikâye dünyasında çocukların da ayrı bir yeri var elbette. Şaban Özüdoğru'nun hikâye kahramanları tam da bildiğimiz Anadolu insanı gibi konuşuyor. Zaten, Hüzünlü Anlar Durağı 'nın sağlam temellere oturmasının başlıca etkenlerinden biri, yazarın güçlü diyalogları. Öyle ki, bu diyaloglar, hikâye kahramanlarını bulundukları yerlerden alıp hayatımızın orta yerine yerleştiriveriyor. Her şeyden önce çok keskin bir gözlem gücü var yazarın. Kahramanlarını titizlikle seçiyor ve onları hayatın önemsizmiş gibi görünen ama aslında derinlemesine düşünüldüğünde ne kadar önemli olduğu görülen olayların içinde kurguluyor. Ve sağlam, pürüzsüz Türkçesiyle, sözü dolandırmadan, kahramanlarından yazarına yansıyan bir yalınlıkla, birkaç cümlede onların psikolojisini çiziyor. Özüdoğru bu anlamda zor olanı seçiyor. Bu seçim yazarın lehine kaydedilecek bir puan oluyor elbette. Daha da ileri giderek söyleyebiliriz ki, Şaban Özüdoğru, derinlemesine yaptığı ruh çözümlemeleri ve yerinde kullandığı çevre ve mekân tasvirleriyle, gelenekten aldığı hikâye anlayışını sağlam bir dile oturtmayı başarıyor. Hüzünlü Anlar Durağı , kızının ölümünden ırmağı sorumlu tutan yaşlı bir kadının dramının anlatıldığı “Hesap” adlı hikâye ile açılıyor. Yazar bu hikâyeye bu adı vermekle okuru, daha kitabın başında, çok çağrışımlı, katmanlı okumalara açık bir kitaba davet ettiğini duyuruyor adeta. “Hesap” başlığı, yaşlı kadının ırmakla hesaplaşmasını, kocasının önce kendisiyle, sonra karısıyla, daha sonra ilâhî hesaplaşmaya hazırlanmasını, kadının kendisiyle hesaplaşmasını imliyor. Yazarın bu tavrını kitabın diğer hikâyelerinde de görmek mümkün. Özüdoğru, çok basit bir olayı anlatıyormuş gibi yaparken, satır aralarında, hatta metnin arka planında okura bir edebiyat âlemi sunuyor. Bu yüzden onun hikâyelerini okurken bu katmanları tek tek aralamak ve altlarına bakmak gerekiyor. Kitabın en güzel hikâyelerinden biri olan “Anneler ve Kızları” yüreklere uğruyor, okuru en can alıcı yerinden yakalıyor. Büyük bir alışveriş mağazasının olanca kalabalığı ve gürültüsü arasında rastladığımız anne ve kız, ‘taze somun yumuşaklığındaki' elin çağrısıyla bizi evlere temizliğe giden kadınların ve onların çocuklarının acılı ama sıcak dünyasına davet ediyor. Kadının, kolundan bileziğini sıyırarak kızını sevindirmek amacıyla verdiği karar, yazarın hikâyelerindeki ortak bakış açısının da özeti gibidir bir bakıma: “ Karar verdim. Yerimden, Deli Dumrulcasına doğruldum. Sanki ozon tabakası tamir olmuş, insanlık derin bir oh çekmişti. Kimse, iş, ekmek, özgürlük lafları etmiyordu. Yoksulluk; gecekonduların bacasından ruh gibi süzülerek ebedî istirahatgâhına çekilmişti. Doktorlara –hatta doktor Necla'ya bile- ihtiyaç kalmamıştı. Şu yürüyen merdivenlere hücum eden kalabalık, işi gücü, eğlenceyi bırakmış üst katta boynu bükük alıcı bekleyen kitaplara koşuyorlardı. Gün podyumdakilerin günü değil, kütüphanelerde ter dökenlerin, diplomalı işsizlerin günüydü. Sanatın, musikinin, şiirin, hikâyenin, romanın, hatta tamburun ve tezhibin hükmü geçiyordu. Herkes bayağılığa, aleladeliğe sırt çevirmişti. Televizyonlar, çıkar çığırtkanlığını bırakmış, ağırbaşlı haberler veriyordu. Gazetelerde, köşe yazarları, patronun çıkarlarını değil, zayıfın, güçsüzün hakkını savunuyorlardı. ” Yazarın baştan beri karşı çıktığı anlayış budur. Yazar, içinde bulunduğumuz bu hayat tarzına karşı tavrını net bir biçimde ortaya koymakta ve bunu hikâye kahramanlarına söyletmektedir: “. ..Bir salkım üzümün cürmünü affettirmek için Zeynep kadının on beş kile buğdayını yıkadın, sırtında taşıdın. O bunun sebebini anlayamadı. Belki yanlış yorumlar geçti kafasından. Şimdi, ‘Zeynep Ninem gelse de helâllik dilesem' diyorsun değil mi? (...) Şu telaş içinde koşuşan, terleyen, ihtiraslı kalabalıktan ayrıldın değil mi? Cama vuran şu yağmur damlacığını senin gibi görebilir mi onlar? Gece rüzgârla birbirine ‘nâme' yazan ağaçların yapraklarını duyabilirler mi? Güllerin fısıltı ile açışını, yapraklara rahmet saçan çiy tanelerini... Anlıyorsun değil mi? ” “Leylekler Hüzün Taşır” bir dönüş hikâyesi. Tatsız bir olay sonucu yurdunu terk etmek zorunda kalan bir kişinin yıllar sonra “kamburunu yüklenip” dönüşünün hikâyesi... “ Ben kâbemi hiç bulamadım dede. Hangi yöne dönsem kamburum çıktı karşıma. Betan bloklar arasında boğuldum. Ne günlük zevkler, ne kalabalıkları çıldırtan ihtiraslar avutabildi beni. Kendimden başka yar, kendi gönlümden başka diyar bulamadım. Bulvarların uğultularını, neon ışıkların çiğ görüntülerini, şehvet kokan caddeleri, kenar mahallelerin küf kokan daracık sokaklarını hasılı; milyonların ortasında beni yalnızlığa mahkum eden ne varsa hepsini çok gerilerde bıraktım. ” İki köylü çocuğunun, iki kardeşin sıcak ve içten dünyaları da ince bir “sızı” bırakıyor yüreğimizde. Ardından yine şehirden köye uzanıyoruz “Güz” hikâyesiyle ve dedelerle, amcalarla, amcaoğullarıyla tanışıyoruz. “Anjelika”, gerisinde barındırdığı trajediden önce bir resmî kurumun ve çalışanlarının kusursuz betimlemesiyle öne çıkıyor. Yazarın sağlam gözlem gücü ve konuyu ele alış tarzındaki farklılık bu hikâyede de kendini gösteriyor. İş yerine dışarıdan gelen yabancı bir kadının, kendi halinde, evli barklı, sıradan bir insanın hayatını nasıl alt üst ettiği, edebiyatımızda cinselliği sürekli olarak öne çıkaran yazarların aksine ‘yerli' bir bakış açısıyla ve ‘hayatın gerçeğine' en uygun biçimiyle ele alınıyor. “Cinci Hüsmen” okuru şöyle bir yerinden kımıldatıp, sağına soluna baktıracak, gülümsetecek hikâyelerden. Hüzünlü Anlar Durağı 'na uğrayan ve orada bir tiyatro sahnesindeymişçesine oyununu oynayıp çekilen ilginç bir yolcu da denilebilir onun için. “Affedin Kardeşlerim” ülkemizin bir başka yarasına, adam kayırmacılık, hak yeme, değer bilmeme, bilgili ve becerikli insanları harcayarak onların umutlarını yok etme, böylece geleceğe yönelik yeni girişimlerin önüne geçme gibi konulara değiniyor. Kazanılmış hakkı elinden alınan ve malum nedenlerle yerine başkası tercih edildiği için umutları ve kalbi kırık bir şekilde görev yerine dönen genç öğretmenle birlikte Mavi Trene biniyor, onunla birlikte yalan söylemenin affedilebilir dalgacılığını yaşıyoruz. “Dedikodu” da yazar yine çok iyi bildiği ve anlattığı iş çevresine, bürokrasiye getiriyor sözü. Ve bürokrasinin bir yazarı nasıl etkilediğini bize gösteriyor: “ Altı aydır yazmaya ara verdim. Dergiden yazı istiyorlar ama zamanım yok ki... Geçenlerde istedikleri bir deneme yazısını kaleme almak istedim. Olmadı, yazamadım. Duygularım buhar olup uçtular sanki. Melekemi kaybettim. Kurduğum cümleler birbirinden kaçıyor, kelimeler ahenksiz ve takır takır... Tenekeye taş atmış gibi... Hikâye denedim, kahramanları otomatlar gibi duygusuz ve zevksiz ortada dolaşıp duruyorlar. Efendim onlara ruh veremedim, ruh... Oysa sıradan bir memurken eve yürürdüm. Kırk beş dakikalık yolda o kahramanlar canlanır, ruh bulurdu. Artık arabam var. Hikâyelerimi masada yazmaya çalışıyorum. Anlarsınız ya, yeni muhitimin insanlarını yazdım. Yani yüksek bürokratları, onların ailelerini, zevklerini... Beğenilmedi. Belki çare olur diye konuyu ve muhiti değiştirdim. Köyü yazdım. Gecekonduları yazdım, boyacıları, balıkçıları, çocukları, yaşlıları yazdım, hiçbirine ruh veremedim. Bıraktım kalemi, aylardır da elime almıyorum. Yeni çıkan yayınları da takip edemez oldum. Ah azizim biraz zamanım olsa... ” Bu satırlar günümüz edebiyat ve sanat ortamının da bir göstergesi aynı zamanda. Yazar kültür hayatımıza ilişkin eleştirilerini kahramanının ağzından incelikli bir dille yansıtmayı tercih ediyor. “Hameyli”de korkularımızın, karabasanlarımızın kökenine inmeyi deniyor yazar. Bu hikâyede de yazarın ustalıklı dili, düzgün Türkçesi okuru çepeçevre kuşatıyor. Hikâye yine şehir ve köy ekseninde, şimdi ve geçmiş zaman boyutunda gelişiyor. Kitabın diğer hikâyeleri “Metroda” ve “Gidemez”, yazarın hikâyecilik çizgisinde geldiği noktayı işaret eden güzel örnekler arasında sayılabilir. Özellikle “Metroda” adlı hikâyede çizilen tipler, canlılıkları ve inandırıcılıkları, ele alınış tarzları bakımından Hüzünlü Anlar Durağı 'nın en can alıcı tipleri arasında yer almaya aday görünüyorlar. Şaban Özüdoğru hikâyenin fazla sözden hoşlanmadığını, söylenmek istenenin en az sözle ve en etkili biçimde söylenmesi gerektiğini biliyor ve hikâyelerini öyle kuruyor. Geleneğe yaslanıyor ama geleceğe de çok dikkatle bakıyor. Gözlüyor, biriktiriyor, mayalıyor, yoğuruyor ve hazırladığı metni sağlam bir dile teslim ediyor. Hüzünlü Anlar Durağı 'nın ülkemizin önde gelen yayınevlerinden biri olan Ötüken'den çıkması da yazarın edebiyatta geldiği yer açısından önemli bir noktayı işaret etmektedir. Bu nokta, aynı zamanda, yazarın yeni eserlerinin bekleneceği noktadır.
© 2005 T.C. Millî Eğitim Bakanlığı Yayımlar Dairesi Başkanlığı
URL: http://yayim.meb.gov.tr Yorum, öneri ve yazılarınız için;
|
||